İnsan olmanın şartı: Tanınmak

İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değildir; çünkü yaşayan ama henüz “insan” sayılmayan sayısız organizma vardır. Hegel’in rahatsız edici iddiası tam da burada başlar: Biyolojik varoluş yeterli değildir. Nefes almak, beslenmek, çoğalmak insanı insan yapmaz. İnsan, ancak başka bir özne tarafından tanındığında kendine kavuşur. Tanınma yoksa benlik de eksiktir. Tinin Fenomenolojisi’nde Hegel, özbilinci kapalı bir iç […]

İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değildir; çünkü yaşayan ama henüz “insan” sayılmayan sayısız organizma vardır. Hegel’in rahatsız edici iddiası tam da burada başlar: Biyolojik varoluş yeterli değildir.

Nefes almak, beslenmek, çoğalmak insanı insan yapmaz. İnsan, ancak başka bir özne tarafından tanındığında kendine kavuşur. Tanınma yoksa benlik de eksiktir.

Tinin Fenomenolojisi’nde Hegel, özbilinci kapalı bir iç mekân olmaktan çıkarır. İnsan kendini kendi içine bakarak değil, başka bir bilinçte yankı bularak tanır.

Bu nedenle özbilinç her zaman risklidir; çünkü başka birine muhtaçtır. Kendi varlığını tek başına güvence altına alamaz. Ayna olarak bir başkasına ihtiyaç duyar.

İnsan ile hayvan arasındaki fark da burada belirginleşir. Hayvan arzularını giderir; insan ise arzunun kendisini arzular. Yani yalnızca bir şeye sahip olmak istemez; başkası tarafından istenen, değer verilen ve özgür bir varlık olarak kabul edilmek ister. Bu masum bir istek değildir. Çünkü iki bilinç karşılaştığında, her biri diğerinden mutlak tanınma talep eder. “Seni tanıyorum” yeterli değildir; “beni en yüksek değer olarak tanı” beklentisi vardır. Böylece ilişki daha en başından çatışmalı bir zeminde kurulur.

Hegel’in ünlü “ölümüne mücadele” sahnesi, bu çatışmanın abartılı bir alegorisi değil, özbilincin çıplak mantığıdır. Gerçek tanınma, bedensel hayata indirgenemeyecek kadar ciddidir. İnsan, yalnızca canlı olmadığını kanıtlamak için hayatını riske atar.

Ölümü göze almayan bir bilinç, özgürlüğünü de güvence altına alamaz. Ancak ölüm gerçekleşirse tanınma da imkânsızlaşır; çünkü ölü birinin onayı anlamsızdır. Bu nedenle mücadele ölümle sonuçlanmaz: Taraflardan biri geri çekilir, teslim olur ve yaşamak uğruna özgürlükten vazgeçer.

Bu noktada efendi ve köle sahneye çıkar. Efendi, ölümü göze aldığı için üstün konuma geçen bilinçtir. Köle ise yaşamı seçtiği için boyun eğen ve bağımlı hâle gelen bilinçtir. Efendi tanınır; köle tanır. İlk bakışta kazanan efendidir. Ancak Hegel tam burada düşünceyi tersine çevirir.

Efendinin zaferi aslında boş bir zaferdir. Çünkü onu tanıyan bilinç, eşit bir bilinç değildir. Efendi, kendisini özgür bir özne olarak tanımayan bir öznenin tanınmasına muhtaçtır. Bu tanınma, bir taşın alkışına benzer: Ses vardır ama anlam yoktur. Efendi haz alır, tüketir, buyurur; fakat kendi özgürlüğünü nesnelleştiremez. Kendini dünyada somut olarak göremez.

Köle ise çalışır. Doğayla uğraşır, nesneleri dönüştürür ve emeğini dünyaya kazır. Bu süreçte yalnızca dış dünyayı değil, kendini de biçimlendirir. Disiplin kazanır, sabrı öğrenir, korkusunu aşar. Kendi gücünü ürettiği nesnelerde tanır. Böylece efendiden daha derin bir özbilince yaklaşır. Köle, efendiye hizmet ederken farkında olmadan özgürlüğün pedagojisinden geçer.

Hegel’in asıl iddiası burada netleşir: Tarih, efendilerin tarihi değildir; tanınma mücadelesi veren kölelerin tarihidir. İnsanlar yalnızca ekmek için değil, saygınlık için; yalnızca hayatta kalmak için değil, insan yerine konmak için de mücadele ederler.

Ancak bu mücadele efendi–köle ilişkisi içinde çözülemez. Çünkü bu ilişki baştan asimetriktir. Gerçek tanınma yalnızca eşitler arasında mümkündür.

Birinin hükmettiği, diğerinin boyun eğdiği yerde tanınma değil, itaat vardır. Bu nedenle Hegel çözümü ahlâkta ya da bireysel erdemde değil, hukukta ve siyasal yapıda arar. Modern devlet, ideal olarak, bireylerin birbirini özgür ve eşit özneler olarak tanıdığı kurumsal çerçevedir.

Kısacası Hegel şunu söyler:

İnsan, tanınmadıkça tamamlanmaz.

Tarih, bu eksikliğin hareketidir.

Ve özgürlük, başkasının gözünde kaybolmadan var olabilme sanatıdır.

Bu yüzden tanınma meselesi, bitmiş bir felsefe problemi değil; hâlâ süren bir insanlık meselesidir.

YAZARIN SON YAZISI: Kolektif hafıza kırığı

Müjdat Çalış

Exit mobile version