Bir kentin hafızası nerede saklanır. Görkemli meydanlarda mı? Kuşaktan kuşağa aktarılan şarkılarda mı? Yoksa bir binanın yorgun ama vakur merdiven boşluğunda mı?
Belki de bir sabah vapurunun güvertesinde, rüzgâra karşı içilen demli bir çayın dumanında gizlidir o hafıza. Belki bir zanaatkârın nasırlı ellerinde, belki ilk gençlik aşklarının fısıldandığı bir sahil bankında… Bir kentin ruhu, taşta değil; adımda, nefeste, emekte, sokağın sesinde ve hatta o sokaktan gelip geçenlerin bıraktığı görünmez izlerde bir yerden bir yere yetişmeye çalışan insanların gündelik telaşında yaşar.
İzmir bugünlerde bu sorunun yanıtını, mülkiyet kavgası gibi görünen ama aslında kamusal alanın ruhunu yoklayan bir tartışmanın içinde arıyor.
Meslek Fabrikası, Egemenlik Evi ve Tepecik Gasilhanesi. Üç yapı üzerinden yürüyen gündem, tapu dairesinin koridorlarına sığmayacak kadar geniş. Çünkü mesele yapılarda kimin adının yazdılğı değil, bu yapıların kimin için var olduğudur?
Yerel irade denince çoğu insanın aklına sandık gelir. Oysa yerel irade, sandıktan sonra başlar. Bir kentin gündelik hizmetlerinde, insanların hayatına değen işlerde, sabahın erken saatlerinde açılan kapılarda kendini gösterir. Kimi zaman bir kurs kaydıdır. Kimi zaman bir taziye telaşıdır. Kimi zaman şehrin ortak hafızasını taşıyan bir binanın eşiğidir.
Meslek Fabrikası bu yüzden bir bina değildir. Bir istihdam hattıdır. Umudun tezgâhlarda dokunduğu bir yer. Evine ekmek götürmek isteyen kadının, meslek değiştirmek zorunda kalan yurttaşın, elinin ekmek tutmasını isteyen gencin buluşma noktasıdır.
Başkan Cemil Tugay, binaların mülkiyetini belediyeden alma ve tahliye etme yönündeki bu girişimi bir mülkiyet ayrıntısı gibi görmüyor; tartışmayı kamusal hizmet ve şehir iradesi düzlemine taşıyor. Belediye açısından bu yapılar bir “kullanım alanı” değil, bizzat hizmetin kendisi. Bu yüzden geri çekilmeyeceklerini söylüyor; yapıların Vakıflar’a ait bir eser gibi ele alınmasının gerçeği yansıtmadığını, bu ölçekte bir kamu hizmetinin yargı süreci sonuçlanmadan fiili bir tasarrufla kesintiye uğratılamayacağını vurguluyor. CHP İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç ise itirazını yalnız bugünün gerilimine değil, geçmişin kayıtlarına da dayandırıyor. Meslek Fabrikası için ödenmiş tazmin bedellerini, kaldırıldığı söylenen şerhleri, belediye adına tescil süreçlerini hatırlatıyor. Egemenlik Evi söz konusu olduğunda, binanın bir dönem halkın bağışlarıyla yükselmiş olmasına dikkat çekiyor: https://demokratgundem.com/baskan-tugaydan-vakiflara-rest/
Bu çerçeveden bakıldığında iki hat beliriyor. Hizmetin sürekliliği hattı ve tarihsel hak iddiaları hattı. Fakat mesele sadece tapu belgesine sıkıştığında, kentin asıl sorusu görünmez hale gelebiliyor. Çünkü şehir dediğimiz şey, satır aralarında değil, hayatın içinde anlam kazanıyor. Bu nedenle tartışma kamuoyunu, “kimin elinde kalacak” sorusundan çok “kimin emeğiyle kuruldu” sorusuna davet ediyor.
Bu nedenle tartışılan konu bir çekişme konusu olarak görülemez. Konuşulan, iktidarın kendi kurduğunu iddia ettiği ahlaki eşiğin bugünkü sınavıdır. Topluma vaat edilen o vicdani sınır nerede çizilmiştir. Yanıt, yıllar önce en görünür kürsülerden birinde verilmişti. 2014 Yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’ne edebiyatçı Alev Alatlı, her yasal olanın helal olmayabileceğini söylemişti. Üstelik bunu bir ölçü önerisi olarak, bir uyarı olarak koymuştu ortaya.
Bugün İzmir’de yaşananlar külliyede büyük alkış alan bu cümlenin tam merkezindedir. Çünkü Alev Alatlı helal kelimesini dinî bir slogan olarak değil, hakkaniyetin halk dilindeki karşılığı olarak ifade etmişti. Helal, kul hakkının adıdır, kamu hakkının adıdır. Şehir hakkının adıdır. Bir şeyin yapılabiliyor olması, yapılması gerektiği anlamına gelmez diyen iç sesin adıdır. Meşruiyet, salt yasallık değil, rıza ve vicdan temelli bir onayı ifade eder.
Oysa bugün yaşanan keyfiyetin meşruiyete galebe çalmasıdır. Keyfiyet bağırarak gelmez. Bir yazıyla gelir. Bir tebligatla gelir. Tahliye baskısıyla gelir. Kamu hizmetini kendi mekânında misafir hâline getiren bir belirsizlikle gelir.
Sonra şehir, kendi hayatının yerinden oynadığını fark eder.
Meslek Fabrikası binlerce yurttaşın gelecek umuduysa, onu belirsizliğe sürüklemek hangi kamu yararıyla açıklanabilir. Egemenlik Evi kentin aidiyet hafızasıysa, onu kurumlar arası bilek güreşinin nesnesi yapmak hangi ölçüye sığar. Gasilhane, ölümün bile bir kamu düzeni içinde taşındığı son görev alanıysa, o alanı bir çekişmenin konusu hâline getirmek hangi siyasi kazancı, hangi insani kaybın önüne koyar?
Kimi zaman bir ifade işe yarar; kimi zaman ise ayna tutmak yeterlidir. Yasal olanın helal olmayabileceği, yıllar önce en görünür yerde söylendi ve itirazsız alkışlandı. O hâlde bugün soruyu daha da fazla genişletmeye gerek yok. Çünkü bir ülkenin asıl kaybı maddi kayıplardan önce ölçüdür. Ölçü bir kez şaştığında “yapılabilir” olan, sessizce “yapılmalı” olana dönüşür. Keyfiyet, tam da bu kaymanın normalleşmesidir.
İzmir’in meselesi binalar değil; bu kaymanın kendisidir. Tekraren keyfiyetin meşruiyete galebe çalmasıdır.