O Çocuklar Büyüyecek

O çocuklar büyüyecekO çocuklar büyüyecekO çocuklar… Bugün konuşulan her şey yarın o çocukların diline dönüşecek, o çocuklar büyüyecek. Çocuklar hep şimdinin fotoğrafı sanılır. Oysa çocuk, zamanın kendisidir. Büyür, taşar, birikir. Bugün üstüne düşen her şey, yarın karakterinde bir çatlak ya da bir köprü bırakır. O karanlığın içinden hangi yolu açacağıysa, çocuğun içten içe farkında olmadan […]

O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar…

Bugün konuşulan her şey yarın o çocukların diline dönüşecek, o çocuklar büyüyecek. Çocuklar hep şimdinin fotoğrafı sanılır. Oysa çocuk, zamanın kendisidir. Büyür, taşar, birikir. Bugün üstüne düşen her şey, yarın karakterinde bir çatlak ya da bir köprü bırakır. O karanlığın içinden hangi yolu açacağıysa, çocuğun içten içe farkında olmadan verdiği yanıtlara bağlıdır.

Bilmezlikten gelme Ahmet Abi.
Umudu dürt.
Umutsuzluğu yatıştır.

Bir çocuk dünyayı çoğu zaman adaletin küçük işaretleriyle tanımaya başlar. Varlığıyla ya da yokluğuyla… Eşit paylaşılan bir ekmek, korkuyla bölünmeyen bir gece, evin içinde sükûnet… Çocuk adaleti bir teori olarak öğrenmez. Evde, okulda, sokakta paylaşımın ve hakkaniyetin nasıl işlediğini sezerek, hissederek büyür. Paylaşımın bozuk olduğu ortamlarda kelimeler daha baştan kırık dökük, korku ve öfke taşıyan bir dille gelişir. Güven duygusu filizlenmeden kurur ve çocuk, daha büyümeden hayata tetikte başlar.

Gazze’de binlerce çocuk öldü ölüyor. Bu cümle artık bir haber değil, insanlığın siciline düşülmüş bir utanç kaydıdır. Bir çocuğun ölümünün coğrafyası olmaz ama dünyanın vicdanı günümüzde haritalara bölünmekte. Haritada, kimi çocuk ölümleri çatışma parantezine alınırken, o paranteze giren her ölüm, aynı anda kaçınılmaz ve tali sayılmakta. Oysa bir çocuğun ölümü, yalnızca bir bedenin toprağa düşmesi değildir. Orada ihtimaller toprağa gömülür. Henüz yaşanmamış bir hayat eksilir dünyadan, yalnız çocuk ölmez, onunla birlikte yarın da küçülür. Basra’da bir çocuk, bu dilin neye dönüştüğünü, 

Bu zulüm yerde kalmaz
Yemin olsun ki asra
Önce mevtül insanlık
Sonra harabül Basra

sözleriyle dile getirmişti.

Önce insanlık ölür, sonra şehirler. Önce vicdan çöker, ardından binalar. Çocuklar bunu içinde top oynamak zorunda kaldıkları yıkıntılar içinde öğrenir. Savaş, çocukların ruhunda sessiz bir miras bırakır. Korku normalleşir. Şiddet dile dönüşür, ölüm sıradanlaşır veçocuk giderek dünyanın böyle bir yer olduğuna ikna edilir. Bu ikna yalnızca travma üretmez, fail de üretir. Şiddetin, güçle kurulan ilişkilerin ve hayatın ucuzluğunun bir doğal düzen olduğu fikrini de taşır. 

