Kendine Hayran Kentler ve Kırılgan Gerçeklikler

Bir şehri anlamak, yalnızca meydanlarını ya da sokaklarını tanımaktan ibaret olmamalıdır; çünkü şehir, biraz da neyi hatırladığı, neyi unuttuğu, neyi kutsayıp neyi sessizce dışarıda bıraktığı gibi işaretlerle kendini gösterir. İstanbul ve İzmir, Türkiye’nin modernleşme hikâyesinde yalnızca iki şehir değil; tarihle, şehir hayatının katmanlarıyla ve kamusal hayatla kurdukları ilişki bakımından birbirinden ayrılan iki ayrı tecrübe olarak […]

Kendine Hayran Kentler ve Kırılgan Gerçeklikler

Bir şehri anlamak, yalnızca meydanlarını ya da sokaklarını tanımaktan ibaret olmamalıdır; çünkü şehir, biraz da neyi hatırladığı, neyi unuttuğu, neyi kutsayıp neyi sessizce dışarıda bıraktığı gibi işaretlerle kendini gösterir. İstanbul ve İzmir, Türkiye’nin modernleşme hikâyesinde yalnızca iki şehir değil; tarihle, şehir hayatının katmanlarıyla ve kamusal hayatla kurdukları ilişki bakımından birbirinden ayrılan iki ayrı tecrübe olarak okunabilir. Bu farkı anlamak için, her iki kentin tarih boyunca yaşadıklarının, kaybettiklerinin ve bugüne taşıyabildiklerinin bıraktığı izleri sürmek isabetli olacaktır. İki şehir söz konusu olduğunda; sübjektif bir başlangıç yargısı olarak, bir yanda bitmek bilmeyen kaosun içinde her gün yeniden doğan adeta bir dev; diğer yanda ise kendini daha kontrollü, daha derli toplu, daha korunmuş bir hayat duygusuyla kuran bir dingin liman göründüğü söylenebilir.

İstanbul’da geçmiş, bugünün gerisine çekilmiş bir hatıra gibi durmaz. Tarihinden alır gücünü, coğrafyasından, sesinden ve o kadim yorgunluğundan. Kalabalığın içinde, gürültünün tam kıyısında pek çok hayatın izini üzerinde taşır. Herkes İstanbul’u tanır, herkes onun hakkında bir yargıya sahiptir ancak onu kimse tam olarak ihata edemez. Çünkü İstanbul, gövdesi yıpranmış fakat hayali hâlâ diri bir imparatorluk gibi davranır ve ne geçmişin görkeminden kopabilir ne de geleceğin belirsizliğine tam olarak teslim olabilir.

İzmir’den söz açıldığında, çoğu kez önce şehrin kendisi değil, ona eşlik eden beğeni dili öne çıkar. Güzellik, özgürlük, batılı yaşam kodları ve kadınların gülümsemesi, bu dilin neredeyse değişmez durakları gibidir. Bir Ege Kartpostalı gibi sunulan bu şehirde zaman, sanki hiç yaşlanmayan bir yaz akşamında asılı kalmış izlenimi verir. Ne var ki İzmir’i ilginç kılan yalnızca bu görüntü değildir. Asıl dikkat çeken, bu görüntünün zamanla bir şehir anlatısına, ardından da bir tür korunaklı kimlik duygusuna dönüşmesidir. Bu kolektif beğeni hali, zamanla bir anlatı olmaktan çıkıp, şehri ‘dışarıdaki sertliklerden koruyan’ bir iç kaleye, bir savunma mekanizmasına dönüştürmüştür.

