963 hz: Kulaklıkla aydınlanma

“963 Hz’nin kerameti” diye dolaşan anlatı; biraz mistisizm, biraz modern şehir efsanesi, biraz da New Age pazarlamasının parıltılı bir karışımıdır. Söylenti boldur, vaat büyüktür, dil tanıdıktır. Yine de acele etmeyelim; meseleyi açalım, ama büyüsünü tümüyle bozmadan. Bu frekans hakkında genellikle aynı iddialar tekrarlanır: Taç çakrayı açtığı, kozmik bilinçle temas kurdurduğu, DNA’yı “hatırlattığı”, insanı “saf farkındalık” […]

“963 Hz’nin kerameti” diye dolaşan anlatı; biraz mistisizm, biraz modern şehir efsanesi, biraz da New Age pazarlamasının parıltılı bir karışımıdır.

Söylenti boldur, vaat büyüktür, dil tanıdıktır. Yine de acele etmeyelim; meseleyi açalım, ama büyüsünü tümüyle bozmadan.

Bu frekans hakkında genellikle aynı iddialar tekrarlanır: Taç çakrayı açtığı, kozmik bilinçle temas kurdurduğu, DNA’yı “hatırlattığı”, insanı “saf farkındalık” denen birlik haline yaklaştırdığı söylenir.

Kimi zaman daha da ileri gidilir ve adına “Tanrı frekansı” denir. Böylece metafizik sofra tamamlanır; herkes kendi payına düşen mucizeyi iştahla alır.

Bilim cephesine bakıldığında ise manzara şaşırtıcı derecede sakindir. İnsan bilincinin belirli bir Hz değeriyle doğrudan aydınlanmasına dair gösterilmiş bir mekanizma yoktur.

Beyin dalgaları elbette vardır; alfa, beta, teta gibi aralıklardan söz edilir. Ancak bunlar, dışarıdan verilen tek bir sesle otomatik bir ruhsal sıçrama yaratmaz. 963 Hz’nin, diğer frekanslardan ontolojik ya da biyolojik olarak ayrıcalıklı bir konumu da bulunmaz.

Peki, o halde insanlar neden “iyi geliyor” der?

İşte mesele tam burada başlar. Çünkü devreye frekans değil, anlam girer. Plasebo etkisi, ritmin yatıştırıcı gücü, tekrarlı sesin meditatif etkisi ve hepsinden önemlisi: inanmanın kendisi. İnsan, anlam yüklediği her şeyle bir süreliğine gevşer; beden de zihin de buna eşlik eder.

Dolayısıyla sorun 963 Hz’de değildir; ona yüklenen beklentidedir. Ve bu beklenti, modern insanın çok eski bir arzusunu fısıldar: İçerideki karmaşayı, dışarıdan gelen tek bir titreşimle çözmek.

Eskiden aydınlanma zahmetli bir uğraştı. Dağa çıkılır, susulurdu. Yıllar harcanır, çelişkilerle boğuşulur, insan önce kendine katlanmayı öğrenirdi.

Şimdi ise daha pratiktir: Kulaklığı takarsın, frekansı açarsın, evren seninle ilgilenmeye başlar. Tanrı’nın da nihayet bir ayarı bulunmuştur. Eskiden dua vardı, şimdi algoritma.

Bu anlatının cazibesi açıktır: Zahmetsiz derinlik. Çabasız bilinç. Emeksiz farkındalık.
Ne okuma vardır, ne yüzleşme, ne tarih. Kulaklık vardır. Titreşim vardır. Gerisi zaten gelecektir.

Oysa insanın bilinci frekansla değil, çatışmayla gelişir. Rahatsızlıkla, eksiklikle, yarım kalmış sorularla. İnsan bir titreşime değil, bir itiraza uyanır. Ama itiraz yorucudur; Hz daha pratiktir.

Bu yüzden frekanslar, çakralar, titreşimler yalnızca mistik değil; aynı zamanda son derece moderndir. Hepsi hız, konfor ve bireysel kurtuluş vaat eder. Kolektif acı yoktur, tarih yoktur, sınıf yoktur. Herkes kendi kulaklığında aydınlanır: Sessiz, temiz ve kimseyi rahatsız etmeden.

“İyi geliyor” denir.

Evet, gelir. Çünkü insan inandığı şeyle gevşer. Anlam yüklediği her nesne geçici bir sığınak olur. Bu yeni değildir. Ama bu kez tapınak cebimizdedir.

Sorun 963 Hz’de değil; 963 Hz’ye ihtiyaç duyan bilinç hâlindedir. Bu, yorgun bir bilinçtir. Düşünmekten değil, düşünmenin sonuçlarından yorulmuştur. Sorumluluktan, çelişkiden, karardan kaçan bir bilinçtir.

Belki de 963 Hz’nin asıl kerameti şudur:

İnsanın hâlâ kurtuluşu dışsal bir titreşimde arayacak kadar çaresiz olduğunu göstermesi.

Aydınlanma hâlâ mümkündür. Ama ne yazık ki kulaklıktan gelmez. Orada yalnızca ses vardır. Bilinç ise sessizliğin içindeki rahatsız sorularla uyanır.

Kulaklığı çıkardığında başlar her şey.

YAZARIN SON YAZISI: Susmanın ve dinlemenin erdemi

Müjdat Çalış

Exit mobile version