Küresel tohum ve tarım ilacı şirketleri, eski kuşak GDO’lu çeşitler başarısızlığa uğrayınca “yeni GDO’lar” ya da “gen düzenleme” olarak adlandırılan bir yol geliştirmeye çalışmaktadır. Hatta bu yeni tekniklerin GDO olmadığını ileri sürmektedirler. Bu iddialarını temellendirirken, ıslah sürecinde farklı türlerden gen aktarımının ikinci plana düştüğünü savunmaktadırlar.
Eski kuşak GDO’ların başarısız olduğu yönünde çok sayıda veri bulunmaktadır. Birinci kuşak transgenik ürünler; kuraklığa dayanıklılık ve pestisit kullanımını azaltma vaatleriyle piyasaya sunulmuştu. Ancak bu vaatlerin gerçekleşmediği ortaya çıkmıştır.
Kuraklığa dayanıklılık konusunda, Monsanto tarafından geliştirilen transgenik mısır 2011’de piyasaya sürülmüş, ancak ABD Tarım Bakanlığı (USDA), bu ürünün geleneksel ıslahla geliştirilen çeşitlerden daha etkili olmadığını açıklamıştır.
Pestisit kullanımının azalacağı iddiası da karşılık bulmamıştır. Herbisite dayanıklı GM ürünler, şirketlerin kendi kimyasallarıyla birlikte satılmakta; zamanla yabancı otların direnç geliştirmesi nedeniyle bu kimyasalların kullanımı artmaktadır. Bu durum, glifosat gibi “muhtemel kanserojen” olarak tanımlanan maddelerin kullanımını da yaygınlaştırmıştır.
Benzer şekilde, böcek öldürücü özellik taşıyan GM ürünler (Bt ürünleri), hedef zararlılara karşı etkinliğini hızla yitirmiş; dirençli zararlıların ortaya çıkmasıyla birlikte kimyasal insektisitlerle birlikte kullanılmak zorunda kalmıştır.
Bu gelişmeler, GDO’lu tohum üreten şirketleri yeni arayışlara yöneltmiştir. Tarımsal biyoteknoloji endüstrisi, “gen düzenleme” olarak bilinen yeni teknikleri öne çıkarmaktadır. Bu alanda en çok öne çıkan yöntem ise CRISPR/Cas teknolojisidir.
Endüstri, bu tekniklerle bitki ve hayvan genomlarının hassas, güvenli ve kontrol edilebilir biçimde değiştirilebildiğini; bu sayede öngörülebilir sonuçlar elde edildiğini savunmaktadır. Ayrıca bu yöntemlerin daha hızlı, daha erişilebilir ve iklim değişikliği gibi sorunlara çözüm sunabilecek nitelikte olduğu ileri sürülmektedir.
Bu iddialar, söz konusu tekniklerin Avrupa Birliği ve diğer ülkelerde GDO düzenlemelerinden muaf tutulması gerektiği tezine dayanak olarak kullanılmaktadır. Böyle bir muafiyet, bu ürünlerin güvenlik testlerinden, izlenebilirlikten ve etiketlemeden muaf tutulması anlamına gelmektedir.
Ancak eleştiriler, bu tekniklerin “ıslah” olarak tanımlanamayacağını, aksine genetik modifikasyonun yeni bir biçimi olduğunu vurgulamaktadır. İddia edildiğinin aksine, gen düzenleme tekniklerinin tamamen hassas ve kontrollü olmadığı; öngörülemeyen genetik değişikliklere yol açabildiği belirtilmektedir.
Bu değişiklikler arasında, hedef dışı mutasyonlar ve istemeden genoma eklenen yabancı DNA parçaları da bulunmaktadır. Bu durumun gıda güvenliği, sağlık ve çevre üzerindeki etkileri ise henüz yeterince araştırılmış değildir.
Örneğin gen düzenleme yoluyla geliştirilen boynuzsuz sığırlarda, antibiyotik direnci taşıyan yabancı DNA’nın bulunduğu ortaya konmuştur. Benzer şekilde, pirinçte yapılan CRISPR uygulamalarında çok sayıda istenmeyen mutasyon tespit edilmiştir.
Araştırmalar, bu tekniklerin beklenildiği kadar hassas olmayabileceğini göstermektedir. Bu nedenle bilim insanları, laboratuvardan tarla uygulamasına geçilmeden önce kapsamlı test ve analizlerin yapılması gerektiğini vurgulamaktadır.
Gen düzenlemenin geleneksel ıslaha göre daha hızlı olduğu iddiası da tartışmalıdır. Çünkü istenilen özelliklerin elde edilmesi yalnızca hız değil, doğru yöntem seçimiyle ilgilidir. Bu noktada geleneksel ıslah yöntemlerinin hâlâ etkili olduğu ifade edilmektedir.
Öte yandan, CRISPR gibi teknolojilerin erişilebilir olduğu iddiası da eleştirilmektedir. Bu teknolojilerin patent hakları büyük ölçüde az sayıda çok uluslu şirketin elindedir. Bu durum, tarımsal üretimde tekelleşme ve çiftçi bağımsızlığının zayıflaması gibi riskleri gündeme getirmektedir.
Gen düzenleme savunucuları, bu teknolojilerin iklim değişikliği ve gıda güvenliği sorunlarına çözüm sunacağını ileri sürmektedir. Ancak benzer vaatlerin birinci nesil GDO’lar için de yapıldığı ve karşılık bulmadığı hatırlatılmaktadır.
Zararlılara dayanıklılık ve iklim uyumu gibi özellikler, genetik olarak karmaşık yapılar içerdiğinden, yalnızca birkaç gen üzerinde yapılan değişikliklerle elde edilmesi zor görülmektedir. Bu nedenle geleneksel ıslahın bu alanlarda daha başarılı olduğu belirtilmektedir.
Tarımda sorunların çözümü yalnızca genetik müdahalelerle sınırlı değildir. Daha bütüncül yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kapsamda agroekolojik yöntemler, düşük girdili ve sürdürülebilir tarım uygulamaları öne çıkmaktadır.
Sonuç olarak, gen düzenleme tekniklerinin mevcut düzenlemelerin dışında tutulması, etkileri tam olarak bilinmeyen bir sürecin yaygınlaşmasına yol açabilir. Bu durum, tüketicilerin bilgi edinme hakkını zayıflatabilir ve alternatif tarım yöntemlerinin gelişimini engelleyebilir.
Bu nedenle, gıda ve tarım politikalarında alınacak kararların, sağlık, çevre ve toplumsal etkiler dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
YAZARIN ÖNCEKİ YAZISI: Sencer Solakoğlu CHP’nin model çiftçisi mi?