Çağ, kendi gölgesinden kaçan ama karanlığından da vazgeçemeyen insanın çağıdır. Herkesin bir başkasının lekesini işaret etmek için parmak yarıştırırken kendi ellerindeki kiri gözlerden kaçırmaya çalıştığı bir sahnede yaşıyoruz.
Temiz insanı bulmanın zorluğundan sıklıkla dem vuruyoruz; fakat asıl yüzleşmekten korktuğumuz soru belirmeye başladığında suspus oluyoruz: Suça, yozlaşmaya ve eğriliğe bulaşmayanların ne kadarı gerçekten erdemli, ne kadarı henüz fırsat bulamamış olanlar?
Toplumsal ahlakın en büyük zafiyeti, faturayı her daim kendi dışındakilere kesme kolaycılığında saklıdır. Özellikle siyaset alanına, o alanın aktörlerine ve profesyonellerine yöneltilen eleştirilerin sınırı yoktur. Şüphesiz, bu eleştirilerin pek çoğu haklı, pek çoğu yerindedir. Ancak o keskin cümleleri kuranlar ve o amansız eleştirileri sıralayanlar, kendi pratiklerinde ne kadar masumdur? Bir adayın ya da bir siyasetçinin kapısı çalındığında, pazarlık masasına sürülen ilk şart gerçekten “temiz toplum, dürüst yönetim” mi, yoksa “bana bir koltuk, çocuğuma bir iş, şirketime bir ihale” beklentisi mi?
İşte asıl trajedi tam da burada başlıyor. Eğri bir düzenden şikâyet ederken o düzenin sunduğu imkânlardan pay kapma yarışını meşru görüyoruz. Bugün toplumu temsil etmeye aday bir insan çıksa ve “Bana destek olacaksanız, temiz kalmamın garantisi de siz olacaksınız; yarın benden ayrıcalık ve imtiyaz istemeyin,” dese, arkasında duracak kaç kişi bulabilir?
Dürüstlüğü alkışlayan ama sıra kendi çıkarına geldiğinde ayrıcalık talep eden bir toplumsal iklimde dürüst kalabilmek, artık neredeyse imkânsız bir direniş hâline geliyor.
Toplumca kirlendik; çünkü kirlenmeyi kurumsallaştıran yapıları eleştirirken o yapıları besleyen gündelik bencilliklerimizle yüzleşmeyi reddettik. Bedenimizi ve dış görünüşümüzü ne kadar temizlersek temizleyelim, niyetlerimizin ve eylemlerimizin üzerindeki pas durdukça attığımız her adım bir sonrakini kirletmeye devam edecek.
Osmanlı şairinin o muazzam beyiti, çağın yüzüne tokat gibi inen nihai hakikati özetliyor aslında:
Tıynetin nâ-pâk ise, hayır umma sen germâbeden;
Önce tathîr-i kalb et, sonra tathîr-i beden!
Kalbin ve zihniyetin arınmadığı bir yerde mekânları, aktörleri veya sistemleri değiştirmek, yalnızca sahnedeki dekoru tazeler.