Örneğin, bir turist İstanbul’a adım attığında kendisini bir medeniyetler geçidi içinde bulabilir. Ayasofya’nın kubbesinde Bizans’ın sesleriyle Osmanlı nefesinin iç içe geçmiş olduğunu görür; taşlarda bir kilise ayiniyle bir cuma hutbesinin yan yana yaşlandığına tanıklık eder. Yerebatan Sarnıcı’nda ağırlaşan zaman, Topkapı’nın içe çekilmiş saltanat dili, Galata’nın karşı kıyıyı süzen gözü ve Boğaziçi’nin Marmara ile Karadeniz arasında yüzeyde ve dipte ayrı ayrı yürüyen akıntıları… Bütün bunlar, İstanbul’un yalnız taşta, duvarda değil, akışta da yaşayan tarihini anlatır. Ziyaretçi burada sadece mekânları gezmez; karşılaşmaların doğurduğu gerilimleri ve geçmişin bugüne sinmiş izlerini de hisseder.

Ama aynı turist İzmir’e geçtiğinde, tarihin bugünün içine daha az karıştığı, daha çok uzaktan göründüğü bir şehirle karşılaştığını hissedebilir. Çünkü burada geçmişin sesi uzaklardan duyulmaya çalışılır. Kadifekale, Agora ya da Efes’in gölgesi şehirde bir yerlerde durmaktadır ama sanki bir gövde olarak değil, birer hatıra kırıntısı gibidir. Bu durum, İzmir’in tarihi ile bugünü arasında iç içe geçmemiş katmanlar bulunduğunu düşündürür. Belki de ziyaretçi İstanbul’da geçmişle konuşur halde bulur kendisini… Bizans’ın sarnıcı üzerinde bir Osmanlı evi, onun altında bir Roma yolu hâlâ gündelik hayatın yükünü taşır; tarih İstanbul’da bitmiş bir hikâye değil, bugünün içine karışmış bir geçmiş gibidir. İzmir’de ise ziyaretçi bugünün huzurunda dinlenir; zira tarih orada Kadifekale’nin tepesinde ya da Agora’nın sessizliğinde, bugünün modern ritmine karışmadan, kendi sınırlarına çekilmiş zarif bir dekor gibi durmaktadır. İstanbul’da tarih bir muhatap iken, İzmir’de sanki bir manzaradır.

Ne var ki meseleyi yalnızca mimariye ya da turistik deneyime bağlamak çok eksik bir okuma olarak kalır. Bu farklı hissin gerisinde, şehirlerin tarih karşısında geliştirdiği o kendine has mizaç farkı yatar. Biri geçmişini bugünün içinde daha görünür kılmış, diğeri ise geçmişin kırık parçalarını daha sessiz ve daha geride tutmuştur demek pek de yanlış olmaz.

Tarihsel ve toplumsal analizlere bakarak bu farkın köklerini mübadeleyle derinleşen bir kültürel kopuşa dayandırmak olasıdır. 1923’teki o büyük değişim İzmir’de sadece demografiyi değil, şehrin çok kültürlü damarını da kesmiştir. Evler kalmış ama hikâyeler gitmiş; sokaklar kalmış ama diller susmuştur. İzmir’in bugünkü daha yekpare yapısı, bu zorunlu unutuşun üzerine inşa edilmiştir. Dido Sotiriyu, Benden Selam Söyle Anadolu’ya romanında Manoli üzerinden bu hafızanın silinişini anlatırken aslında bir ağıt yakar. “Benden selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin…” derken, gidenin sadece insan değil, toprağın ruhu olduğunu anlatmaktadır. Mübadele, yalnız insanların yer değiştirmesi değildi; evlerin, dillerin, mezarların, geçim biçimlerinin ve şehirle kurulan gündelik temasın da yerinden sökülmesiydi. Yılmaz Gürbüz’ün, Mübadiller romanında anlattığı yersizlik, yoksulluk ve “Bize karşı İstanbul!” hissi, bu kopuşun yalnız coğrafi değil, duygusal ve şehirsel bir yara olduğunu da gösterir. Sosyolog Dr. İrfan Özet, İzmir Duvarı çalışmasında bu noktaya özellikle neşter vurur. İzmir’in seküler, modern ve kendinden memnun kimliğinin, aslında geçmişle kurulamayan ilişkinin bir örtüsü olduğunu savunan Özet, geçmişin İzmir’de unutturulmuş olduğunu ve bu unutuşun bir şehir kimliğine dönüştüğünü ifade etmiştir.