Aynı fikir, farklı coğrafyalarda başka biçimlerde yeniden üretilir. Amerika’da silah kültürüyle büyüyen, oyunla değil, hedef tahtasıyla tanışan çocuklar gibi, sosyal bağdan çok tetik mekanizmasını öğrenen çocuklar gibi… Türkiye’de son yıllarda çocukların, başka çocuklar tarafından öldürüldüğü birçok olay da bu düzenin nasıl fail ürettiğini göstermektedir. Bu çocuklar, yoksul mahallelerde büyür, suçun normalleştiği bir döngüye sıkışır, uyuşturucu, silah ve intikam kültürüyle yoğrulur. Psikopatlık diye etiketlenen her eylemin arkasında, yalnızlıkla, ihmal ile ve eşitsizlikle örülmüş bir çocukluk vardır. Şiddeti patolojiye indirgemek, onu üreten düzeni temize çekmenin en kolay yoludur. 

Yıkım yalnızca bombanın açtığı çukur değildir, çocuğun gündelik hayatını kuran her şeyin birer birer yitirilmesidir. Bombanın yıktığı bir bina ile yoksulluğun çökerttiği bir ev hali arasında ne fark vardır? Aynı adaletsizlik ikliminde, bir yerde çocuk bombayla tanışırken, başka bir yerde geçimle, borçla, mesaiyle tanışır. Çocukluğu erkenden kapatan kapılar farklıdır ama ardındaki zorunluluk benzerdir. Sosyoekonomik eşitsizlik, çocukluğu yerle bir eder, çocukluğu taşıyamayacağı bir yüke dönüştürür. Çocuk işçiliği bu yüzden bir tercih değil çöken bir düzenin çocuklara bıraktığı son görevdir. Okul çantası yerine yük taşıyan eller, oyunu değil hayatta kalmayı öğrenir. Yoksulluk yalnızca cebin değil, ihtimallerin ve geleceğin de sınırlarını çizer. Çünkü ha bir bomba ile susturulmuş hayaller, ha bir makine gürültüsüyle sesi duyulmayan çocukluk her iki halde de aynı sessizliğe gömülür ve yalnızdır. Acının dili evrenseldir, Gazze’de bir enkazın başında ağlayan çocukla, bir atölye köşesinde geleceğini bırakan çocuğun ıstırabı aynı damarda buluşur.

Babamla söylediğim son dua dilimde
Ayaklarım hastanede
Ve giymeye kıyamadığım ayakkabılar
Elimde kaldı
 

diyen Basralı Ömer sözleriyle dünyaya büyük bir utanç bırakmaktadır. O çocuk, insan haklarını sahte vicdan raporlarından değil, bizzat bedeninden öğrenmiştir. Demokrasi onun için artık bir kavram değil, palet sesidir, tank gürültüsüdür, çığlıktır, ağıttır.

O çocuklar büyüyecek. Kimi enkazdan çıkacak, kimi sığınaktan, kimi atölyeden, fabrikadan. Ne gördülerse onu normal sayacaklar. Ne yaşadılarsa onu dünya belleyecek ve bir gün bize bakacaklar. Sustuğumuzda neyi niçin seçtiğimizi soracaklar. Görmezden geldiğimizde kimin tarafında durduğumuzu da… O çocuklar büyüyecek ve bizden sakınmadıkları o keskin bakışlarını gözümüze dikecekler. O gün geldiğinde sustuğumuz her anın, çevirdiğimiz her başın ve bizimle ilgili değil, bana ne dediğimiz her enkazın hesabını yalnızca tarihe değil, onların nasırlaşmış kalplerine vereceğiz. Biz bugün ya o çocukların elinden tutacağız ya da yarın, bıraktığımız karanlığın içinden büyüyen öfkeyle yüzleşeceğiz.

Zaman, kum saatindeki taneler gibi değil, o çocukların hafızasındaki izler gibi akıyor. Mesele artık sadece onların büyümesi değil, onlar büyüdüğünde bizim insanlığımızdan geriye ne kalacağıdır.

Şiirler: Mendilimde Kan Sesleri / Edip Cansever ve Basralı Ömer’in Tommy Franks’a Mektubu / Faruk Hazar

Ömer Faruk ELBEK

Ömer Faruk ELBEK

Exit mobile version