“insanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. hayır, anlamazlar.” Rilke
İnsanlık tarihi boyunca bilginin aktarımı yalnızca kelimelerle gerçekleşmedi. Hakikat çoğu zaman bir bakışla, bir nefesle, bir izinle, yani sözün etrafında örülen görünmez bir otoriteyle taşındı. Antik Yunan tragedyalarından Anadolu’nun sözlü kültürüne kadar uzanan pek çok anlatıda, bilginin kaderini belirleyen şey yalnızca “ne söylendiği” değil, o sözü söyleyene kimin “destur” verdiğidir.
Kasandra’nın hikâyesi tam da bu trajik düğümün hikâyesidir. Cassandra, geleceği görme yetisine sahipti. Ancak ona bu kudreti veren Apollo, karşılık bulamayan arzusunun ardından onu görünmez bir lanetle mühürledi: Kasandra hakikati görecek ama kimse ona inanmayacaktı.
Böylece Kasandra, tarihin en trajik figürlerinden birine dönüştü. Çünkü bazen bilginin en ağır yükü, yanlış bilmek değil; doğruyu bilip kimseye anlatamamaktır. Onun trajedisi, hakikatten mahrum bırakılması değil, hakikatin toplum nezdindeki karşılığının elinden alınmasıydı. Kasandra artık sesi kendi yankısında kaybolan bir mahkûm gibiydi.
Oysa Anadolu’nun “el verme” geleneğinde benzer semboller bambaşka bir anlam taşır. Bir ustanın çırağa verdiği izin, bir pirin nefesi, bir büyüğün sözü; yalnızca teknik bir aktarım değil, aynı zamanda manevi bir yetkilendirmedir. Burada mesele bilgi değil, bilginin meşruiyetidir. Çünkü insan toplulukları çoğu zaman gerçeğin kendisine değil, onu taşıyan otoriteye inanırlar.
Kasandra’nın laneti ile Anadolu’daki “destur” anlayışı arasındaki zıtlık, otoritenin doğasına dair önemli bir hakikati açığa çıkarır. Birinde bilgi bireyin içine hapsedilir; diğerinde ise birey aracılığıyla topluma taşınır. Birinde söz yalnızlığa dönüşür, diğerinde ise geleneğin parçası hâline gelir.
Fakat Kasandra’nın hikâyesi yalnızca antik çağlara ait değildir. O, bugün de aramızda yaşamaya devam eder. Yaklaşan toplumsal çürümeyi, ahlaki çözülmeyi ya da kaçınılmaz kırılmaları önceden görüp dile getiren herkes biraz Kasandra’dır. Sorun çoğu zaman hakikatin eksikliği değil, toplumun onu duymaya hazır olmayışıdır.
Çünkü insan zihni, çoğu zaman gerçekle değil, huzuruyla ilgilenir. Hakikat rahatsız ediciyse; konforu, düzeni ya da alışılmış yanılsamaları tehdit ediyorsa, insanlar gerçeği değil teselliyi seçerler. Truva halkı da böyle yaptı. Tahta atın bir armağan değil, yaklaşan felaket olduğunu duymak istemediler. Çünkü bazen insan, yıkımı bilmektense güzel bir yalana inanmayı tercih eder.
Bu yüzden inandırıcılık, yalnızca bilginin doğruluğuyla ilgili değildir. Aynı zamanda dinleyicinin o hakikati kabul etmeye ne kadar hazır olduğu ile ilgilidir. Siz ne kadar açık konuşursanız konuşun; eğer sözünüz karşı tarafın kurduğu sahte cenneti tehdit ediyorsa, görünmez bir duvarla karşılaşırsınız. Hakikat söylenmiş olur ama işitilmez.
Belki de bugün eksik olan şey, hakikati söyleyenlerin cesaretinden çok, onu duyabilecek bir vicdanın varlığıdır. Toplum, duymak istemediği sözün sahibine kolay kolay “destur” vermez. Bu yüzden Kasandra’nın laneti yalnızca bireysel bir trajedi değil; toplumların kendi sonlarına doğru ilerlerken attıkları o kayıtsız kahkahanın adıdır.
Neticede antik çağlardan Anadolu’nun sözlü kültürüne uzanan bu semboller bize şunu hatırlatır: Söz, yalnızca ağızdan çıkan bir ses değildir. Onun bir mührü, bir yükü ve bir kaderi vardır. Truva yanarken Kasandra haklı çıkmıştır; fakat haklılığın küller arasında kazanıldığı bir yerde zaferin de tadı kalmaz. Yine de insanın onurunu belirleyen şey, inanılıp inanılmaması değil; surların üzerinde hakikati söylemeye devam edip etmemesidir.