İstanbul’da ise bu süreç, çok daha farklı bir ritimle ve dirençle yol almıştır. Lozan’da varılan mutabakat ile İstanbul Rumlarının mübadele dışı tutulması, şehrin o çok renkli damarının bir süre daha atmasını sağlamıştır. 6-7 Eylül olayları ve 1964 sürgünleri gibi ağır sarsıntılara rağmen İstanbul, çelişkileriyle derinleşmeyi sürdürmüştür. İBB’nin İstanbul’un Renkleri çalışmasında görülen o devasa mozaik, İstanbul’un neden sadece bir görüntü değil, yaşayan bir organizma gibi algılandığını daha derinden düşünmemizi sağlar. (Bu katmanlı hayatı yalnız estetik bir zenginlik gibi okumak da eksik kalır. Farklı toplulukların yan yana yaşadığı şehirler, uyum kadar gerilim, pazarlık, rekabet ve iktidar arayışı da üretir. Bu yüzden katmanlılık, başlı başına masum bir ahenk değil, çoğu zaman gerilimli bir birlikte oluş halidir)

Ari Çokona’nın kaleminden dökülen Rumların kadim bilgeliği, Püzant Akbaş’ın anlattığı Ermenilerin bu toprağa vurduğu estetik mühür, Nazım Alpman’ın Polonezköy’de saklı kalan sürgün ve sığınma hafızası, Altan Öymen’in İstanbul’a dair hemşehrilik duygusunu öne çıkaran yaklaşımı İstanbul’un nasıl bir topraktan beslendiğini gösterir. İvo Vedat Molinas’ın Yahudi cemaati üzerinden aktardığı o derin aidiyet, Sait Süsin’in Süryanileri, Rinaldo Marmara’nın Latin Katolik ve Levanten dünyası… Bu isimlerin her biri, İstanbul’u bir azınlıklar toplamından çok, kurucu katmanların birleştiği bir hakikat sahnesine dönüştürür. İstanbul’un derinliği, yalnızca ihtişamında değil; eksilse de bütünüyle kaybolmayan o çok katmanlı hayatında gizlidir demek abartılı bir ifade olmaz. İzmir ise belki de tam burada, kaybettiği seslerin ardından daha sakin, daha kontrollü ve daha korunmuş bir şehir hissine yaslanmıştır.

Buradan bakınca İzmir’in kendisini tekrar tekrar benzer kelimelerle tarif etmesi tesadüf değildir. Modernlik, özgürlük, açıklık ve medeni hayat gibi vurgular, bir yandan gerçek bir toplumsal tercihi yansıtırken, öte yandan geçmişin kırılganlıklarını görünmez kılan bir perde işlevi görmüştür. Sorun burada farklılık iddiası değil; farklılık söyleminin zaman zaman ötekiyle gerçek temas kurmak yerine onu uzakta tutan bir dile dönüşmesidir. Howard S. Becker’in işaret ettiği gibi, toplumsal hayat çoğu zaman insanların bir arada yaşamasını mümkün kılan ortak anlayışlar üzerinden yürür. Şehirler de bu durumdan azade değildir. Bir kente sürekli aynı sıfatlarla bakıldığında, o sıfatlar bir süre sonra yalnızca betimleyici değil, tanımlayıcı ve inşaa edici hale gelir. İzmir’in özgür, medeni, ferah ve Batılı imgesi de biraz böyle yapılanmıştır. Yani tüm bu imgeler, yalnızca gözlenen bir manzara değil, tekrarlandıkça yerleşen ortak bir kabul diline dönüşmüştür. Böylece şehir, sadece olduğu haliyle değil, hakkında kurulan müşterek beğeni diliyle de görünür olur. Bu müşterek dil, elbette bütünüyle sahicilikten kopuk değildir. Fakat sürekli aynı özellikleri parlatan bu dil, kaybedilmiş farklı hayatların izlerini, bastırılmış hafıza katmanlarını ve tarihsel eksilmeleri gölgede bırakmak gibi bir sonuç doğurmuştur.

