Ben döneksem döndüm diye memleketime, döndüm ama döndüm işte oh be! Cem Karaca
İnsan kalmanın en çetin, pazarlıksız ve bozulmamış hali menfaat hesabı olmayan yerlerde görünür. Mesela, bir dostla çay içerken, bir aile sofrasında laf lafı açarken, bir cenaze dönüşü omza konan elde ya da bir düğünde yıllar sonra karşılaşılan bir tanıdığa sarılırken insan karşısındakinin cümlesini didik didik etmez. Her sözün arkasında gizli bir ajanda, her tebessümün içinde gizlenmiş bir hesap aramaz.
Ne var ki siyaset denen alan, insanın bu doğal halini uzun süre olduğu gibi bırakmamaya kararlıdır. Başlangıçta toplumsal bir dertlenmeyle, memleket meselesiyle, hak, hukuk ve adalet arzusuyla girilen o zemin; zamanla insanın bakışını, ses tonunu, susma biçimini bile değiştiren ayrı bir iklime dönüşmeye başlar. İlk başta bir makinanın dişlisi gibi sadece toplantılarda, kulislerde, dar çevre sohbetlerinde çalışan tedbir duraksaması, bir süre sonra eve kadar gelir. İnsan fark etmeden, dışarıda kuşandığı ihtiyatlı duruşu içeride de sürdürmeye başlar. Artık, dost meclisinde söylenecek söz ölçülür, aile içinde kurulacak cümle tartılır, eski bir arkadaşa verilecek cevap bile yalnızca doğru olup olmamasına göre değil, ileride neye mal olacağına göre seçilir.
Burada mesele siyasetin kendisi değildir. Siyaset, insanın ortak hayatı şekillendirme iradesidir ve bu tarafıyla kıymetlidir. Mesele, siyasetin insanı bütünüyle yutmaya başlamasıdır. Daha açık söylemek gerekirse, siyasetin bir duruş olmaktan çıkıp bir geçim biçimine, bir konum koruma aracına, bir ilişki mühendisliğine dönüşmesidir.
O eşik aşıldığında siyaset artık memleket için dertlenmek değil, koltukla karakter arasında kurulan karanlık bir pazarlığa dönüşür. O pazarlıkta insan önce dilinden ödün verir, sonra yüzünden, en sonunda da vicdanından.
Siyaseti meslek haline getirenler için toplum artık bir bütün olmaktan çıkar. Giderek yönetilecek kalabalığa, ikna edilecek kümeye, gerektiğinde de sayıya dönüşür. Bozulma gürültülü olmaz, kimse bir sabah kalkıp bütünüyle değişmez. Aşınma sinsi sinsi ilerler. Önce dil değişir. Eskiden yanlış denilen şeye artık zamansız denir. Eskiden açıkça itiraz edilen bir durum için uygun zemin kollanır. Eskiden omuz silkerek söylenen hakikat, artık elde tutulup gerektiğinde açılacak bir dosya muamelesi görür. Böylece doğru ile yanlış arasındaki çizgi bütünüyle silinmez belki ama yer değiştirir. Haklı olan değil, işe yarayan öne geçer.
Siyasetin kirlettiği dil, bir süre sonra yalnızca hakikati gizlemez. Karşısındakini apaçık aptal yerine koyacak argümanlar üretme cüretini de kendinde bulur. Dün söylediğinin tersini bugün hiç utanmadan savunur, bunu yaparken de muhatabının aklına değil, yalnızca unutkanlığına güvenir. Daha da kötüsü, bunu çoğu zaman soğukkanlı bir özgüvenle yapar.
Çünkü artık mesele gerçeğe sadakat değil, çelişkiyi yeterince yüksek sesle tekrar ederek onu normalleştirmektir. Böylece yalan yalnızca söylenen bir söz olmaktan çıkar, muhatabın zekâsını küçümseyen bir tahakküm biçimine dönüşür.
İnsanın kendi içindeki bu kayma en çok da yakın ilişkilerde kendini gösterir. Çünkü yabancıya karşı rol yapmak kolaydır, dosta karşı sürekli rol yapmak ise başka kesif bir çürüme ister. Siyasetin meslekleştiği yerde bu kesif çürüme zamanla karakterin bir parçası haline gelir. Dostunuz size ortak bir tanıdığın yanlışını anlatır.
Eskiden verilecek tepki bellidir. Yanlışsa yanlıştır. Fakat şimdi cümle gecikir. Çünkü zihnin arka odasında başka hesaplar çalışmaya başlamıştır. O kişiyle ileride aynı listede yer alınabilir. Bir gün aynı masaya oturulabilir. Bugün açık söylenen bir söz, yarın bir kapıyı kapatabilir. Böylece mesele, yanlışı görmek olmaktan çıkar; o yanlışın hangi tarihte, hangi tonda, kimin yanında konuşulmasının daha güvenli olacağına dönüşür.
