Yalnızca bir görüş açısından ‘görme’, yalnızca bir görüş açısından ‘bilme’ vardır. Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü
Aynı olayın ardından söylenen, ama farklı ağırlıklarla kurulan cümleler, çoğu zaman olayın kendisinden daha açıklayıcı hale gelir. Kiminin dikkati doğrudan insanın gündelik ihtiyacına yönelir, kimininki tarihsel belleğin bıraktığı izlere, kimininki de temsil ettiği çevrenin önemsediği sembollere. İlk anda bunların hepsi yalnızca birer görüş gibi durur. Oysa biraz dikkat edilince, her cümlenin içinde sadece bir kanaatin değil, bir öncelik sırasının da çalıştığı fark edilir. İnsan orada ne söylendiğinden çok, neyin önce görünür kılındığını düşünmeye başlar.
Son dönemde bazı tartışmalar tam da bu açıdan birkez daha öğretici oldu. Aynı gelişmeye bakanlardan kimileri, ortaya çıkacak sonucun doğrudan yurttaşın hayatında neyi değiştireceğine odaklandı. Kimileri ise aynı tabloyu daha çok o mekânın, o kararın ya da o müdahalenin taşıdığı tarihsel ve simgesel anlam üzerinden okudu.
Oysa, bugünün somut ihtiyacı ortadayken ilk vurgunun nereye düştüğü, açıklamanın dayandığı öncelik düzeni hakkında yalnızca teorik bir ayrım değil, daha derin bir bakış farkı da ortaya koyar. Farklılık, kimin topluma daha çok seslendiğinde değil; toplumsal olanın hangi katmanını önce görünür kıldığında belirginleşir. Diğer bir anlatımla, asıl dikkat çekici nokta esbab-ı mucibenin ta kendisi olarak burada ortaya çıkar.
İlk bakışta yalnızca yorum farkı gibi duran şey, biraz yakından bakılınca bir öncelik farkına dönüşür. Bir yaklaşım önce bugünün insanını, geçimini, işini, eğitimini, hayatını sürdürme çabasını görür. Bir başka yaklaşım ise önce belleği, simgesel anlamı, tarihsel çağrışımı ya da temsil ettiği kesimin hafızasını öne alır. Bu bakışların birbirini tümüyle dışladığı iddia edilemez. Ancak hangisinin ilk sıraya yerleştirildiği, konuşanın dünyaya hangi eşikten baktığını da ister istemez açığa vurur.
Bir açıklamada kira artışları, ulaşım giderleri, yetersiz beslenme ve eğitim hakkı üzerinden görünür hale gelen öğrenci, bir başka açıklamada neredeyse yalnızca siyasal temsilin, gençlik hareketlerinin ve ideolojik saflaşmaların figürü haline getirilir. Bir başka yaklaşım ise meseleyi güvenlik, denetim ve düzen dili içine sıkıştırır. Sorun değişmez, hayatın ağırlığı da değişmez. Değişen, o öğrenciye hangi eşikten bakıldığıdır. Böylece aynı genç, üç ayrı bakışın içinde üç ayrı hikâyeye dönüşür.
Bir fabrikanın kapanması ya da büyük bir işletmenin başka yere taşınması benzer bir ayrım için örnek oluşturur. Birileri orada işsiz kalacak aileleri, eksilecek sofraları, belirsizliğe düşecek çocukları görürken, birileri meseleyi yalnızca yatırım iklimi, sermaye hareketliliği ve piyasa rasyonalitesi üzerinden okur. Bir başkası ise olup biteni kendi ideolojik tezinin doğrulanması için elverişli bir örnek gibi kullanır. Aynı ekonomik hadise, böylece birinin gözünde emekçinin meselesi, bir başkasının gözünde piyasanın kararı, ötekinin gözünde ise düşünsel bir fırsat haline gelir.
Toplu işten çıkarma ya da taşeron değişimi gibi başlıklarda da benzer bir retorik ortaya çıkar. Bir yaklaşım maaşı kesilecek kişiyi, borcu büyüyecek haneyi, kaygısı artacak aileyi düşünürken, bir başka yaklaşım kurumsal yeniden yapılanma gibi daha soyut ve teknik bir dil kurar. Bir diğeri ise bu gelişmeyi örgütsel güç dengeleri, temsil alanları ve etkisini artırma imkanları üzerinden okur. Oysa burada önemli olan, hangi bakışın mutlak doğru ilan edildiği değil; hangisinin ilk refleks olarak seçildiğidir.
Bütün bunlar gösteriyor ki, mesele yalnızca ne söylendiği değildir. Hangi insanın, hangi kaybın, hangi hatıranın ya da hangi ilkenin önce görünür kılındığıdır. Herkes topluma seslenir. Herkes bir kamusal gerekçe ileri sürer. Fakat toplumsal olanın hangi katmanını önce seçtiği, o sesin yönünü ve ağırlığını belirler. Bu yüzden açıklamalar bazen olaydan çok, açıklayanın dünyayla kurduğu öncelik ilişkisini anlatır.
Açıklama denen şey, her zaman yalnızca açıklama değildir. İçinde hedef kitle vardır, iç muhasebe vardır, aidiyet bildirimi vardır, selam gönderme arzusu vardır, alkış bekleyen bir alt ses vardır. Çoğu zaman asıl mesele gerçeğin bilinmemesi değil; muhatabın, karşısındakinin yüzde yüz haklı olduğunu bilmesine rağmen bunu dile getirecek o yalın cesareti gösterememesidir. Çünkü işin ucunda ince ince örülmüş bir kariyer hesabı, kimseyi karşısına almak istemeyen bir fırsatçılık vardır. Hayatın her alanının pürüzsüz bir hesaba dönüştüğü bu noktada, konuşan kişi gerçeği söylemekten ziyade konumunu korumayı seçer. Kimi söz gerçekten toplumun geniş kesimlerine seslenir. Kimi ise topluma sesleniyormuş gibi yapıp çoktan kendi çevresine dönmüştür. Sözün kamusal görünmesi, her zaman kamusal olduğu anlamına gelmez.
Ezcümle, kimi söz doğrudan sorunun ağırlığına yaslanır. Kimi ise o ağırlığın içinden kendi siyasetine, kendi temsiline, kendi ahlaki üstünlüğüne pay devşirir. Bunu ele veren şey, çoğu zaman büyük cümleler değil, ilk vurgunun düştüğü yerdir. Hangi kaybın önce görünür kılındığı, hangi hatıranın büyütüldüğü, hangi ilkenin parlatıldığı, sözün hakikaten meseleye mi yoksa biraz da sahibine mi hizmet ettiğini açığa vurur.
Ömer Faruk ELBEK