Şiirlerde, şarkılarda, romanlarda bu gerilim çoğu zaman kendisini belli eder. İstanbul bir aşk gibidir; imkânsız, yorucu ama vazgeçilmez. Yahya Kemal’in ‘bir tepeden bakışındaki’ o mesafeli hayranlık, Orhan Veli’nin ‘gözleri kapalı İstanbul’u dinleten’ o teslimiyeti… Hepsi, bu şehrin hem devasa bir manzara hem de nefes alan bir gövde oluşunu farklı katmanlardan görünür kılar. Bu çok sesli koro, sadece Türkçe konuşmaz; İstanbul’un sokakları Rumca, Ermenice dizelerle de örülüdür. Modern Ermeni şiirinin ustası Zahrad, İstanbul’un görkemini değil, o gölgede yaşayan küçük insanı, ‘Gigo’yu anlatır. Zahrad’ın Gigo’su üzerinden şehrin mahallelerine sızan o samimi Ermeni sesi, İstanbul’un gerçek dokusunu hatırlatır. Attila İlhan’ın ‘İstanbul üstüme geldi’ feryadı ise tüm bu kuşatılmışlığın son durağı gibidir. Şair için İstanbul hem ilham verir hem de hafızasıyla insanın içine çöken bir ağırlık taşır. 

İzmir ise şiire daha az uğrar. Bunun sebebi, şehrin sığlığı ya da anlatacak hikâyesinin olmaması değil; yaşadığı o büyük tarihsel sarsıntıları bugünün içinde öğrenilmiş bir toplumsal mutabakata dönüştürmüş olmasıdır. İstanbul, tüm o çelişkili seslerin yükseldiği devasa bir senfonik orkestra gibi gürlerken; İzmir, zamanla o çok sesli derinliğini yitirmiş ve tek bir çalgının pürüzsüz performansıyla baş başa kalmıştır. Urla doğumlu Yorgo Seferis’in dizelerindeki o ‘kaybolan güneşin peşindeki’ hüzün, aslında İzmir’in sularında yitip giden o eski medeniyetin yasını tutar. Seferis için bu kıyılar, ne kadar uzağa gitse de peşini bırakmayan, her taşında bir anı saklayan kadim bir sızıdır. Belki de bu yüzden İzmir, içinde yaşayanın gündelik alışkanlığına karışıp sessizleşirken; onu Seferis gibi uzaktan ananların kaleminde bir yitik cennet olmaya devam eder.

Şairin beslendiği o çatışmalı katmanlar ve açık yaralar, İzmir’de yerini daha dingin ve kontrollü bir hatırlayışa bırakmıştır. Ne var ki bu pürüzsüzlük kendi içinde bir risk barındırır; tek bir çalgı soloda çalarken herhangi bir nota hatası, ritim sapması veya ton bozukluğu hemen sırıtır, dikkat çeker ve bütün performansı zedeler. Senfonik bir orkestrada bir enstrüman yanlış nota çalarsa, bu hata kalabalık içinde kısmen eriyebilir veya diğer sesler tarafından maskelenebilir. İzmir’in kolektif beğeni diliyle korunan homojen imgesi de benzer bir hassasiyet taşır; dışarıdan gelecek veya içinden yükselecek herhangi bir farklı ses, bu pürüzsüz yüzeyi daha kolay kırılır hale getirir. Zira bu yüzey, kentin kendi tarihsel sızılarını ve o eski çok sesli ruhunu bir ölçüde susturarak inşa edilmiştir. İzmir’in bugünkü o ‘öğrenilmiş mutabakatı’, aslında altında sakladığı o büyük ‘burukluğun’ sarsıntısından korunmak için örülmüş bir duvardır. Bu duvarın arkasına geçtiğimizde, yani görüntünün pırıltısından sıyrılıp kentin hafızasına sızdığımızda; tıpkı İstanbul gibi, hatta ondan daha derinden gelen bir eksilme duygusuyla karşılaşırız. 

