Demokrat Gündem Demokrat Gündem
Demokrat Gündem
İzmir booked.net
+15°C
  • Demokrat Gündem EURO : 17.5417
  • Demokrat Gündem DOLAR : 16.3975
  • Demokrat Gündem STERLİN : 20.6794

ÖNCE İŞİMİ BOZDU, SONRA HAYATIMI KURTARDI

07.05.2022 11:30

‘Tam Bağımsız Türkiye!’

Bu cümleyi yıllardır duyarız…

Bu cümleyi slogan haline getiren ve milyonlarca insanımızın ağzından düşürmeyen bir üçlü vardı.

Bunları şimdi ‘Üç fidan’ diye biliyor ve anıyoruz…

Hemen anlamışsınızdır;

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’dan söz ediyorum…

Türkiye’de, 68 kuşağının devrimcileri…

İşçi ve köylü mücadelesinin Bülent Ecevit gibi önderlerinden…

Bülent Ecevit’le sayısız anım var…

50 yıl önce, 05 Mayıs gecesini 06 Mayıs’a bağlayan karanlık gecenin sabaha karşı saat 05.30’da arka arkaya idamları yapılan bu gençlerimizle ilgili…

Herkes konuşuyor, anlatıyor…

İdamlar bu üç genç ile sınırlı kalmadı…

Nicelerini kaybettik…

Çoğu doğru ama bazıları ise kendine pay çıkarmak isteyenlerden oluşuyor…

Nasıl aramızda sahte ya da günün tabiriyle ‘çakma’ Atatürkçüler varsa onlar gibiler…

Sadece ahkâm keserler…

‘Aslan Solcudur!’ bunlar…

 

*- TATİLSİZ ÇALIŞIYORDUM

 

‘Sosyal Demokrat’ görüşteki, zamanında bırakın İzmir ve Ege’yi Türkiye’nin en etkili gazetelerinden biri olan ‘Demokrat İzmir’’de, amatörlere çok daha fazla önem veren Spor Muhabiri olarak çalışıyordum.

Maaş alabilmek için aynı zamanda gece muhabirliği görevini de üstleniyordum.

Bu arada istihbarat servisine de gerek foto muhabiri, gerekse haber konusunda destek sağlıyordum.

Tabii ki bu sayede benim maaşım mesai arkadaşlarıma göre çok daha fazla oluyordu…

Bunu da sonradan öğrendim…

Çünkü ne o zaman ne de şimdi, hiç kimseye ‘Maaşın ne kadar?’ diye sormadım, sormam da…

Nasıl kadına yaşı sorulmazsa öyle bir şey!

Bir kişi paradan söz ediyor ve soruyorsa mutlaka arkasında bir art niyet ve düşünce vardır.

Benim inancım bu yönde!...

 

*- ‘DENİZ’ LERE GÖNDERDİ

 

İşte bir gün, hem de cumartesi günü, İstihbarat Şefi Akın Kıvanç, ‘Teybi de al, fotoğraf makinanı da Bornova’ya git!’ dedi…

Öğrenci Liderleri; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, belki de ilk kez aynı anda aynı yere konuşmacı olarak geliyordu…

Hiçbir zaman hiçbir görev için ‘Hayır!’ sözcüğünü kullanmadığım için ‘Tamam!’ dedim…

Gazetenin ‘Grundig’ Marka, küçük bavul gibi bir teybi vardı…

Onu da benden başka kullanan yoktu..

Akşamları yabancı radyoları dinliyor, banda alıyor sonra da çözüp haber haline getiriyordum.

