Osmanlı toplumsal tarihinin insanı en çok yüzleştiren sahneleri dağ başlarında, sarp geçitlerde yaşanmıştır. Resmî evrakın soğuk diliyle “şakî” denip kenara itilen, fermanlarda kellesine fiyat biçilen çeteciler; halkın hafızasında ve türkülerde başka bir yüz kazanır. Devletin kaleminde asayişi bozan bir suçlu, köylünün gözünde zulme boyun eğmeyen bir mağdur ya da adalet arayıcısı. Aynı adamın bakılan yere göre hem tehdit hem sığınak olması, tarihin bize bıraktığı sert çelişkilerden biridir.
Bir insan neden dağa çıkar? Toprağını, sabanını, ocağını bırakıp silaha sarılmayı maceraperestlikle ya da mizaç sertliğiyle açıklamak yetmez. Tımar sisteminin çözüldüğü, mütesellimin ve âyanın baskısının köy odalarına kadar indiği dönemlerde dağa çıkmak çoğu zaman son bir hayatta kalma refleksidir. Ağır vergiler altında ezilip çiftini çubuğunu bırakmak zorunda kalan çiftbozan köylü için dağ, devletin erişemediği ya da yanlış eriştiği yerde kendi hukukunu aradığı mekâna dönüşür. Sistem kendi mağdurunu üretir; o mağdur silaha sarılınca da ona “eşkıya” der.
Ne var ki dağın hukuku hiçbir zaman saf bir adalet arayışı olarak kalmaz. Eric Hobsbawm’ın “sosyal eşkıya” kavramı bir ideal tiptir ve efsanelerin, türkülerin süzgecinden geçerek parlatılmıştır; Anton Blok gibi eleştirmenler, eşkıyanın çoğu zaman köylünün koruyucusu olmaktan çok kendi iktidarını kuran bir zorba olduğuna dikkat çeker. Köy basıp haraca bağlamak, yoksul köylünün son ekmeğine ve hayvanına el koymak, işkence etmek, dağa kadın kaldırmak Osmanlı eşkıyalık tarihinin yaygın sahneleridir. Devletin zulmünden kaçtığını söyleyen silahlı güç, çoğu zaman sığındığı köylünün kâbusu olur. Halk eşkıyaya bazen çaresizce medet umduğu bir koruyucu, çoğu kez de ocağını söndüren, namusuna göz diken bir kabadayı olarak bakar.
Koruyucu ile kabadayı arasında gidip gelen bu denge, 20. yüzyılın başında, imparatorluğun en karanlık döneminde bozulur. Dün fermanla aranan, köylüye eziyetiyle tanınan silahlı adamlar, işgal altındaki bir vatanda kurtarıcı olarak anılacaktır. Devlet mekanizmasının felç olduğu, başkentin işgal edilip ordunun dağıtıldığı mütareke yıllarında hukukla kanunsuzluk arasındaki sınır yeniden çizilir. Resmî otoritenin çekildiği yerde meşruiyet, devlete değil toprağın savunulmasına bağlanır.
Yıllarca asayiş raporlarında çete diye geçen Ege zeybekleri, Kuvayı Milliye’nin önemli bir kolunu oluşturur. Yörük Ali Efe, Demirci Mehmet Efe, Çakırcalı’nın izinden giden dağ adamları… Burada efe ile eşkıya ayrımı önem kazanır. Efe, bölgesinde tanınan ve kabul gören silahlı bir önderdir; devletin gözünde ise kolayca şakî sayılabilir. Dün jandarmadan kaçan, yerel ahaliyle gerilim yaşayan bu adamlar, düzenli bir ordu kurulana kadar koskoca bir cepheyi göğüsler. Yasa dışılık, vatanın varlık yokluk kavgasında en meşru eyleme dönüşür; devletin kanun kaçağı saydıkları halkın ve sonunda resmî tarihin gözünde kahraman olur.
Dil de bu kaymayı taşır. “Ey gidi” nidası sitem de bildirebilir, hayranlık da; hangisi olduğunu söyleyenin ağzı ve bağlam belirler. “Ey gidinin efesi” sözünde ağırlık hayranlıktadır. Bir adama hangi tonla seslenildiği, o adamın toplumun gözündeki yerini gösterir.
Şakîden kahramana uzanan bu kayma huzursuz edici bir soru düşürür: Zaman ve mekân değişse de insanın, gücün ve adaletin doğası gerçekten değişti mi? Dün dağ başlarında konaklayan o tanıdık gölgeler, bugün kentin karanlık sokaklarında “şehir eşkıyası” kimliğiyle sürüyor.
