Köpük ve Çakıl Arasında Siyaset

İnsan hiçbir şey değildir ama yaptığı şeydir; yaptığıyla kendini var eder. Jean Paul Sartre Bir kelime yükselir, sonra bir diğeri ve diğerleri, kalabalık aynı anda nefes alır nefes verir sanki. “Susma, sustukça sıra sana gelecek” diye bağırırsın, dünya bir anlığına basitleşir, sadece iyiler ve kötüler vardır o anda. “Bu duvar, duvarınız vız gelir bize vız” […]

İnsan hiçbir şey değildir ama yaptığı şeydir; yaptığıyla kendini var eder. Jean Paul Sartre

Bir kelime yükselir, sonra bir diğeri ve diğerleri, kalabalık aynı anda nefes alır nefes verir sanki. “Susma, sustukça sıra sana gelecek” diye bağırırsın, dünya bir anlığına basitleşir, sadece iyiler ve kötüler vardır o anda. “Bu duvar, duvarınız vız gelir bize vız” dersin, korku geri çekilir gibi gelir. “Ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz” dizesini haykırırsın, adeta kendini tarihin doğru tarafına yerleştirirsin.

Bu cümleler yalnızca anlam ifade etmez, duygu taşır, hatta fazlasını yapar, duygu üretir. Emek istemez, mantığı değil ama bedeni ikna eder, nabzı ikna eder, kalabalık aynı nefeste soluk alır, aynı yöne akar. Belki bir meydanın aynı anda tek bir göğüs gibi kabarmasını bile sağlar. Kitle buluşmaları, marşlar, sloganlar, alkışlar, aynı anda yükselen sesler, düzenli bağrışlar… Yani ajitasyon yalnızca propaganda değildir, duygu düzeneğidir, korkuyu cesarete, utancı gurura, yalnızlığı dayanışmaya çeviren bir redresördür. İnsan kalabalığın içinde daha güçlü, daha haklı, daha dokunulmaz hisseder kendisini.

Ve fakat hafiflik tam da burada başlar. Ajitasyon çoğu zaman eylemin kendisi sanılır. Bağırmak, mücadele sürecinin,  örgütlü mücadelenin, öfke boşalması stratejinin yerine geçer. Bir tümce ile insanın içindeki düğüm çözülür. O bir bağırış rahatlatır hatta bazen arınmış hissettirir. Ancak rahatlama ile dönüşüm aynı şey değildir.

Bir başka anlatımla, ajitasyon, yol göstermek için doğar ama bazen yolun kendisi sanılır. O anda tiyatro perdesi hızla açılır. Hizalanmış bir sürü söz ve tümce eylemin yerine geçer. Duvara bağırırsın ama tuğlaya dokunmazsın. ‘Sıra sana gelecek’ dersin ama o sıranın sana doğru ilerlemesini engelleyecek somut bir bariyer oluşturamazsın. “Vız gelir” dersin ama vız gelen şeyin neyi değiştirdiğini, değiştirebileceğini ölçmezsin. Ajitasyon bir anlığına insanı iyi hissettirir, fakat iyi hissetmek, her zaman insanı iyiye götürmez.

Erich Fromm 1941 yılında yayınladığı Özgürlükten Kaçış kitabında konuyla ilgili önemli tespitler yapar. İnsan güçsüzlük ve yalnızlık duygusuna uzun süre dayanamaz. Bu duygudan kaçmak için daha büyük bir şeye yaslanmaya eğilim gösterir. Bazen bir lider olur bu, bazen bir ideoloji, bazen bir tarih, bazen de kalabalığın kendisi. Kişi, kendi içinden üretemediği güveni dışarıdan devşirmeye çalışır. Jacques Lacan’ın işaret ettiği yer de burasıdır. İnsanın arzusu, ötekinin arzusudur. Kalabalığın arzusu, bireyin içindeki boşluğu bir süreliğine doldurur, ona hazır bir yön, hazır bir güç duygusu verir. Bu yaslanma hâli çoğu zaman güçten değil, güçsüzlüğü telafi etme ihtiyacından doğar. Bu yüzden dar gruplar, örgütler, hareketler belirli aralıklarla törenlere, tekrar eden buluşmalara ihtiyaç duyar. 

Buluşmalar, halterdeki silkme hareketine benzetilebilir. İnsan, hayatın o taşınamaz, hantal ve ezici yükünü bir anlığına göğsünden yukarıya, başının üstüne fırlatır. O birkaç saniye boyunca kollar kilitlenir, yük askıda kalır ve kişi yerçekimine galip geldiğini sanır, hâlbuki ağırlık hâlâ üzerindedir. Ne ki silkme özünde bir taşıma biçimi değil anlık bir gösteriden ibarettir. Tören bittiğinde, slogan dindiğinde ve kollar gevşediğinde, o devasa ağırlık insanın omuzlarına büyük bir gürültüyle geri döner. Göğsü kabartan o coşku kısa bir süre sonra yerini yeniden yerçekiminin o amansız gerçekliğine bırakır.

