Belirsizlik, yalnızca bir şeyin bilinmemesi değildir. Bazen bilginin paylaşılmaması, kararın ertelenmesi, sürecin açıkça tarif edilmemesi ya da muhatabın sürekli beklemede tutulması da bir yönetme biçimine dönüşebilir.
Kuralların gri, sınırların belirsiz olduğu ortamlarda beyaz yalanlar çoğalır. Söylenen ile yapılan arasındaki mesafe büyür. İnsanlar neye göre hareket edeceğini, hangi ölçünün esas alınacağını ve sürecin nereye evrileceğini kestiremez hale gelir.
Oysa belirsizlik uzadıkça yalnızca zaman kaybedilmez; güven de aşınır. Güvenin aşındığı yerde insanlar birbirinin sözünü, kurumların kararını ve süreçlerin samimiyetini daha fazla sorgulamaya başlar.
Üstelik zaten kırılgan olan yapılar, belirsizliklerin üzerine bir de öngörülemezlik eklendiğinde daha da kırılgan hale gelir.
Kırılganlık yalnızca ekonomik ya da sosyal koşullardan oluşmaz. İnsanların kendilerini güvende hissetmemesi, neyin mümkün olduğunu bilememesi ve sürekli bir bekleme hâlinde tutulması da kırılganlığı derinleştirir.
Bu nedenle özellikle dezavantajlı toplumsal kesimler açısından belirsizliğin maliyeti daha ağırdır. Güçlü olan belirsizliği tolere edebilir; kırılgan olan ise belirsizliğin kendisinden zarar görür. Çünkü onun elindeki imkânlar sınırlıdır, hata yapma payı düşüktür ve beklemenin bedeli daha yüksektir.
Belirsizlik aynı zamanda sorumluluğun da görünmezleşmesine yol açabilir. Kararın ne zaman alınacağı belli değilse, gecikmenin sorumlusu da belli değildir. Ölçülebilir bir hedef yoksa, başarının ya da başarısızlığın ölçüsü de ortadan kalkar. Böylece süreç devam ediyor görüntüsü altında aslında hiçbir şey değişmeyebilir.
İşte tam bu noktada belirsizlik, yalnızca yönetilemeyen bir durum olmaktan çıkar; yönetimin sonuçlarından kaçınmayı kolaylaştıran bir zemine dönüşebilir. Çünkü herkes bir sonraki adımı beklerken, hesap sorulacak somut bir sonuç da ortada olmayabilir.
Oysa demokratik ve katılımcı yönetim, insanları sürekli bekleten değil; süreci görünür, kararları anlaşılır ve sonuçları ölçülebilir kılan bir yönetim anlayışını gerektirir.
TAM DA BU NEDENLE SORGULAYAN TUTUM ÖNEMLİDİR
Sormak, yalnızca cevap istemek değildir.
Sormak, sürecin görünür olmasını istemektir.
Hangi karar hangi gerekçeyle alındı?
Hangi ölçüt esas alındı?
Kim, ne zaman, neyi yapacak?
Sonuç nasıl ölçülecek?
Verilen söz gerçekleşmediğinde bunun hesabı nasıl sorulacak?
Bunlar yalnızca bürokratik sorular değildir. Bunlar demokratik yönetimin temel sorularıdır.
Romanlar açısından da mesele tam burada başlıyor. Yıllardır birçok konuda sözler verildi, toplantılar yapıldı, planlar açıklandı. Fakat artık yalnızca söze değil, sürece ve sonuca bakmak gerekiyor.
Çünkü belirsizliği normalleştirmek, zamanla başarısızlığı da görünmez hale getirebilir.
Bizim ihtiyacımız olan şey daha fazla belirsizlik değil; daha fazla açıklık, ölçülebilir hedef, izlenebilir süreç ve hesap verebilirliktir.
Sorgulayan Roman, kendisine verilen cevabı yalnızca dinleyen değil; o cevabın uygulamadaki karşılığını da takip eden Romandır.
Çünkü mesele artık yalnızca “Ne söylendi?” değildir.
Asıl mesele şudur: Ne yapıldı?
Belki de bugün en temel sorumuz budur:
Belirsizlik gerçekten bir yönetim zaafı mı, yoksa bazı durumlarda yönetme yönteminin kendisi mi?
DEMOKRATİK SÜREÇLER BÖYLE YÜRÜMEZ