“Bir kafes, kuş aramaya çıkmış.” Franz Kafka
“Yaşamak istemem artık aranızda…”
Sadece bir şarkı sözü değildir bu; modern dünyanın çarkları arasında ezilen, gürültüden sağırlaşmış binlerce insanın içinde biriktirdiği sıkışmışlığın cümlesidir. Durakta bekleyenin, kalabalıklar içinde görünmez olanın, kanıksanmış bir çıldırmışlık haline uyum sağlayamayanın boğazında düğümlenmiş sesidir bu söz.
Sorular sorular sorular…
Bir insan neden yaşamak istemez? Onu hayata karşı bu denli tepkisel, bu denli mesafeli kılan ne olabilir? Yanıt salt bir ruh yorgunluğu olarak ifade edilebilir mi? İnsan, hayatın kendisinden mi yorulur, yoksa ona “hayat” diye sunulan o büyük sahtelikten mi? Yavuz’un “çöplük” dediği şey, sadece fiziksel bir kirlilik midir? Yoksa anlamın, samimiyetin ve hakikatin göz göre göre değersizleştirilmesi midir? Eğer her köşe başında bir yalanla karşılaşıyorsa bir ruh, durmak yerine geri çekilmeyi bir tür son, bir tür itiraz meselesi haline getirmeye çalışıyor olabilir mi?
Yavuz, “Benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız?” derken, sadece bir hayal kırıklığını mı yoksa yavaş yavaş içine işleyen bu bozulma halini mi itiraf ediyordu? Zira bu cümleler sadece bir sistem eleştirisi değil, aynı zamanda derin bir ruhsal sızının da dışavurumudur. Belki de şunu demişti; dayandım, katlandım, sustum. Ama artık susmak istemiyorum, bu çıldırmış düzene uyum sağlamak istemiyorum, kendi ruhuma sadık kalmak istiyorum.
Modern dünya “uyum sağlamayı” bir başarı ölçütü haline getirdi. Özgünlüğümüzden, vicdanımızdan vazgeçmemizi istedi. Bu cinnet düzenine uyum sağlamak, maruz kalınan ağır ruhsal baskılara karşı taksitle ödenen bir ödün durumuna geldi, “uyumsuzluk” aslında insanın kendini korumak için gösterdiği son dirençlerden biri oldu. Kuvvetle muhtemel Yavuz’a göre de öyleydi. Üstelik bu yalnızca ona özgü bir duygu da değildi. Nilgün Marmara da benzer bir yabancılaşmayla, “Hayatın neresinden dönülse kârdır” diyerek 29 yaşında hayatına son vermişti. O da tıpkı Yavuz gibi, kendisine sunulan o yapay “yaşantı” ile kendi içindeki gerçeklik arasındaki uçurumu görmüştü.
Psikiyatr Kemal Sayar’ın Kalbin Direnişi kitabında işaret ettiği gibi, “Başdöndürücü bir rüzgâr esiyor etrafımızda; kronolojik zaman alabildiğine hızlanmış, durmadan imge yığıyor önümüze. Her şey çok hızlı, o yüzden hiçbir şey kökleşemiyor.” Bu hız ve imge bombardımanı, Yavuz’un sorguladığı ruhsuzlaşmanın da zeminidir. Sürüngenler şehrinde insandan beklenen şey çoğu zaman hissetmek değil, benzemektir. Yavuz’un “Benden bir hissiz yaratmayı nasıl başardınız?” sorusu da büyük ölçüde bir teslimiyetin değil, bu benzeştirme baskısına duyulan öfkenin cümlesidir.
Modern çağda depresyon ve yabancılaşma, artık sadece üzüntü olarak dışa vurmuyor; bazen insanın kendisi olarak kalmakta zorlanması şeklinde tezahür ediyor. İnsan, hissetmeye devam ettikçe daha çok canı yanıyor. Stefan Zweig’ın, Avrupa’nın barbarlığa teslim oluşunu izlerken hissettiği o derin hayal kırıklığı, Yavuz’un “yaşamak istemem artık aranızda” cümlesiyle benzerlik taşıyor. Zweig, içinde yetiştiği dünyanın yıkılışına dayanamamıştı; Yavuz ise kendi ruhunun bu düzen içinde aşınmasına…
Bozulmuş bir hayatın sadece teşhisini koyan değil, aynı zamanda o bozulmanın kendi ruhunda da nasıl çoğaldığını fark eden birisiydi Yavuz. Bu farkındalık, onu salt bir protest ses olmaktan çıkartır, kendiyle de kavga eden, kendi içindeki kirlenmeye de dikkat kesilen bir sorgulayıcıya dönüştürür. Yavuz, “Belki de terslik bende” derken tüm naifliğiyle kimseyi suçlamaz. Kendi içini yoklar, kendi payına düşeni arar, cümlelerinde ne gösteriş vardır ne ajitasyon. Sözlerinde, bir anda patlayan bir öfke değil; yavaş yavaş, gözle görünmeden yayılan bir duygusal tükenişi sezdirir.
Genel kanının aksine, Yavuz Çetin’in müziği gürültülü bir manifesto olarak değerlendirilmemeli. Onun müziğinde yalnızca bir başkaldırı, bir karşı duruş yoktur, aynı zamanda o karşı duruşun işe yaramadığına dair derin bir hayal kırıklığı da vardır. Sözleri bir eylem çağrısı değil, içine doğru dönmüş bir varoluşsal sorgudur.
Neden böyle olduk?
Neden böyle kaldık?
Ve en önemlisi, böyle olmaya ne zaman rıza gösterdik?
Yavuz’un şarkıları, hissizleşmeye karşı kalbin kırık ama inatçı direnişi gibidir; bu yüzden yalnızca bir hayal kırıklığını değil, sonuna kadar hissedebilmenin ağırlığını da taşır.
Yavuz Çetin, ardında sadece notalar, sözler değil duygusal bir miras bıraktı. Bu miras, gitar sololarının işlenişinde değil, kelimelerin arasına sıkışmış o tereddütlerde gizliydi. O, bize kalabalıkların ortasında nasıl tek başımıza kalabileceğimizi değil, o yalnızlığın içindeki dürüstlüğü anlattı. Onun sesi bağırmadı. Tıpkı bir yaranın sızlaması gibi, derinden ve sürekli acıdı. Bugün hâlâ bir genç bir gece vakti Yavuz’un şarkılarını yalnızlığına yoldaş yapıyorsa bu Yavuz’un bir “kahraman” olmasından değil, şarkılarının o gencin kendine itiraf edemediği incinmişliğine tercüman olmasındandır.
Ve biz, onun sesini dinlerken, yalnızca bir şarkıcıyı değil, kendimizi duyarız.
Blue belgeselinde eşi ve yakın arkadaşlarının tanıklıkları, Yavuz Çetin’in uzun bir süreç içinde ağırlaşan bir ruhsal çöküşten geçtiğini anlatıyor. Hayatına son vermesi, modern dünyanın ürettiği yabancılaşma ile ruhsal baskının bir insanın içinde nasıl derin ve ağır bir yıkıma dönüşebileceğini acı biçimde gösterdi.
Yavuz Çetin’in anısına sevgiyle.
Meraklısına:
https://www.youtube.com/watch?v=euK-Py5LEKw (Yavuz Çetin Belgeseli Blue)
https://www.youtube.com/watch?v=mqWDU9UmI9Y (Yavuz Çetin Yaşamak İstemem)
Ömer Faruk ELBEK

