Peyzaj Mimarları Odası Başkanı Güler'den 'su taşkını uyarısı': 'Taşkın riski yüksek, acil önlemler alınmalı'

TMMOB’a bağlı Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şube Başkanı Elvin Sönmez Güler, İzmir’in bilindiğinin aksine su zengini değil su fakiri ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunu belirterek, bu kırılganlığın ciddi su taşkınlara yol açma riskinin yüksekliği nedeniyle acil ve kapsamlı tedbirlerin hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi. DEMOKRAT GÜNDEM-HABER MERKEZİ-(YAYINA HAZIRLAYAN:MELİSA GÖNEN) İzmir’in su envanteriyle ilgili detaylı bir […]

TMMOB’a bağlı Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şube Başkanı Elvin Sönmez Güler, İzmir’in bilindiğinin aksine su zengini değil su fakiri ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunu belirterek, bu kırılganlığın ciddi su taşkınlara yol açma riskinin yüksekliği nedeniyle acil ve kapsamlı tedbirlerin hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi.

DEMOKRAT GÜNDEM-HABER MERKEZİ-(YAYINA HAZIRLAYAN:MELİSA GÖNEN) İzmir’in su envanteriyle ilgili detaylı bir çalışmanın yapılması gerektiğini vurgulayan Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şube Başkanı Elvin Sönmez Güler, İzmir’in taşkınlara müsait yapıya sahip olması nedeniyle taşkınların önlenmesine yönelik kapsamlı çalışmanın şart olduğunu belirtti.

İZMİR TAŞKINLARA ÇOK MÜSAİT YAPIDA VE TAŞKINLARIN ÖNLENMESİ LAZIM

Başkan Elvin konuya dair şu saptama ve öneride bulundu: “İzmir özelinde gidersek, su envanteriyle ilgili çok detaylı bir çalışmanın yapılması gerekiyor. Bu envanter çalışması yapıldıktan sonra, iklimsel değişiklik yağmur akışları, rüzgar, taşkınlar, yağışlardan kaynaklı taşkınlar bunlarla ilgili çok detaylı dört mevsim analizleri, yeraltı analizleri yapılması gerekiyor ki doğru yöntemi seçebilelim. İzmir'in kırılgan bir yapısı var. Aslında su konusunda hassas bir bölge. Bilindiğinin tam aksine su fakiri bir bölge. Yüzey akışları bizi desteklemiyor. Yer altı yapıları bizi desteklemiyor. Su anlamında, su tutmanın zor olduğu bir bölge İzmir. Bu anlayışla bu verilerle yola çıkılması gerekiyor. Büyükşehirin yaptığı birtakım faaliyetler de var. Bu anlamda yapılan şeyler, çok akılda kalıcı örnekleri vermek gerekirse, su kıyılarının, su yataklarının iyileştirilmesi, su yataklarının genişletilmesi, taşkın riski olan alanlarda su havzalarının yaratılması, bataklıkların rehabilite edilmesi…  İzmir taşkınlara çok müsait bir yapıda. Taşkınlardan zarar görmeye çok müsait bir yapıda. Öncelikle taşkınların önlenmesi lazım” diye konuştu.

DERE YATAKLARI… SU TUTAN NOKTALARIN OLUŞTURULMASI GEREKİYOR ÇÜNKÜ…

Dere yataklarının büyük önem arz ettiğine dikkat çeken Oda Başkanı Güler, taşkınların oluşmasının önüne geçmek için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı: “Dere yatakları… Öyle bir durum var ki senaryoda işte yüzyıllar boyunca oluşan dere yatakları, şu anda yapılaşmayla, kent merkezlerinde ya da kente yakın noktalarda dere yatakları, yapılaşma ile küçülüyor. Bırakın bunların yapılaşma ile küçültülmesini doğal haline bıraksanız bile bir kriz var. Özellikle dere kenarlarında, bataklık alanlarda su tutan noktaların oluşturulması konuşuluyor. Çocuklarımız ve torunlarımız kısmı artık geçti. 5-6 yıl içinde karşımıza çıkacak bir süreçten bahsediyoruz. Bunlarla ilgili acil eylem planlarının yapılması gerekiyor. Hayata geçirilmesi gerekiyor. Eylem planlarının bitmiş olması ve şu anda uygulamaya geçilmiş olması gerekiyor. Taşkın kırıcı çitler yapılabilir, taşkın yönlendirmeler yapılabilir. Yeni havzaların genişletilmesi, su tutma havzalarının genişletilmesi sağlanabilir. Bir kere İzmir'deki su akış yollarının, doğal akış yollarının ve yer altı sularının izlerinin çıkartılıp bu izler çevresinde ve bu izleri besleyen yolların, su izlerinin tespit edilip bunların kapasitelerinin bir an evvel iyileştirilmesi, rehabilite edilmesi gerekiyor.”

