“Gene mi yürüdü bu yarin göçü
Nereleri gezdin canımın içi”
Hozalı Gelin / Kayseri Yöresine Ait Anonim Türkü
Altı bin kilometrelik uçsuz bucaksız bir boşluk. Afrika’nın sıcak ufuklarından kopup aşağıda sınırlar, nehirler, mevsimler ve şehirler değişirken olsa olsa karaların izin verdiği geçitleri izleyerek Anadolu’ya sokulan, gökyüzünde ise sadece hedefine kilitlenmiş o sessiz kanat çırpışlarıyla ilerleyen upuzun bir yolculuk.
Yeryüzünden bakana ince bir çizgi gibi görünen bu yolculuk, kimi zaman bulutlara karışan sıradan bir karaltı, kimi zaman da suya düşen geçici bir gölge gibidir. Oysa o küçücük gölgelerin ardında yalnız mesafeler değil, yolunu unutmayan bir ısrar da vardır. Binlerce kilometrelik o büyük yalnızlığın ardından, öteden beri gidilmiş ve dönülmüş o küçük kıyıya, aynı suya, aynı ahşap kayığa ve o tanıdık bekleyişe yeniden varan sadece bir kuş değildir.
Göğün o uçsuz bucaksız boşluğundan süzülen kuş için, hikâyenin kıyısı usulca belirir. Sabah ayazı gölün yüzeyini ürpertirken, o ağır sessizliği sadece kıyıya bağlı eski bir kayığın ahşabından gelen tok sesler bozar. Dışarıdan bakan biri için gün boyu ağ yükü çeken, yorgun, derme çatma bir balıkçı teknesidir bu. Ama bazı nesneler, üzerlerine sinen hayat yüzünden yalnızca kendileri olarak kalmaz. O yorgun kayık da hanidir yalnızca kayık değildir. Süzülüp gelen o kuş için kelimelere hiç dökülmemiş bir sözün, yıllara yayılmış bir sadakatin, binlerce kilometrelik hasretin gelip konduğu yerdir.
O yorgun kayığın içinde bir adam beklemektedir. Adamın yüzüne gölün serinliği, yılların güneşi ve bir memleketin ağır yorgunluğu kazınmış gibidir. Parmaklarındaki nasırlarda ağların, soğuk suyun ve ağır bir emeğin izi okunur. Telaşlı ve sahte dünyanın bütün gürültüsüne inat, duruşu gölün yüzeyi kadar sakindir. Sesi yüksek çıkmaz, gösterişi bilmez. Hayatta sahici kalan da çoğu zaman budur zaten. Fırtınalar değil, her sabah aynı saatte aynı yerde durabilme iradesi, o sessiz devamlılık.
Ama onu memleketin hafızasına yerleştiren şey, her bahar bu kayığın üstünde tamamlanan sessiz bir buluşmadır.
Adem Amca ile Yaren’in o kocaman bağı yeminlerle, süslü laflarla değil, her sabah kayığa bırakılan balıklarla, sessiz bakışmalarla, yıllara meydan okuyan o kopmaz rutinle örülmüştür. Kavuşmaları kameralar için yapılmış bir gösteri değildir. Olan biten, sanki öteden beri hep böyleymiş kadar sade, hep böyle olacakmış kadar olağandır.

İnsan bu ilişkiye bakınca rahatlar. Çünkü orada yalan yoktur, menfaat yoktur. Sadece ahşap bir kayık, bir adam ve gökten süzülen bir leylek vardır. Bir de memleketin dört bir yanındaki insanların, kendi hayatlarında çoktan eksilmiş olan o temiz vefayı hatırladıkları büyük bir sessizlik.
Belki de bu yüzden bir leylek ve bir balıkçının her yıl tekrarlanan buluşması Türkiye’ye mal oldu. Bu memlekette insanlar uzun zamandır büyük laflardan çok, bozulmadan kalabilmiş küçük yakınlıklara hasret kaldı. Her şeyin hızla aşındığı, ilişkilerin hesaba, duyguların gösteriye döküldüğü bir zamanda, bir balıkçı ile bir leyleğin dönüp dolaşıp yine aynı kayıkta buluşması memleketin direnen kalplerine değdi. İnsanlar o karede yalnız bir kuşla bir ihtiyarı görmedi. Orada kirlenmemiş bir yakınlık gördü. Karşılık beklemeyen bir bağlılık gördü. İnsan eli değdikçe bozulan dünyada, hâlâ kendi sadeliğiyle ayakta duran bir şey gördü. Belki de tam bu yüzden, o kayığa bakan herkes biraz kaybettiği, kendi çocukluğunu, kendi babasını, anasını, kendi bekleyişini, kendi eksilen yanını gördü.
Fakat o her yıl tekrarlanan buluşmanın içinde, sessiz ve inatçı bir korku da insanların zihninde dolaşıp durmaktadır. Kış uzadıkça, sohbetlerde, haberlerde, ekranlarda aynı soru yeniden belirir. Yaren bu yıl da gelecek mi? Bu soru, artık sadece bir leyleğin dönüşüne dair değildir. Soru ihtimal içinde daha derin bir tedirginlik taşır. Ya gökyüzü bu kez susarsa? Ya rüzgâr o beklenen kanat sesini taşımazsa, ya suyun üstüne düşen o ince gölge bir daha görünmezse?
Bir leyleğin bu göçü tamamlayamama ihtimali neden bir memleketin yüreğine bu kadar dokunur?
Ürküten şey, yalnızca bir kuşun yokluğu değil, insanın kendini avutmak için tutunduğu şeylerden birinin daha elinden kayabilecek olmasıdır. Belki dünyada hâlâ bozulmadan kalan bazı şeyler bulunduğuna, her şeye rağmen bazı buluşmaların yerini ve vaktini şaşırmadığına dair o sessiz avuntu da yara alacaktır. Belki de bir kuşun yokluğu, bir anda herkese kendi hayatındaki eksilmeleri değil, aslında hangi umutla ayakta kaldığını hatırlatmaktadır.
Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?
Acep hangisi, nefsine dur deyip karayazının
Oklarını, güllelerini sineye çekmek mi,
Yoksa bu belâ deryasına karşı isyan etmek mi
Yaraşır insan olana?
Can Yücel / Shakespeare Hamlet Çevirisi
Bir ihtimal daha vardır. Ya o altı bin kilometrelik yolculuk yine tamamlanır, o küçük göl yine bulunur, sabahın ayazı suyu yine aynı serinlikle ürpertir de Yaren, o yorgun ahşap kayığın üstünde alıştığı yüzü göremezse. İşte insanın içini burada başka türlü bir sessizlik kaplar. Çünkü Yaren’in gelmeyişinde insanın kendine söyleyebileceği birkaç cılız söz daha bulunur. Rüzgâra kapıldı dersin, gecikti dersin, yarın gelir dersin. Ama gelip de bulamamak, yokluğu bir ihtimal olmaktan çıkarır, gözün önünde duran bir gerçeğe çevirir. Asıl insanın içini yakan, belki de o anki duraksamayı düşünmektir. Kayığın ucuna konup etrafa bakması, alıştığı yüzü göremeyince bir an daha beklemesi, sonra sessizce havalanması. Bir leyleğin, o derme çatma kayığın ucunda eksilen bir insanı arayışı, insanın içine bambaşka türlü dokunur. O anda anlaşılan şey yalnız birinin gidişi değildir. Bir vakitler tamam olan bir manzaranın, aynı biçimde bir daha tamamlanamamasıdır.
Belki bir gün gerçekten o kıyıda başka bir sessizlik olacak. Kayık yerinde duracak, göl sabahın ayazını yine kusursuzca taşıyacak, ama suyun yüzeyine ince ve soğuk bir keder yayılacak. İşte o gün, bütün memleket yalnız bir leyleğin ya da bir ihtiyar balıkçının yasını tutmayacak. O manzaraya bakan herkes, kendi hayatında geri dönüp de yerinde bulamadığı şeyleri hatırlayacak. Bir kuşun boşalan bir kayığa konması, bakıp geçen herkesin içinde başka bir eksik yeri usulca yoklayacak.
Göç yolları uzundur, insan ömrü kısa. Yaren gelmezse, göğe bakıp beklediğimiz o son umut usulca eksilecek. Fakat asıl ağır olan, o uzun yolculuğun tamamlanıp da o yorgun kayığı boş bulması olacak. Çünkü o gün suyun üstüne çöken o derin sessizlikte, kaybettiğimizin sadece bir balıkçı olmadığını anlayacağız. Bir alışkanlığın, bir sadakatin, bozulmamış bir yakınlığın da yasını tutacağız. O kayık boş kalırsa yalnız bir insan eksilmeyecek, insan kalbinin uzun zamandır sığınabildiği nadir kıyılardan biri de usulca gidecek.
Ömer Faruk ELBEK