Hatta bunları benden Türk Haberler Ajansı’nın İzmir’deki gece muhabiri Demircili Kadir Kestaneci’ye veriyordum…

Bir gün Genel Müdür Kadri Kayabal aramış ve ‘Kardeşim sen dünyanın dört bir yanından, örneğin Kahire’den, Moskova’dan, Sofya’dan, Londra’dan önemli haberleri uluslararası ajanslardan haber geçiyorsun, nasıl alıyorsun?’ diye sormuş…

Büro Şefi Levent Bimen ile istihbarat şefi Önder Özçorlu’da ‘Bundan sonra İzmir dışından haber geçmeyeceksin!’ demişler…

Çünkü bir yanlış haber büyük olaylara neden olabilirdi…

Çekinmişler…

Çünkü o zamanlar haberler gerçekten değerli ve gazeteciler inandırıcı idi..

Belki bir gün bu konuda diğer birikimlerimi paylaşır ve ‘asparagas’ haberler ve ajansların ‘atlatma’ ve de ‘çalma’ haberler üzerinde yaptıkları bir iki oyunu yani hileyi anlatırım.

 

*- GERÇEKLERİ HEP SAKLADILAR

 

Bornova’da, şimdiki Tıp Fakültesi Hastanesi binasına ilk giriş kısmının hemen sol tarafında ‘Recep Egemen’ adı verilen bir anfi vardı.

Recep Egemen Türkiye’de belki de ilk kez, Amerikalıların hilelerini ve yaptıkları çalışmaları Türkiye devletinden ve hükümetlerden sakladığını, gizlediğini açıklayan bir bilim adamımızdı.

Bir de Almanların tercümanlığını yapan Mahmut Zeki Yelken, Doğu’daki sahte çalışmalarla ilgili rapor sunmuştu bakanlık yetkililerine…

‘Yanlış yapıyorlar, gerçekleri saklıyorlar!’ demişti…

Neyse bunu da bir kenara bırakalım…

 

*- KAN TER İÇİNDE KALDIM

 

Büssing Marka, kamyondan dönme otobüsle içim dışıma çıkacak şekilde Üniversite Durağında, taşımakta zorluk çektiğim teyp bir yanda, Manisalı Fotoğrafçı – Gazeteci Yüksel Gördes’ten aldığım praktica marka fotoğraf makinası ve aksesuarlarının içini doldurduğu, sade sıvı akülü ağır flaşı ile dolan çantamı düşürmemeye çalışarak güçlükle Recep Egemen Anfisine girebildim…

Belli aralıklarla kollarında kırmızı pazubent olan görevli öğrenciler ya da bazı gençler vardı…

Şüphelendikleri kişilerde kimlik kontrolü yapıyorlardı…

Çünkü o zaman gençlerimiz sağcı ve solcu diye ikiye ayrılıyordu.

Solcuların bağlı olduğu öğrenci federasyonun binası son yıllarda Konak Belediye Başkanlığının makam binasının bulunduğu yerde tek katlı idi…

Burası daha önce arsa idi ve tamirciler ile şehirlerarası otobüs yıkayanlar kullanıyordu.

Milli Türk Talebi Birliğinin bürosu ise hemen 100 metre ileride Kültürpark’ın 9 Eylül Giriş Kapısında gişelerin dibindeki camlı bölme idi…

Birinde benim ilk ve ortaokuldan sınıf arkadaşım (Hoca) lakaplı Hayrettin’in ağabeyi lider durumundaydı…

Bir yandan Buca’da Mühendislik okuyor, diğer yandan Karayollarında çalışıyor, sendikacılık yapıyor ve de TBMM’de önemli görevler üstleniyordu.

Geceleri Gümrük’ten kalkan son belediye otobüsündeki birkaç sürekli yolcudan biriydi. Konuşarak evlerimize dönüyürduk.

Bornova Küçükpark’tan Kerim şofürümüz ise biz gelmeden hareket etmez, yolda hız yaparak farkı kapatırdı.

