MODERN DÜNYANIN YANLIZLIĞI: ROMANLARIN DAYANIŞMA BÜTÜNLÜĞÜ

Sorun Olarak Anlatılan Bir Topluluğun Görünmeyen Katkıları İnsan bazen düşünüyor Yıllardır Romanlar hakkında ne konuşuldu?Yoksulluk konuşuldu.Eğitim eksikliği konuşuldu.Mahalleler konuşuldu.Erken yaşta evlilikler konuşuldu.Kalabalık aileler konuşuldu.Çocuk sayıları konuşuldu. Ama hiç kimse dönüp şu soruyu sormadı: “Bu toplum bütün bu zorluklara rağmen nasıl ayakta kalıyor?” Çünkü bazen toplumlar bir olguyu anlamaya çalışmaz.Onu yargılamayı tercih eder. Romanlara da uzun […]

MODERN DÜNYANIN YANLIZLIĞI: ROMANLARIN DAYANIŞMA BÜTÜNLÜĞÜ

Sorun Olarak Anlatılan Bir Topluluğun Görünmeyen Katkıları

İnsan bazen düşünüyor

Yıllardır Romanlar hakkında ne konuşuldu?
Yoksulluk konuşuldu.
Eğitim eksikliği konuşuldu.
Mahalleler konuşuldu.
Erken yaşta evlilikler konuşuldu.
Kalabalık aileler konuşuldu.
Çocuk sayıları konuşuldu.

Ama hiç kimse dönüp şu soruyu sormadı:

“Bu toplum bütün bu zorluklara rağmen nasıl ayakta kalıyor?”

Çünkü bazen toplumlar bir olguyu anlamaya çalışmaz.
Onu yargılamayı tercih eder.

Romanlara da uzun yıllar böyle bakıldı.

Oysa bugün bambaşka bir tartışmanın içindeyiz.

Televizyonlar nüfus krizini konuşuyor.
Uzmanlar doğum oranlarını konuşuyor.
Ekonomistler yaşlanan nüfusu konuşuyor.
Siyasetçiler geleceğin iş gücünü konuşuyor.
Demograflar genç nüfusun azalmasını konuşuyor.
Bazıları bunu açıkça bir milli güvenlik meselesi olarak tanımlıyor.

Tam bu noktada insanın aklına ironik bir soru geliyor

Yıllardır eleştirilen Romanlar, acaba farkında olmadan bu ülkenin çözmeye çalıştığı bir soruna cevap mı veriyordu?

Çünkü Romanların hikâyesi sadece yoksulluğun hikayesi değildir.
Romanların hikâyesi aynı zamanda hayata tutunmanın hikâyesidir.

Modern dünyanın en büyük krizlerinden biri yalnızlıktır.
Roman mahallesinin en büyük gücü ise yalnız bırakmamaktır.

Modern dünyanın en büyük korkularından biri gelecektir.
Roman mahallesinin en büyük özelliği ise bütün belirsizliklere rağmen geleceğe yatırım yapmaya devam etmesidir.

Modern dünyanın en büyük sorunu güvensizliktir.
Roman mahallesinin en büyük refleksi ise ilişkiler üzerinden güven üretmeye çalışmaktır.

Belki de mesele tam burada başlıyor.

Çünkü çocuk sahibi olmak sadece biyolojik bir mesele değildir.

Sosyolojik bir tercihtir.
Kültürel bir tercihtir.
Varoluşsal bir tercihtir.

İnsan çocuk sahibi olduğunda aslında şunu söyler:

“Ben yarına inanıyorum.”

Oysa bugün birçok insan yarına inanmıyor.
İşte asıl kriz burada başlıyor.

Doğum oranlarının düşmesi sadece nüfusun azalması değildir.
Toplumun geleceğe olan güveninin azalmasıdır.

Romanlar, bütün yoksulluklarına rağmen, uzun yıllar boyunca bu güven duygusunu koruyabilmiş topluluklardan biri olmuştur.

Belki bilinçli olarak değil.
Belki bir devlet politikası olarak değil.

Ama kültürel hafızalarıyla.
Dayanışma ağlarıyla.
Aile yapılarıyla.
Hayata karşı geliştirdikleri dirençle.

Bu yüzden Roman meselesini sadece sosyal yardım başlığı altında okumak eksik kalır.

Romanlar aynı zamanda bu ülkenin toplumsal dayanıklılık kapasitesinin bir parçasıdır.

Çünkü kriz zamanlarında ayakta kalan toplumlar, sadece ekonomik olarak güçlü olanlar değildir.
Birbirine tutunabilen toplumlardır.

Bugün ekonomiyi konuşuyoruz.
Ama ekonomi dediğimiz şey nedir?

Sonuçta insanların üretmesi, tüketmesi, çalışması ve yaşamasıdır.

İnsan yoksa ekonomi de yoktur.
Genç nüfus yoksa üretim de yoktur.
Yeni kuşaklar yoksa kalkınma da yoktur.

Bu nedenle nüfus meselesi sadece rakamlardan ibaret değildir.
Bir ülkenin geleceğe dair iradesidir.

İronik bir bakış açısı ile
Yıllarca Romanlara dönüp,
“Siz neden böylesiniz?” diye soruldu.

Bugün ise ülke genelinde,
“Neden artık kimse evlenmiyor?”
“Neden çocuk sahibi olmak istemiyor?”
soruları soruluyor.

Demek ki bazı toplumsal davranışları sadece çağın modasına bakarak değerlendirmek yeterli olmuyormuş.

Demek ki toplumların taşıdığı bazı kültürel kodlar, ancak yıllar sonra anlaşılabiliyormuş.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta tam da budur.

Romanlar kusursuz bir topluluk değildir.
Hiçbir topluluk değildir.
Romanların da çözmesi gereken çok sayıda sorunu vardır.
Eğitim meselesi vardır.
Yoksulluk meselesi vardır.
Temsil meselesi vardır.
Eşit yurttaşlık meselesi vardır.

Ama bütün bunların yanında görülmesi gereken başka bir gerçek daha vardır:
Romanlar bu ülkenin yükü değil, bu ülkenin parçasıdır.

Hatta çoğu zaman fark edilmeyen taşıyıcı kolonlarından biridir.
Çünkü bazı topluluklar ülkeye sadece vergi vererek katkı sunmaz.

Bazıları umut üreterek katkı sunar.
Bazıları dayanışma üreterek katkı sunar.
Bazıları insan yetiştirerek katkı sunar.
Bazıları ise bütün dışlanmışlıklara rağmen hayata “evet” demeye devam ederek katkı sunar.

Romanların hikâyesi biraz da budur.

Belki bu yüzden meseleye tersinden bakmanın zamanı gelmiştir.
Yıllardır Romanlara neyin eksik olduğu soruldu.

Belki artık şu soruyu da sormalıyız:

ROMANLARIN KORUYABİLDİĞİ HANGi DEĞERLERİ
TOPLUMUN BİRÇOK KESİMİ KAYBETMEYE
BAŞLADI ?

YAZARIN ÖNCEKİ YAZISI: Koltuklar değil, toplumsal adalet; Meclis’te temsiliyet

MODERN DÜNYANIN YANLIZLIĞI: ROMANLARIN DAYANIŞMA BÜTÜNLÜĞÜ
Abdullah Cıstır

Exit mobile version