Etiketten Kaçarken Sembole Yakalanmak: Biz Mezhep Bilmeyiz

Çoğu insan etiketlenmekten hoşlanmaz. Hele konu din olunca, birinin seni bir kelimeye sıkıştırması, sanki alnına yapıştırılmış bir damga gibi durur, daha ilk cümlede savunmaya geçersiniz. Bu yüzden dinî metinlerde, türkülerde, sohbetlerde zaman zaman şu tonda sözlerle karşılaşırız. Biz mezhep bilmeyiz, biz müftü, fetva bilmeyiz biz ayrım bilmeyiz vb. Bu cümleler, ilk bakışta yüksek bir ahlak […]

Etiketten Kaçarken Sembole Yakalanmak: Biz Mezhep Bilmeyiz

Çoğu insan etiketlenmekten hoşlanmaz. Hele konu din olunca, birinin seni bir kelimeye sıkıştırması, sanki alnına yapıştırılmış bir damga gibi durur, daha ilk cümlede savunmaya geçersiniz. Bu yüzden dinî metinlerde, türkülerde, sohbetlerde zaman zaman şu tonda sözlerle karşılaşırız. Biz mezhep bilmeyiz, biz müftü, fetva bilmeyiz biz ayrım bilmeyiz vb.

Bu cümleler, ilk bakışta yüksek bir ahlak iddiası taşır. Fakat çoğu zaman altında daha insani bir ihtiyaç yatar. Çatışmaya mecbur kalmamak, bir kimliğin içine hapsedilmemek ve sıkışmamak… Yani bu sözleri doğuran duygu kibir değil, genellikle ötekileştirilme korkusudur. Azınlık olmanın, yanlış temsil edilmenin ve fişlenmenin yarattığı tecrübe, her türlü etiketi üzerinde tehdit logosu bulunan bir uyarı işaretine dönüştürür. İnsan da doğal olarak bu işaretten uzaklaşmak ister.

Elbette bunu tek bir sebebe indirgemek haksızlık olur, zira etiketleri reddetmenin altında her zaman bir dışlanmışlık duygusu yatmaz. Bu ret hali, bazen evrensellik iddiasını güçlendirmenin bir yolu, bazen de hakikat yarışında en sahici olanın biz olduğunu iddia etmenin şık bir kılıfıdır. Ne var ki aynı dil insanı birkaç adım sonra kaçınılmaz bir paradoksa sürükler. Çünkü insan sadece ne olmadığını söyleyerek yaşayamaz, bir yere tutunmak, bir yön seçmek ister. Böylece etiket reddiyle başlayan cümle, çoğu zaman yeni bir sembolle tamamlanır. Etiketi kovarsın, işaret gelir.

Sözleri Kul Nesimi’ye ait olan sorma be birader deyişinde hissedilen gerilim tam da budur. Mezhep sorma denir, ardından Ali denir. Mezhep sorusunu geri çeviren tavır, bir nefes sonra Ali referansına bağlanır. Burada niyet çoğu zaman biz sizden üstünüz demek değildir. Daha çok beni daraltma, beni bölme, beni ötekileştirme uyarısıdır. Ancak sembolün toplumsal hafızası devreye girdiğinde, cümle ister istemez yeniden kimlik üretir. Aynı işaret, iki farklı hafızada iki farklı şeye dönüşür. Yapılan açıklama çelişkiyi ortadan kaldırmaz, sadece daha artistik hale getirir.

Bu noktada devreye o bildik savunmalar girer, oradaki Ali bir mezhep işareti değil, hakikatin simgesidir; konunun bir bâtını vardır, bir de zâhiri… Elbette bu izahın kendi içinde bir tutarlılığı olabilir. Fakat dilin garip bir huyu vardır, niyetiniz ne kadar masum olursa olsun, kullandığınız işaret bazen niyetinizden daha güçlü hale gelir. Çünkü bir isim, tarih boyunca birikmiş bir hafızayı da sırtında taşır. 

Siz onu saf bir hakikat olarak anabilirsiniz, başkası onu katı bir aidiyet olarak okur. İnsan tutarsızlığını bahanelerle anlatmaz, dokunulmaz kavramların içine gizler. Böylece o çelişki dışarıdan bakıldığında bir hata gibi değil, derin bir hikmet veya anlaşılması zor bir sır gibi görünür.

Bu mevzu sadece bize veya tek bir inanca özgü değildir; insan zihninin evrensel bir tuzağıdır. Ben etiket istemem derken, yeni bir etiket üretme alışkanlığı baş gösterir. Mekanizma hemen her yerde aynı şekilde işler; bir grup çıkar, biz bütün ayrılıkları reddediyoruz, sadece öze dönüyoruz der. Başlangıçta kulağa harika gelir. Ancak kısa süre sonra, o özü en iyi anlatanın kendi hocaları, kendi kitapları veya kendi yöntemleri olduğuna inanmaya başlar.

Hristiyanlıkta sadece İsa’yı izliyoruz diyenler, zamanla kendilerine has bir kilise düzeni kurar. İslam dünyasında biz mezhep bilmeyiz, sadece müslümanız diyenler, bir bakarsınız ki bizim abimiz, bizim üstadımız ya da bizim ekolümüz diyerek etraflarına görünmez duvarlar örer.

Yani tabela iner, ama dükkân bir nevi işlemeye devam eder. Kelimeler değişir adı cemaat olur, hareket olur, camia olur ama işlev değişmez. Sonuçta mezhep kavramı kapıdan kovulur fakat mezhebin yarattığı o biz ve onlar ayrımı, bacadan içeri geri girer.

Bu satırlar kimseyi tutarsız diye ilan etmek, damgalamak niyetiyle yazılmadı. Bir gelenek evrensellik iddiası taşıdığında doğal olarak genişler. Genişledikçe sınırlar üretir. Sınırlar üretince etiketler doğar. Ne zaman ki topluluk genişler, kendi kurallarını koymak zorunda kalır. Başlangıçta herkesi kucaklayan o yapı da zamanla kaçtığı şeye, yani yeni ve katı bir etikete dönüşür. Bu yeni katılıktan bunalanlar, tekrar biz etiket istemiyoruz diyerek isyan eder. Çözüm sandığımız şey, bir süre sonra sorunun biçimini değiştirir. Tarih de böyle böyle başa sarar.

Belki de cümleyi şöyle tercüme etmek gerekir. Mezhep bilmeyiz demek çoğu zaman yol yok demek değildir. Biz bu işin kavgasına, siyasetine ve katılığına taraf değiliz demektir. Ancak bu reddediş, bir boşlukta süzüldüğümüz anlamına da gelmez. Siz üzerinizdeki etiketi söküp atsanız bile, gönlünüzdeki o kadim sevgi, o rehber bellediğiniz şahsiyet veya o tarihsel hafıza yerinde durmaya devam eder. Bu gerçeği kabul etmek kimseyi küçültmez. Aksine, birbirimizi sloganlara hapsetmeden konuşabilmemizi sağlar. Çünkü asıl büyük ayrım, mezhep adlarının farklılığında değil, birbirini dinlemeye bile tahammülü kalmamış, sağırlaşmış dillerde başlar.

Etiketten Kaçarken Sembole Yakalanmak: Biz Mezhep Bilmeyiz
Ömer Faruk ELBEK

Exit mobile version