Diğer yerde, yani Federasyonda ise Bornovalı bir fabrikatörün kızı ile nişanlanıp evlenen yine mühendislik tahsili yapan Yalçın Dağgüden liderler arasında idi…

Bir de soyadını anımsayamayacağım, sonradan kayıplara karışan Küçük Cami’ye yakın yerde oturan Ali isminde bir arkadaşımız ve Mustafa Kılıçaslan vardı…

Mustafa Kılıçaslan aynı zamanda iyi bir maratoncu idi…

Yani iki taraftaki gençlerle aramız gazeteci olduğumuz için çok iyi idi…

Zaten herkes birbirini tanıyordu…

 

*- MİTİNG ALANI GİBİ

 

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın geleceği salon ağzına kadar dolu idi…

Aslında burada her hafta bir konuşmacı oluyordu…

Biri bir kitap okumak ve anlatmakla görevli idi…

O öğrenci bir hafta, örneğin Karl Marks’ın bir eserini okuyor, yorumları buluyor, manifestosunu çıkarıyordu.

Yani seminer veriyordu…

Notları dağıtılıyordu…

Herkes bir konuşmacı, araştırmacı kadar bilgi sahibi oluyordu.

Bunlar belli aralıklarla tekrarlandığından ‘bilgi kaybı’ yaşanmıyordu…

Nasıl bazı kişiler ‘Dersimi çalıştım!’ diyerek televizyonda karşımıza çıkıyorsa bunun gibi…

 

*- BİR GÜNÜMÜ ALACAKTI

 

Sonuçta;

Anifinin sahnesindeki masanın üzerine teybi yerleştirdim…

Mikrofonunu taktım…

Bu arada sahneden sorumlu görevlilerde teybi çalıştırmak için elektrik bağlantısını yapmak için yardım da aldım…

Her şey yolunda idi…

Beni asıl düşündüren bir ya da iki saatlik konuşmayı deşifre etmek idi…

Çünkü kısa süre önce İzmir’in o zaman Bursa’dan gelen ünlü bir Başsavcısı vardı;

Osman Kırkyaşaroğlu…

Bursa’dan tayini İzmir’e çıkmadan önce Atatürk’ün bir sözünü dillendirmişti..

Günlerce, aylarca ve yıllarca bu söz kullanıldı!

Savcıya göre, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ‘Komünistler görüldüğü yerde başı ezilmelidir!’ demişti…

Sonra aslı astarı olmadığı ortaya çıktı…

Yani nasıl şimdi troller var, o zaman da troller ya da Fetocular nasıl sahte belge yaratıyorlarsa öyle bir işleme girmişti, insanlarımı ve bizi bölmeye çalışan karanlık kişiler…

Bu da çok ayrı bir konu…

Belki tarihten bir yaprak olması için bunu da anlatırım…

 

*- SON DAKİKA GOLÜ

 

Dedim ya her şey istediğim gibi giderken…

Birdenbire iri yarı bıyıklı bir genç hışımla yanıma geldi…

Bana bir şey sormadan, hemen parçalarcasına mikrofonu ve elektirik bağlantılarını sağlayan kabloları koparıp fırlattı…

‘Sen kimsin?’ diye sert bir şekilde sordu…

‘Gazeteciyim!’ dedim…

Ki bu lafı genelde kullanmam soranlara ‘Fotoğrafçıyım’ derim hâlâ bile…

Çünkü bildim bileli, ipini koparak diyeceğimiz kişiler bile ‘Gazeteciyim!’ diyor…

İyi ki bir gazetenin kapısından bir şekildi girip çıkmışlar!

‘Kartını göster!’ dedi…

‘Demokrat İzmir!’ yazısını görünce ‘Sen şimdi en ön sırada otur.. Sadece dinle… Konuşmak yok, fotoğraf çekmek yok!, Not almak yok! Ses kaydı ise kesinlikle yok…’ dedi…

Bu arada çevredeki görevlilere de ‘Siz nasıl müsaade ediyorsunuz, ya siyasi polisse!’ dedi…

Yani delil olmayacaktı…

Ya da başka düşünceleri vardı…

Gençle biraz da itişip kakışmıştık, ben cihazları korumak istiyordum…

İnanılacak gibi değil ama bir gazeteci için ‘Canını al ama makinasını alma!’ sözü geçerlidir…

Kaza yapan, dayak yiyen, pusuya düşürülen, gözaltına alınan, hastanelik olan bir gazetecinin gözünü açtığında ilk sorusu şudur:

‘Makinalarıma bir şey oldu mu?’