Halkın kaba ama yerinde tabiriyle “siyasetin puştu” denilen tipler bunlardır. Artık bu kişiler yalnızca açıktan kötülük yapan biri değildir. Bugün yanınızda hak verir, yarın ötekinin yanında aynı cümleyi hiç duymamış gibi davranır. Bir yanlışın karşısında durmak yerine, o yanlışın ilerde hangi kapıları açabileceğini hesaplar. Makyavelist dersiniz, oportünist dersiniz, pragmatist dersiniz; isim değişir ama huy değişmez. Bu huy, hakikate değil, ihtimale yatırım yapar.
Bu tipolojinin asıl ürkütücü tarafı, yalnızca politik alanda yaşamamasıdır. Bu tipler, bir düğünde kiminle yan yana görüneceğini hesaplar. Bir cenazede kimin elini ne kadar sıkacağını ölçer. Bir açılışta kimi selamlayıp kime mesafe koyacağını ayarlar.
Bir toplu fotoğrafta nerede durduğunu bile önemser. Gece yarısı attığı mesaja bile duygusuna göre değil, yarın bir yerde önüne konulursa ne anlama gelir diye bakar. Bu yüzden onun samimiyeti, içten gelen bir sıcaklık değil; gerektiğinde giyilip gerektiğinde çıkarılan ütülü bir ceket gibidir.
Daha kötüsü, bu dilin bulaşıcı olmasıdır. Arkadaşlar birbirine dert anlatmaz, birbirinin nabzını yoklar. Bir akşam yemeğinde konu memleketten açılır ve masa bir anda ev olmaktan çıkar, küçük bir güç haritasına döner. Kim ne dedi, kim ne demedi, kim hangi isme yakın durdu, kim şimdiden hangi tarafa göz kırptı. Yemek yenir ama huzur yenmez. Sohbet edilir ama kimse gerçekten konuşmuş olmaz.
Çürümenin en görünür işaretlerinden biri de budur. İnsan, karşısındakini dinlemeyi bırakır; onu tartmaya başlar. Sözün içeriğine değil, sağlayacağı faydaya bakar. Kimin haklı olduğuna değil, kimin yükselme ihtimaline dikkat kesilir. Bir itirazı anlamaya çalışmaz, önce o itirazın hangi kapıyı kapatacağını hesaplar. Bu da dostluğu fikir alışverişi olmaktan çıkarır, ihtiyatlı bir karşılıklı yoklamaya çevirir.
Böyle zamanlarda insan şunu daha iyi anlar. Siyaset, kötü ellerde yalnızca kurumları bozmaz; kelimeleri de bozar. Vefa, sadakatle karıştırılır. İlke, inat diye küçümsenir. Açık sözlülük ölçüsüzlük diye yaftalanır. Suskunluk ise olgunluk gibi pazarlanır.
Oysa çoğu zaman o suskunluğun içinde bilgelikten çok korku, nezaketten çok hesap, sükûnetten çok ikbal kaygısı vardır. Hatta kimi zaman insan, susanın asil değil, yalnızca ürkek olduğunu; konuşanın da kaba değil, sadece hâlâ omurgasını koruduğunu geç fark eder.
İnsanı asıl yaralayan şey çoğu zaman büyük ihanetler değildir. Büyük ihanetler zaten kendini ele verir. Asıl yaralayan, küçük geri çekilişlerdir. Tam konuşacakken vazgeçen dosttur. Herkesin bildiği bir yanlışa odada kimsenin adını koymamasıdır. Herkes aynı şeyi görürken başka başka cümleler kurmasıdır. Çünkü çürüme her zaman bağırarak gelmez. Bazen sadece dürüst bir cümlenin sonuna kadar götürülemediği bir akşam olarak gelir.
Mesele elbette siyasetten kaçmak değildir. Memleket derdi olanın sözü de olur, itirazı da. Fakat galiba insan kalabilmenin asıl sınırı, siyasetin nerede durması gerektiğini bilmektir. Her ilişkiyi mevziiye, her dostluğu imkâna, her tanışıklığı basamağa çevirmeye başladığı yerde insandan bir şey eksilir. Makam kazansa da eksilir, çevre büyütse de eksilir, görünürlüğü artsa da eksilir. Çünkü bazı kayıplar dışarıdan fark edilmez. Onlar insanın sesindeki sıcaklığın çekilmesiyle, bir dosta artık eskisi kadar açık konuşamamasıyla, kendi evinde bile tam rahat edememesiyle anlaşılır.
Günün sonunda herkesin elinde bir bilanço kalır. Kiminin kartviziti kabarır, kiminin masası genişler, kiminin adı daha çok anılır. Fakat insan bazen kalabalıklar içinde değil, tam da kalabalıkların dağıldığı anda kendi hakikatiyle baş başa kalır.
O sessizlikte kendine şu soruyu soramıyorsa, ben bugün gerçekten neye inandım ve kimin karşısında dürüst kaldım, geriye elde edilmiş bir başarı değil, yalnızca iyi paketlenmiş bir eksilme kalır.