TAŞKIN RİSKİNİN EN YÜKSEK OLDUĞU BÖLGE KARŞIYAKA TARAFI

Oda Başkanı Güler, bataklık alanların taşkın riskindeki en büyük doğal bariyer olduğunu, Karşıyaka bölgesinin taşkın riskinin en fazla olduğu alan olduğu uyarısında bulunarak, “Bataklık alanlar suların tutulduğu çok önemli alanlar. Taşkın riskinin en büyük tamponu bataklıklardır. Taşkın riskindeki en büyük doğal bariyerdir bataklıklar. Bunların, elimizde kalan bataklık alanların aciliyetle rehabilite edilmesi gerekiyor. İzmir'de taşkın riskinin en yüksek olduğu bölge Karşıyaka tarafı. O bölge çok riskli bir durumda. Orada yapılan birtakım çalışmalar var. Suyu birtakım gri altyapılarla tutabilirsiniz ama gri altyapılar, kıyı tahkimat projeleri, duvarların yükseltilmesi bunlar ilk etapta geçici çözümler. Kıyının hemen yakınındaki alanlarda birinci derece projeler üretilmesi gerekiyor. Bu suyu tutacak, absorbe edecek ve yavaşlatacak…İkinci aşamada da aslında yüzey akışlarının yine baskınlar seller, kontrolsüz su akışlarının engellenmesi için de dere yataklarının rehabilite edilmesi gerekiyor. Bunların tekrar eski doğal yataklarına  döndürülmesi gerekiyor. İzmir'i besleyen bir sürü su yolları var. Denize ulaşan temel su kaynakları, su yolları var. Bu kaynakların belirlenip rehabilitasyonu yapılmalı. Taşkın önlemede siz bunları rehabilite ederken de doğacak taşkınlarla taşkını avantaja çevireceğiz. Bunları desteklersek taşkın bir anda sizin su kaynağınız haline dönüşecek, taşkın bir felaket olmaktan çıkıp aslında sizin için bir fırsata dönüşmüş olacak” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE VE İZMİR’DE BİR AN EVVEL YAĞMUR SUYU HASADINA GEÇİLMESİ LAZIM

Yağmur suyu hasadının Türkiye ve İzmir’de bir an önce hayata geçirilmesi gerektiğini de kaydeden Oda Başkanı Elvin Sönmez Güler, açıklamalarını şöyle sürdürdü: “Yağmur hasadı, işte sünger kentin amacı budur. Yağmur hasatlarının, su hasatlarının sağlanması, temiz suyun pis suya karışmadan tekrar sisteme dahil edilmesi. Belki de bunu yaptığınızda altyapının doluluk oranları da bir miktar azalacak. Türkiye'de zaten geniş ölçekte bu sisteme geçilmeli ama İzmir'de zaten, su fakiri bölge olarak buna geçilmesi lazım. Bir de küresel iklim krizinden, Akdeniz kuşağı olarak en öncelikli zarar görecek kuşağız. Birinci derecede, iklim krizinin etkilerini çok şiddetli bir şekilde yaşayacak bir zorundayız biz. Daha global bakarsak bulunduğumuz zon itibarıyla öncelikli noktadayız. Ayrıca İzmir özelinde  de su kaynaklarının sıkıntılı olması, küresel iklim krizinden zarar görecek ilk kuşakta olması aciliyetin önceliğini gösteriyor.”

SAYIN GÜLER’E SORDUĞUMUZ TÜM SORULAR VE YANITLARI AŞAĞIDAKİ GİBİ:

Bir Buçuk Derece isimli çevre-iklim podcast serimizi bu haftaki konuğu Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şube Başkanı Elvin Güler Sönmez oldu. Sayın Sönmez ile sünger kentleri, şehir altyapısını, su yönetimini ve kentte iklim krizinin etkilerini konuştuk. İzmir özelinde yaşanan çevre sorunlarını da değerlendirdik. Değindiğimiz konuları ve Elvin Güler Sönmez'in dikkate alınması gereken öneri ve uyarılarını siz Demokrat Gündem okuyucuları için bir içerik altında topladık. 