Evet bu böyle…

Şimdi ise öyle mi?

 

*- GÜLDÜLER…

 

Akşamüzeri gazeteye süklüm püklüm döndüm, başımdan geçenleri anlattım…

‘Olur böyle vakalar!’ dediler…

Ama şunu da belirteyim;

Çok iyi bir gazeteci olan Akın Kıvanç sonraları şimdiki MHP’nin çok önemli bir ismi oldu…

Ve ona verdikleri sözü yerine getirdiler;

‘TARİŞ’in murakıbı oldu!’

Akın Kıvanç’a ‘Albayım!’ diyenler yani sıfat takanlar da vardı…

Fakat hiçbir zaman mesleği ile düşüncelerini karıştırmadı…

Çünkü siyasi düşüncesini bilmeyen ve bu nedenle gönlünden, aklından geçenleri anlatan hiçbir siyasetçiyi satmadı…

Sözlerini değiştirmedi, söylediklerini muhaliflerine anlatmadı…

Yeşilyurt Belediye Başkanı Arap Şükrü’nün sabıkalı bir sağcı olduğunu Konya’ya giderek ortaya çıkardı ve görevden alınmasını sağladı…

Kıbrıs Barış Harekatında da adaya ilk adımını atan gazeteci kendisi idi…

Belki bir gün o günleri de anlatırım..

 

*- BENİ KURTARDI

 

Benim görüntü ve ses almamı engelleyen, ama en ön sırada oturtan, tartıştığımız az kalsın yumruk yumruğa gireceğimiz bu genç sayesinde daha sonra ölümden döndüm…

Ama üç fidanı dinledim…

Bir ara coştum ve alkışladım:

Kim tam bağımsız bir Türkiye istemez…

Kim işçinin, köylünün, üreticinin emeğinin hakkını almasını istemez…

Kim sahtekâra, namussuza, haine, hırsıza, dolandırıcıya ‘evet’ der…

 

*- ‘KİM VURDU’YA GİDECEKTİK!

 

1980 öncesinde radyo haberlerden sonda belki 15 dakika onlarca kişinin adını okurdu…

Sağdan ve soldan öldürülen, katledilenleri…

Bir gece yarısı gazeteden aradılar, ‘Uşak’ın Ulubey İlçesine Bağlı Büyük Kayallı köyünde solcular toplanacak ve öldürülen üç arkadaşlarının intikamını alacaklar!’ diye..,

Şöför Cuma ile yola çıktık…

Uşak’ta muhabirimiz bulduk, ‘Ben gelmem siz de gitmeyin!’ dedi…

Ulubey’de postaneyi kapatmışlardı, memur kapıyı açmadı…

Köye doğru yola çıktık, jandarma önümüzü kesti…

Bırakmak istemediler..

Gazeteci olduğumuzu ve mutlaka gideceğimizi ısrarla söyledim…

‘Hayatınızdan sorumlu değiliz!’ diyerek barikatı açtılar…

Biz dolambaçlı yollardan geçerek köye doğru giderken, sonradan fark ettik. Meğer yokuş çıkıyormuşuz…

Şoför Cuma her ‘Geri dönün’ lafından sonra ‘İzmir’e dönelim!’ diyordu.

Ben de ‘Sen in, ben aracı kullanacağım, gideceğim, sen ilk otobüsle dönersin’ önerisinde bulunuyordum…

Sonuçta;

Yüzlerce binlerce kişinin toplandığı köye ulaştık…

Bir sürü kontrolden geçtik…

Öğlene doğru öldürülen üç solcu için o kadar kişi ile birlikte fotoğraf çekerek mezarlığa gittik…

İşte orada ne olduysa oldu…

Birileri ‘Bunlar casus ve polis’ demesin mi?