İstanbul, kaybını ve hafızasını daha kalın katmanlar halinde, daha açık gerilimlerle taşırken; İzmir aynı duyguyu daha seyrelmiş, daha örtülü ve daha alçak bir tondan duyurur. Bu alçak tonun en sahici sesleri ise Necati Cumalı ve Attila İlhan gibi kalemlerde saklıdır. Necati Cumalı’nın Makedonya 1900’ünde işlediği buruk insan hikâyeleri, yazıya kaynaklık eden temel düşünce görünüşünü daha da derinleştirir. Cumalı, mübadil bir ailenin çocuğu olarak anne ve babasından dinlediği Florina (Makedonya) anılarını, meşrutiyet sonrası Balkanlar’daki günlük hayatın içine sızan uluslaşma, kardeşlikten çatışmaya geçiş ve zorunlu ayrılık temaları üzerinden aktarır. Öykülerde dostluklar, komşuluklar ve ortak yaşam bir anda politik rüzgârların altında ezilir; insanlar aynı topraklarda doğup büyüdükleri halde, etnik ve kültürel sınırlar sertleşirken “biz” ve “öteki” arasındaki mesafe acı verici biçimde açılır. Bu burukluk bir damarın içinden sızan tarihsel kanamaya işaret eder. İzmir’in dinginliğinde de, tıpkı Cumalı’nın öykülerindeki gibi, kaybedilmiş çok sesliliğin, koparılmış bağların ve sessizce taşınan bir yersizlik duygusunun izleri vardır. Şehir, bu yaraları yüksek bir feryatla değil, daha alçak bir tonda, bazen bir çocukluk hatırası gibi örtülü biçimde duyurur. Attila İlhan’ın İzmir’e dokunup geçen dizelerinde, bu şehrin daha örtülü bir eksilme ve daha alçak sesli bir hatırlayış duygusuyla görünür hale geldiği söylenebilir. İzmir’i en çok yazan şairlerden biri olan Attila İlhan için şehir, Sisler Bulvarı’nda bir gece yarısı duyulan o tekinsiz ayak sesi veya limandaki o sahipsiz sessizliktir. Onun dizelerinde İzmir; sadece gülümseyen bir çehre değil, insanın üstüne gelen, kaçmak istenen ama her köşesinde bir çocukluk sızısı saklayan o ‘belalı’ hatıradır. 

Benzer bir farklılık şarkılarda da hissedilir hale gelir. İzmir bazen zeybeklerin gövdesinde, bazen kıyı neşesinde, bazen de gündelik hayatın içine karışmış hafif ama kalıcı bir melankolide duyulur. Dario Moreno’nun sesi ise bu hafızanın en görünür yüzlerinden biridir. İzmir onda yalnız neşeli bir kıyı şehri olarak değil, sokağa, sahneye, liman hayatına ve çok dilli eski hayata aynı anda değebilen canlı bir şehir olarak belirir. İstanbul’un müzikal hafızası ise daha kalabalıktır; yalnız aşkı ve ayrılığı değil, Sefarad şarkılarının Ladino hüznünü, Rum seslerinin şehirde bıraktığı izi, aynı makamların farklı dillerde ve farklı seslerde sürüp giden izini de içinde taşır. Bu yüzden İstanbul, müzikte yalnız büyük bir şehrin değil; eksilmiş ama bütünüyle susmamış katmanlı bir hafızanın adı gibi işitilirken; İzmir ise sesini daha hafif perdeden veren, ama kayıplarını yine de büsbütün unutturmayan fısıltılı bir koro gibidir.

