Zemzeme ve Demdeme Savaşı: Türk Edebiyatının Eski-Yeni Kavgasının Zihinsel Arkaplanı

Edebiyat dışarıdan bakılınca kelimelerin korunduğu sakin bir liman gibi görünür. Oysa bir cemiyetin ruh köklerinde biriken çalkantılar, estetik yarılmalar ve zihniyet çatışmaları önce orada kendini gösterir.

Zemzeme ve Demdeme Savaşı: Türk Edebiyatının Eski-Yeni Kavgasının Zihinsel Arkaplanı

Edebiyat dışarıdan bakılınca kelimelerin korunduğu sakin bir liman gibi görünür. Oysa bir cemiyetin ruh köklerinde biriken çalkantılar, estetik yarılmalar ve zihniyet çatışmaları önce orada kendini gösterir. Türk kültür tarihinde Tanzimat sonrasında filizlenen eski-yeni çatışması kadar derin iz bırakan başka bir entelektüel kavga yoktur. Bu sancının en keskin anı, edebiyat tarihimize Zemzeme ve Demdeme Savaşı diye geçen polemiktir.

Bu muharebenin bir ucunda, Batı’dan esen rüzgârı arkasına alıp şiiri klasik kalıpların ve saray estetiğinin gölgesinden çıkarmak isteyen Recaizade Mahmut Ekrem duruyordu. Öbür ucunda divan geleneğini ve kelime musikisini savunan Muallim Naci vardı. İkisinin karşı karşıya gelişi sıradan bir şahsi çekişmenin çok ötesinde, bir medeniyetin kendi geçmişiyle, hafızasıyla ve geleceğiyle hesaplaştığı andı.

KAFİYENİN SINIRLARINDAN MEDENİYETİN EŞİĞİNE

Kıvılcım, görünürde son derece teknik bir meseleden tutuştu: Kafiye göze mi hitap eder, kulağa mı? Divan şiirinin nizamında kafiye, harflerin yazılıştaki aynılığına dayanırdı. Tartışmanın meşhur nüvesi, “abes” ile “muktebes” gibi sözcüklerin sonındaki harfin Arap alfabesinde farklı yazılıp yazılamayacağı, yani bu iki kelimenin kafiyeli sayılıp sayılamayacağı meselesiydi. Muallim Naci ile çevresindeki muhafazakâr kalem erbabı bu nizamın bozulmasını basit bir kural ihlali saymıyor, köklü bir estetik düzenin çözülüşü olarak görüyordu. Naci’nin düsturu açıktı: “Kafiye göz içindir.”

Recaizade Mahmut Ekrem için şiir, harflerin geometrisine hapsedilemeyecek kadar işitsel ve canlı bir tecrübeydi. “Kafiye kulak içindir” düsturunu bayraklaştıran Ekrem, şiirin önce kulağa, oradan ruhun derinliklerine ulaşması gerektiğini savunuyordu. Kırılma ise 1883’ten 1885’e dek üç ciltte yayımladığı Zemzeme’nin, tartışmayı asıl hararetli kılan üçüncü cildinin mukaddimesinde yaşandı. Ekrem orada “Zerrattan şumûsa kadar güzel olan her şey şiirin konusu olabilir” diyerek — en küçük zerreden kocaman güneşe kadar — yeni bir estetik programı açıkça ilan etti. Ardından gelen 1886 tarihli Takdir-i Elhan risalesi, kalemini savunmaya değil karşı saldırıya çevirdi.

Muallim Naci bu meydan okumaya sessiz kalmadı. 1886’da önce Saadet gazetesinin sütunlarında tefrika edilen, sonra Demdeme adıyla kitaplaşan yazılarında yeni neslin dil zevkini bozduğunu, Doğu’nun köklü estetiğinin yüzeysel bir taklit uğruna feda edildiğini ileri sürdü. Demdeme bir reddiyenin yanında, geleneksel zevkin güçlü bir dil hâkimiyetiyle ayağa kalkışıydı.