Herkes galeyana geldi…

Mezarlar da zaten hazırdı…

‘Tamam bizi buraya gömecekler’ derken, biri çıktı, ‘Durun’ diye bağırdı…

Bu genci tanıyorum, o gazeteci, ben biliyorum ve ‘arkadaşım’ dedi.

Ama makinadaki filmler çıkarıldı…

Yanımıza üç muhafız verdiler, bizi korumaları için…

‘Tanıyorum!’ diyerek beni ve şöför Cuma’yı linçten, ölümden kurtaran Bornova Recep Egemen Anfisinde ‘Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın fotoğraflarını ve seslerini banda almamışı önleyen kişi idi…

‘Ben bu kadar yol geldim, bu kez eli boş İzmir’e dönemem’ dedim…

O zaman, duvar yazıları ile olayları izleyen kadınların fotoğraflarını çekmemize izin verdiler.

Bunlar yayınlandı…

Şu kadarını söyleyeyim;

İsteyen araştırıp bulur…

Uşak’a o zamanlar ‘Küçük Moskova’ derlerdi…

Büyük Kayallı köyü ise tam dağın tepesinde idi…

Köyün bir yolu Uşak’ın Ulubey ilçesine gidiyor, diğeri ise Denizli’ye… Sanıyorum Çivril’e…

Ve ihtilal olduktan ancak 15 gün sonra mı, yoksa bir ay sonra mı ne ancak güvenlik güçleri buraya girebildiler…

Çünkü yakalanmak istenenler ormanlık ya da dağlık alanda izlerini kaybettiriyorlardı.

 

*- ANLAMAK ZOR DEĞİL

 

Dipnotu şöyle:

Türkiye’deki 68 kuşağının devrimci Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edilişlerinin 50. yıl dönümünde her yerde anıldı…

Belki de ilk kez birçok kentte, ‘Üç Fidan’ Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için, idam edildikleri saat olan 05.30’da saygı duruşunda da bulunuldu.

Belirtildiğine göre;

Mayıs ayı Üç Fidanla birlikte; düş ile gerçeğin, yaşam ile ölümün, onur ile onursuzluğun anıldığı, aydınlıkla karanlığın çatıştığı ay olarak anılır oldu. Yüreklerde ve vicdanlarda dinmeyecek bir sızı bırakan bu idamların acısı halen daha yüreğimizde kor gibi taze…

Onlar ömürlerinin baharında, emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye için mücadele verdiler ve kalplere gömüldüler.

Onlardan sonra on binlerce Deniz, Hüseyin ve Yusuf doğdu bu coğrafyada…

Zalimlere inat isimleri türkü oldu, şiir oldu, tam bağımsız Türkiye hayalini kuranların bayrağı oldu.

Doğru bildiklerini kanlarıyla tarihe yazdılar ve geride onurlu isimleriyle, sınıfsız, özgür ve mutlu bir toplum düşü bıraktılar.

Mirasları bugün de bin bir türlü baskıya direnenlere ışık olmaya devam ediyor.

Onlar hep genç kaldılar, hep umudun, direnişin adı oldular.

Bu nedenle onların bu mücadele ateşi yanmaya devam ederken bizler de umutsuzluk kuyusunun yakınından bile geçmemeliyiz, diyor konuşmacılar…

Son söz şöyle:

Direnerek; zorbalara, tiranlara, tek adamlara ve iş birliği içinde oldukları emperyalizm ile mücadeleye devam etmeliyiz.!...

Ama belirtmeye çalıştığım gibi bu işten çıkar sağlayanları da ayıklamak lazım…

Bunlara prim verilmemeli…

Ama diyeceksiniz, ’50 yıl öncesini nasıl bilebiliriz!’

Yani güvenmek inanmak zorundayız bazı anlatımlara…

 Aslında biraz sohbet etseniz, biraz soru sorsanız bunların sahtekar, çıkarcı ve sahtekar olduklarını anlayabilirsiniz…

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş