“Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. Gören körler mi? Gördüğü halde görmeyen körler.” José Saramago, Körlük
Yaz ayları yaklaştıkça düğünlerin, sünnetlerin, asker uğurlamalarının ve türlü sokak taşkınlıklarının sayısı artar. Bununla birlikte her yıl yeniden aynı kabalıklarla, aynı bencilliklerle, aynı hoyratlıklarla yüz yüze kalınır. Yol kapatan konvoylar, saatlerce susmayan kornalar, başkasının hayatını hiçe sayan kalabalıklar bir kez daha ortalığa saçılır.
Oysa ambulansın içinde yatan insan için bir dakika, saatin kadranında ilerleyen sıradan bir süre değildir. O bir dakika bazen göğüste artan ağrıdır, bazen daralan bir nefestir, bazen de gözün son kez kapanmaması, durmuş bir kalbin yeniden çalıştırılması, bedenin hayata biraz daha tutunabilmesi için istenen son fırsattır. Ambulansın arkasından ona yetişmeye çalışan yakını için ise yol, artık yalnızca yol olmaktan çıkar. Direksiyona tutunan eller titrer. Büyük bir kaygıyla hastasını takip eden o insanın gözleri, bir yandan ambulansın ışığını kaybetmemeye çalışır, bir yandan da önüne çıkan her aracı bir engel gibi görür. O anda zaman herkes için aynı hızda akmaz. Kimi için sıradan bir trafik anıdır bu, kimi için ise hayatın düğümlendiği kritik eşiktir.
Bir dakikanın ne demek olduğunu en çok, o dakikaya muhtaç kalanlar bilir. Dışarıdan bakıldığında küçücük görünen bir gecikme, bir annenin evladına yeniden kavuşup kavuşamayacağını, bir babanın felçten ne kadar hasarla çıkacağını, bir çocuğun ateşinin ne kadar yükseleceğini, bir yaralının kan kaybına ne kadar daha dayanacağını belirleyebilir.
İçinde yatan ve arkasından takip eden için ambulans sireni, yalnızca bir uyarı sesi değildir. O ses, hayatla ölüm arasına sıkışmış bir insanın kulaklara ulaşan acil çağrısıdır. Birinin hayata tutunma çabasıdır. Siren duyulduğunda açılan yol, yalnızca ambulansa değil, insan hayatının önceliğine açılır. Yol vermemek ise yalnızca trafik kuralını ihlal etmek değildir. Başkasının hayatındaki en kritik dakikayı gasp etmektir. Kendi coşkusunu, başkasının can derdinden daha önemli saymaktır. Böyle anlarda ortaya çıkan şey sadece görgüsüzlük değil, insanın en temel değer yargılarındaki çürümedir.
Ne var ki bizde kimi zaman bunun tam tersi yaşanır. Sireni duyan herkesin yolu açması gerekirken, bazıları ambulansın peşine takılıp kendine yol açmaya çalışır. Kimi sürücü, iki saniye beklemeyi kayıp sayar. Kimi kalabalık ise eğlencesini, konvoyunu, halayını yarıda kesmeyi aklından bile geçirmez. Tam da bu yüzden, düğün konvoyunun ortasında siren sesi duymasına rağmen yol açmayan kalabalığa sadece kaba, düşüncesiz ya da eğitimsiz demek yetmez. Çünkü burada tek bir kusur yoktur. Bir ruh hali, bir toplumsal alışkanlık, bir ahlak zaafiyeti ve sergilenen açık bir hoyratlık vardır. Burada basit bir kusur yoktur. Bir ruh hali, bir toplumsal alışkanlık, bir ahlak zaafiyeti ve sergilenen açık bir hoyratlık vardır.
Tam da burada sorulması gereken şudur. İnsan, hangi ruh haliyle bir ambulansın yolunu keser. Hangi körlük, hangi bencillik, hangi ahlak çürümesi bunu mümkün kılar. Tek bir cevap yoktur belki ama bazı ihtimaller vardır:
İlk ihtimal, böyle anlarda gerçekten neyin önemli olduğunu ayırt edemeyen insanlarla aynı yolu paylaşmak zorunda oluşumuzdur. Bunlar için korna ile siren arasındaki fark, hayati değil, yalnızca işitsel bir ayrıntıdır. Dikkatleri dağılmış, refleksleri körelmiştir. Bu grup, çevreyi de ancak kendileriyle ilgili olduğu kadar görürler. Yolun ortasında bir ambulans belirdiğinde onu hayatla ölüm arasında ilerleyen bir araç olarak değil, eğlencelerinin akışını bozan bir ayrıntı gibi algılarlar. Burada sorun yalnızca dikkatsizlik değildir. Asıl sorun, insan hayatını öncelik sırasına koymayı öğrenmemiş olmalarıdır.
İkinci ihtimal, fark ettiği halde umursamayan insanlarla bir arada yaşamak zorunda oluşumuzdur. Bunlar ambulansı görür, sireni duyar, acil bir durum olabileceğinin farkındadır. Ama kendi anının daha kıymetli olduğuna çoktan karar vermiştir. Mutluluğunu, başkasının yaşama hakkının üstüne koyar. Bu, anlık bir taşkınlıktan çok daha ağır bir ruh halidir. Çünkü burada mesele yalnızca eğlence havasının bozulması değildir. Bu kalabalık için başkasının felaketi, kendi canları yanmadıkça gerçek bir anlam taşımaz.
Üçüncü ihtimal, kendini merkeze koyan bencil insanlarla bir arada yaşamak zorunda oluşumuzdur. Bunlar her olayı kendi hakları üzerinden okur. Biz de eğleniyoruz, bizim en önemli günümüz, ne yani sevinemeyecek miyiz diye düşünürler. Oysa insanın kendi sevincini yaşaması başka, o sevinci başkasının hayatından daha önemli sayması başka şeydir. Ambulansın içindeki kişi, bunların zihninde gerçek bir insan değildir. Yalnızca konvoyun akışını bozan belirsiz bir başkasıdır.
Dördüncü ihtimal, kalabalığın sağladığı anonim rahatlığa sığınan insanlarla bir arada yaşamak zorunda olmamızdır. Tek başına olsa belki kenara çekilecek kişi, kalabalığın içinde suç işlemeye cesaret bulur. Sorumluluk dağıldıkça vicdan da hafifler. Herkesin yaptığı şey, bir güruhun içinde meşrulaşır. Kalabalık burada sevinci büyüten bir topluluk değil, utancı örten bir sis işlevi görür. Kimse tek başına suçlu görünmek istemez ama herkes birlikte bu umarsızlığa razıdır.
Beşinci ihtimal, hayatı yaşamaktan çok sergilemeye alışmış olanların konvoyuna denk gelmiş olmamızdır. Bunlar için düğün, iki insanın yeni bir hayata adım atmasından çok, başkalarına gösterilecek şatafatlı bir sahnedir. Konvoy bu sahnenin yürüyen dekorudur. Orada görüntü ve gösteriş esastır, başkalarının gözünde yaratılan etki esastır. Ambulansa yol vermek ise o kusursuz akışı bozan, videoya yakışmayan, hikâyeyi bölen kötü bir ayrıntı gibi algılanır. Böylece insan hayatı, gösterinin estetiğine kurban edilir. Artık mesele mutluluğun paylaşılması değil, görüntünün bozulmamasıdır.
Nihayet altıncı ihtimal ise belki de en tehlikelisi olandır. Bu ihtimal, cezasızlığa güvenen, sürü ruhuyla hareket eden insanlarla aynı toplumda yaşamak zorunda oluşumuzdur. Bunlar yalnız kendilerine değil, hukuki düzenin işlemeyeceğine de güvenir. Nasıl olsa bir şey olmaz diye düşünürler. En fazla ceza gelir, bir yolunu buluruz diye bakarlar konuya. Hatta öder geçeriz rahatlığıyla hareket ederler. Hukukun caydırıcılığı zayıfladıkça, vicdanın sesi de daha kolay bastırılır. Toplum, kuralları ihlal eden güçlü örnekleri ne kadar çok görürse, başkaları da aynı pervasızlığı kendine hak sayar. Böylece ambulansa yol vermemek, münferit bir terbiyesizlik ve dahi suç olmaktan çıkar, toplumun geneline yayılan bir cezasızlık kültürünün yansımasına dönüşür.
Düğün konvoyu, asker uğurlaması, sokak ortasında uzayıp giden halaylar ve yolu sahiplenme hevesi, bir zamanlar kırsal hayatın geniş zamanında ortak sevinci duyurmanın bir biçimiydi. Yaşanan, küçük yerlerde, sınırlı bir hayatın içinde, topluluğun kendini görünür kılmasının anlaşılır kılmanın bir yoluydu. Fakat metropol, bu gösterileri taşıyacak bir yer olmaktan çok uzakta. Şehir, ortak yaşamın alanıdır. Metropolde, şehirde sevinç, başkasının hayatını riske atacak kadar büyütülemez.
Daha açık söylemekte bir beis yoktur. Yol kapatan düğün konvoyları, sokak ortasında saatlerce süren halaylar, mahalleyi ve caddeleri kendi neşesinin mülkü gibi kullanan taşkın eğlenceler, kırsal hayatın geniş zamanına ait ritüellerdi. Çünkü onların doğduğu yerde hayat daha yavaş, akış daha seyrekti. Yol, yalnızca geçiş için değil, karşılaşmak, toplanmak ve görünmek için de vardı. Bu yüzden kendini göstermek ile çevreye hükmetmek arasındaki çizgi her zaman açık seçik görünmüyordu. Ama kent böyle bir yer değildir. Kent, milyonlarca insanın daralmış zaman içinde birbirine çarpa çarpa yaşadığı yerdir. Orada herkesin acelesi, herkesin yükü, herkesin yetişmeye çalıştığı bir yer vardır. Şehir hayatı bu kadar sıkışmış, bu kadar üst üste binmişken, bir grubun kendi sevincini herkese dayatması masum bir gelenek olarak değil, başkasının hayatına hoyratça yapılan bir müdahale olarak görülmelidir.
Bir yanda can derdine düşmüş bir insan vardır, öte yanda konvoyun düzeni bozulmasın diye direten bir kalabalık. Hak, hukuk ve adalet insanın kendi sevincine bile sınır koyabildiği yerde başlar. Coşkusunun bir başkasının can derdine çarptığını görebildiğinde insan insan kalır. Siren duyulduğunda ambulansa yol vermek yalnızca bir trafik kuralı değildir. Bu, medeniyetin ve başkasının hayatına saygı duymanın en yalın imtihanıdır.
Ömer Faruk ELBEK