Miting, yürüyüş, ortak slogan tam da bunun gibidir. İnsan tek başınayken taşıdığı yükü kalabalığın omzuna bırakır. Bir süreliğine kendini yenilmez ve haklı hisseder. Bir süreliğine kendisini temizlenmiş, arınmış hisseder. Bu, psikolojik olarak anlaşılırdır. Politik olarak ise oldukça tehlikelidir. Çünkü rahatlatan şey aynı zamanda uyuşturan bir şeye dönüşebilir. Beyin, bağırmayı eylem diye kaydeder, ritüel, hakikat pratiğinin yerine geçer.

Hakikat pratiği alelade söylenmiş süslü bir kavram değildir. Somut, ölçülebilir, sürekliliği olan bir ifadedir. Organize olmak, görev bölüşmek, kaynak yaratmak, yerel bağ kurmak, uzun vadeli hedeflere sadık kalmak, müzakere etmek, bazen geri adım atmak, bazen susup dinlemek, bazen de çok sıkıcı olanı sabırla yapmak gibi… Bunlar ağırdır. Ajitasyon ise gayet hafiftir; duyguyu büyütür, yükü küçültür.

Bu nedenle ajitatif söylemlere eşlik eden duygular tarih boyunca aynı yanılgılara takılıp düşmüştür. Bağırmak, yazmak, paylaşmak, alkışlamak, öfke boşaltmak bir dönüşüm hissi verebilir. Dönüşüm ise hisle değil inşa ile olur ve meşakkatlidir.

Tarih bu ve benzeri yanılgı ve ham hayallerin örnekleriyle doludur. Coşkunun yükseldiği, törenlerin çoğaldığı, sloganların her yere yayıldığı anlarda iki yol açılır. Ya o coşku disiplinli bir örgütlenmeye, somut hedeflere, iktisadi ve kurumsal hazırlığa bağlanır ve dönüşüm ihtimaline gebe kalır. Ya da coşku kendi kendini besleyen bir taşkınlığa dönüşür ve sonunda hayatın sert gerçeği gelip onu dağıtır. 

Çünkü boşluk, siyasetin en sevdiği mekândır. Bahsidiğer, devlet aygıtının en iyi bildiği şey de manipüle edilmiş kitleleri yönetmektir; ama konumuz bu değil. Ajitasyonun ürettiği kısa süreli hafifleme, uzun vadede ağır bir bedel doğurur. İnsanlar kendilerini güçlü sanırken aslında güç üretmeyi ertelemiş olurlar. Sonra bir sabah uyanırlar, miting bitmiştir, kalabalık dağılmıştır. Servis yine aynı saatte gelmiştir. Maaş yine aynı gün yatmaktadır. Market poşeti yine aynı hızla boşalmaktadır. Çocuğun masrafı yine aynı ciddiyetle kapıdadır. O gün, bir önceki akşamın sloganı hâlâ dildedir ama hayatın itirazı daha kalındır.

Günümüzde özellikle sosyal medya ile birlikte bu yanılgı daha hızlı işlemektedir. Konuşan çoktur, yan yana gelen azdır ya da yoktur. Herkes “susma” der ama kim, nerede, nasıl konuşacak belirsizdir. Herkes “vız gelir” diye haykırır ama o duvarın hangi taşı sökülecek, kim tutacak, kim itekleyecek meçhuldür. Ses yükselir, sorumluluk zayıflar, ritüel kolaylaşır, emek zorlaşır.

Dönüşüm niyeti olan, gürültüye yaslanmayan politika çoğu zaman ritüel gibi görünmez. Kamera sevmez onu, alkış sevmez. Kısa cümle sevmez, sıkıcıdır, sinir bozucudur ve dahası ağırdır. İnsanı romantik hissettirmez, sorumlu hissettirir. Bu yüzden ajitasyona teslim olan hareketlerin bir kısmı en büyük yenilgiyi tam da en yüksek coşkudan sonra yaşamaktadır. 

Ajitasyon bir başlangıç olabilir. Bazen gereklidir. Bazen kapıyı açar. Ama kapıda kalınca içeride bir hayat kurulmaz. “Sıra sana gelecek” demek yetmez. Sırayı durduracak mekanizma gerekir. “Vız gelir” demek yetmez. Duvarın neresinden söküleceğine yanıt vermek gerekir. “Bir gider bin geliriz” demek yetmez. O binin nerede buluşacağı, nasıl karar alacağı, nasıl ayakta kalacağını bilmek gerekir.

Yoksa ajitasyon dayanılmaz bir hafiflik olarak kalır. Hafifliği iyi gelir insana, taşıması kolaydır ama bir gün o hafifliğin altında ağır bir çöküş gerçekleşir. Hüsnü Arkan’ın Hikâyemiz şarkısında söylediği gibi, kalabalığın içinde “bizim” sandığın o güç, o haklılık, o dokunulmazlık hâli çoğu zaman köpüğün üstünde duran bir çakıl gibidir. Dalga çekildiğinde elinde kalan şey kabaran duygularının hatırası olur, gücün kendisi değil. Köpük çekilir, çakıl ortada kalır. Ne senin taşındır ne benim taşım.

Ö. Faruk ELBEK

Ömer Faruk ELBEK

Exit mobile version