Bir şehre duyulan yakınlık, yalnızca onun pırıltılarını övmekten ibaret kalmaz. Asıl sevgi, o pırıltının ardındaki gölgeleri de görebilmektir. İzmir’e dair en büyük mesele, şehrin güzel olarak nitelenen bir şehir olması değil; güzelliğinin, bazen tarihsel eksilmelerin ve kültürel daralmanın üzerini örten bir rahatlığa dönüşmesidir. Böyle anlarda şehir, kendi hakikatiyle yüzleşen canlı bir organizmadan çok, korunmak istenen ideal bir hikâyeye yaklaşır. Oysa bir şehri köklü kılan şey, kapıları kapatması değil; rüzgâra, değişime ve ötekine rağmen ayakta kalabilmesidir. İstanbul bunu çelişkileriyle, sertliğiyle ve yorgunluğuyla yapar. İzmir ise daha zarif, daha ölçülü ama yer yer daha temkinli bir biçimde varlığını sürdürür.

Ezcümle ve tekraren mesele hangi şehrin daha güzel ya da daha yaşanabilir olduğu değildir. Asıl ayrım, bir şehrin kendi tarihini bugünün içine ne kadar taşıdığı noktasında belirir. İstanbul, çatışmaların, farklı hayatların ve üst üste binmiş hafızaların içinden geçerek derinleşirken, İzmir bazen kendi kırılgan geçmişiyle arasına mesafe koyar. Bu yüzden biri daha yorucu ama daha açık, diğeri daha huzurlu ama zaman zaman daha çekingen görünür. Bu görünüşe en sahici cevabı ise, elbette o şehirlerin içinde yaşayanlar verecektir.
Hakikat galiba tam da burada belirir. Bir şehrin gerçek yüzü, yalnızca meydanlarında ya da sahillerinde değil; hangi sesleri taşıdığı, hangilerini susturduğu ve hangileriyle yeniden konuşabildiği yerde görünür hale gelir.

Bu yazıda ele alınan mesele, kolayca hüküm verilecek bir konu değildir. İstanbul ile İzmir üzerine yazıda söylenecek her söz şüphesiz itirazlara, farklı değerlendirmelere yol açacak ve yeni sorular yaratacaktır. Yani, burada ifade edilenlerin itirazlara açık olduğunu, farklı okumalara kapı aralayacağını ve tartışmayı bütünüyle kapatmayacağını elbette biliyorum. Yazıyı bu bilinçle kaleme aldım. Çünkü şehirler yalnız duvar, cadde, sokak ve manzaradan ibaret değildir; hafızaları, kırılmaları, kayıpları ve söylemedikleriyle birlikte konuşur. Böylesi tartışmalı konulara önyargıyla yaklaşmak, meseleyi anlamaya değil, yalnızca retorik üretmeye yarar. Asıl ihtiyaç duyulan şey, dili barış, demokrasi ve birbirini anlama ve birlikte yaşama iradesi üzerinden kurabilmektir. (Yazarın Notu)

Kaynakça

İrfan Özet, İzmir Duvarı
Dido Sotiriyu, Benden Selam Söyle Anadolu’ya
İstanbul’un Renkleri, İBB Yayınları. Altan Öymen, Saro Dadyan, Püzant Akbaş, Rinaldo Marmara, Nazım Alpman, Ari Çokona, Sait Süsin, İvo Vedat Molinas katkılarıyla. 

Yılmaz Gürbüz, Mübadiller

Necati Cumalı, Makedonya 1900

Caba Bennak

Kendine Hayran Kentler ve Kırılgan Gerçeklikler
Caba bennâk

Exit mobile version