Geleneksel bağların koptuğu, hukukun gecikerek tecelli ettiği yerlerde beliren bu yapılar, sistemin boşluklarından besleniyor. Düzenin kurallarına meydan okuyor, kendi hukukunu sokağın diliyle yazıyor, gücünü şiddetten alıp zayıfı eziyor; buna rağmen kamuoyunun bir kesiminde, çaresizliğin yarattığı tehlikeli bir cazibe buluyor. Sokak aralarındaki gayriresmî raconlar, mafyatik ilişkiler, halka korku salan karanlık odaklar, dün dağda yankılanan zorbalığın bugün şehir asfaltındaki yankısından başka nedir?
Benzerlik yapıdadır. Dağdaki eşkıya köyü haraca bağlarken aynı köylüyü başka bir zorbadan korur; bugünün mafyatik örgütlenmesi de esnafa “koruma” adı altında bedel biçerken, mahkeme koridorlarında yıllarca sürünen mağdura hızlı ve sert bir “adalet” sunar. Eşkıyanın sığınağı köy odasıydı, mafyanınki mahalle ve kahvehane ilişkileri. Eşkıyanın çetesi kan ve sadakatle örülürdü, mafyanın hiyerarşisi sır ve itaatle. İkisi de gücünü korkudan ve devletin açık bıraktığı boşluktan alır. İkisinin “koruyuculuğu” da bir bağımlılık biçimidir: ihtiyaç duyulan şeyi önce yoksun bırakıp sonra satan bir düzen.
Bu benzerliğin tehlikesi kullanışlılığında yatar. Şiddet kapasitesi hazırdır, yerel ağlar kuruludur, hesap verme yükü yoktur ve gerektiğinde “bizden değil” denebilir. Otorite sarsıldığında böyle bir yapı, resmî kadroların yetişemediği yere yetişir; kimsenin üstlenmek istemediği işi görür. Meşruiyet burada ilkeye değil konjonktüre bağlanır: aynı adam, devletin ihtiyacına göre bir gün şakî, ertesi gün kahraman sayılır. Kullanışlılık bir kez keşfedildi mi, bir sonraki krizde yeniden akla gelir.
Bedel sonradan ödenir. Görev verilen güç bir süre sonra görevi veren otoriteyle pazarlığa oturur; dün haraca bağlayan bugün hizmetinin karşılığını ister ve şiddet tekeli devletin elinden kayar. Suçun ödüllendirildiği bir düzende kanuna uyan yurttaş kendini kandırılmış hisseder; şakî ile kahraman arasındaki çizgi silindikçe kanun yalnızca zayıfa işleyen bir kural gibi görünmeye başlar. Geri dönüş de zorlaşır. Dağdaki eşkıya coğrafyaya bağlıydı; bir af, bir sefer ya da düzenli orduya geçiş onu dağın kıyısına çekebildi, üstelik bu bile sancısız geçmedi. Şehir eşkıyası ise ekonominin, ticaretin, kimi zaman siyasetin damarlarına sinmiştir; onu sahneden çekmek dağ başı beylerini tasfiye etmekten çok daha pahalıdır. Mağdur adaleti mahkemede değil yine “abi”nin kapısında aramayı öğrenir ve eşkıya ile mağdur arasındaki o eski çıkmaza döneriz.
Devlet mekanizmasının yeniden sarsıldığı bir eşikten daha geçilirse, bugün asayişi tehdit eden bu “şehir eşkıyaları” tarihin bildik pragmatizmiyle yeniden bir göreve çağrılacak mı? Kamu otoritesi dünün suçlusunu yarının kurtarıcısı diye taltif etme kolaycılığına bir kez daha sapacak mı?
Bir toplum adaletini ve savunmasını şiddet tekeline ya da dönemsel kullanışlılığa havale etmeye başladığında, hukukun üstünlüğü ve devletin meşruiyeti sınanır. Tarih, fermanla dağa sürülen ya da çağrıyla göreve davet edilen güçlerin işleri bitince sessizce sahneden çekildiğine dair pek az örnek sunuyor.
Not: Gidi, Osmanlı Türkçesinde گدی / گیدی (gidî) biçimlerinde yazılmıştır. Kökeni genel kabul gören açıklamaya göre Farsça “gīdī / gidî” (گیدی) kelimesidir. Farsçada kelime, başta “deyyus, karısının iffetsizliğine göz yuman erkek”, ardından “ahlaksız, namert, pezevenk” gibi anlamlarda kullanılmıştır