Kafiye tartışmanın görünen yüzüydü; görünmeyen yüzünde kültürel hafıza yatıyordu. Geçmişini büsbütün terk eden toplum köksüzleşir, yalnızca geçmişe yaslanan ise durağanlaşır. Zemzeme ile Demdeme arasındaki mücadele, bu eski gerilimin Osmanlı şiirindeki görünümüydü.

İKİ SEMBOL, İKİ SES

Zemzeme; tatlı nağme, mırıltı, hafif su sesi demektir. Recaizade’nin bu adı seçmesi tesadüf sayılmaz. Sözcük, şiirde aradığı doğallığı, akıcılığı ve kulakta kalan musikiyi bir arada taşır. Demdeme ise hem Zemzeme’ye verilmiş doğrudan bir karşılık hem de bir meydan okumadır: sözlükte “hoşa gitmeyen söz, hiddetli gürültü” demektir. Kelimenin çağrıştırdığı gürleme ve itiraz tonu, geleneğin yenilik karşısındaki savunusunu yansıtır. Tartışmanın özü, iki kitabın adında zaten duruyor.

DİLİN SAHİBİ KİMDİR?

Polemiğin altında yatan soru şuydu: Dil kimindir? Divan şiirinin yüksek dili asırlar boyu kültürel bir sermaye olarak yaşamıştı. Tanzimat’la birlikte edebiyatın topluma açılması gerektiği düşüncesi güç kazandı ve tartışma estetik olmaktan çıkıp toplumsal bir boyut kazandı.

Bir yanda dili halkın kulağına yaklaştırmak isteyenler, öbür yanda tarihsel derinliğini korumanın medeniyetin sürekliliği için şart olduğunu düşünenler vardı. Zemzeme ile Demdeme, bu iki tutumun kalemle verilmiş cevaplarıdır.

YARATICI GERİLİM VE KALICI MİRAS

Bu mücadele dönemin kültür çevrelerinde derin bir kutuplaşmaya yol açtı; her iki taraf etrafında geniş halkalar oluştu, gazete sütunları karşılıklı ağır ithamlarla doldu. Polemik aşıları öyle sertleşti ki, sonunda uzayan kavgayı devlet müdahale ederek kesmek zorunda kaldı. Ne var ki idari tedbirler kelimelerin içindeki ateşi söndüremedi.

Savaş dostlukları yıprattı; hüzün veren yanı buydu. Aynı sertlik, öte yandan verimli bir gerilim de doğurdu. Muallim Naci’nin keskin eleştirileri olmasaydı yenilik hareketi kendini bu kadar sınamazdı. Recaizade’nin cesur çıkışları olmasaydı gelenek kendi sınırlarını yeniden düşünmek zorunda kalmazdı. Bu karşılıklı baskı, Servet-i Fünun hareketinin filizleneceği düşünsel zemini hazırladı. Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil, tartışmanın açtığı koridorlardan geçerek modern Türk edebiyatının temellerini attılar.

Üzerinden bir buçuk asra yakın zaman geçti; kimin kazandığı sorusunun artık pek önemi yok. Naci’nin dile ve geleneğe bağlılığı olmasaydı yeni Türk şiiri hafızasız bir taklitçiliğe dönüşebilirdi. Recaizade’nin yenilikçi cesareti olmasaydı şiir, kendi tekrarlarının içinde sıkışıp kalabilirdi. İkisi de aynı medeniyetin iki ihtiyacını dile getiriyordu: hatırlamayı ve yenilenmeyi.

Belki de bu kavga hiç bitmedi. Gelenek ile yenilik, yerellik ile evrensellik, hafıza ile değişim arasındaki gerilim, kültür hayatımızın merkezinde hâlâ duruyor.

Zemzeme ve Demdeme Savaşı: Türk Edebiyatının Eski-Yeni Kavgasının Zihinsel Arkaplanı
Müjdat Çalış

Exit mobile version