Eyleme geçilmesi gereken konular hakkında öncelik değerlendirmesi yapan Sönmez, İzmir'in iklim krizinden birinci derecede etkilenecek kuşak olan Akdeniz zorunda yer aldığını belirterek İzmir'in bilinenin aksine su fakiri bir bölge olduğunu açıklayarak taşkınlara karşı önlem alma çağrısında bulunan Sönmez, "İzmir'in kırılgan bir yapısı var. Aslında su konusunda hassas bir bölge. Bilindiğinin tam aksine su fakiri bir bölge. Yüzey akışları bizi desteklemiyor. Yer altı yapıları bizi desteklemiyor. Su anlamında, su tutmanın zor olduğu bir bölge İzmir. Bu anlayışla bu verilerle yola çıkılması gerekiyor. Su bizim için aslında fazlalığı anlamında da, İzmir kırılganlığı nereden kaynaklanıyor? Taşkın riski var. İzmir taşkın çok müsait bir yapıda. Taşkınlardan zarar görmeye çok müsait bir yapıda. Öncelikle taşkınların önlenmesi lazım" dedi. 

 
DEMOKRAT GÜNDEM: İklim krizinin etkileri ile mücadelede kentte su yönetimi ve kentlerin dirençli hale getirilmesi öncelikli hale geldi. Bu direncin sağlanabilmesi adına sünger kent modelinden nasıl faydalanabiliriz? Sünger kent modeli nedir?

ELVİN GÜLER SÖNMEZ: Sünger kent kavramı çok geniş ve alt başlıkları olan bir konu. Sünger kent yaklaşımını ortaya çıkışıyla birlikte özetleyecek olursak, sünger kent aslında küresel iklim değişikliğinin yarattığı su kullanımı ile ilgili kaynak sorunlarını çözmek amacıyla geliştirilen kentsel bir model aslında. Sünger kent kavramındaki sünger, su tutmayı ifade ediyor. Döngüdeki suyun tekrar kullanımını sağlama, döngüdeki suyu tekrar insanların kullanımına doğanın kullanımına geri kazandırma. Temiz suyun tekrar geri kazandırılması. Amaç su döngüsünün akışının korunması. Sünger kent dediğimizde sadece kent içi bir model olarak algılanıyor ama konu aslında öyle değil. Kent merkezleri su kullanımında kanayan bir yara. En büyük problemi taşıyan noktalar kent merkezleri, kentin yoğunlaştığı yerler. Ancak su yönetimi dediğimizde kent, kırsal alan büyük bir bütün içinde değerlendirilmeli. Tek bir merkez odaklı çözüm aslında çözüm getirmeyecek. 

Bu kavram yine bir kriz noktasında ortaya çıkmış. Çok bilinen bir konusu var. Çin'de çıkan bir kavram bu. Çin'de çok büyük doğal afetlerin oluşmasıyla birlikte, konunun çözümsüz bir noktaya gelmesi böyle bir su yönetim modelinin kentte uygulanmasını zorunlu hale getiriyor. Birleşmiş Milletler sürdürülebilir kalkınma için 2030 gündemi kapsamında diyor ki sürdürülebilir kalkınma amaçlarından 11.si şehirlere insan yerleşimlerini kapsayıcı, güvenli dayanıklı yerler haline getirin diyor. Bunun içinde de en temel kaynak aslında suyun kullanımı. Su yönetiminde anlayış değişikliklerinin zorunlu hale gelmesi söz konusu. Yeni yönetim anlayışlarını ve kavramlarını da bununla birlikte yenilerinin gelmesini de zorunlu hale getiriyor.

 Şehirlerde son yıllarda gri alt yapı ile su yönetimi stratejisinden doğal tabanlı su yönetimini beraberinde getiren yeşil alt yapıya geçilmesi gerekliliğinin kaçınılmaz olmasının bir sonucu. 2013 yılında giderek artan sel felaketleriyle baş edebilmek için Çin'de öneri olarak sunulan sünger kent kavramının hayata geçişi 2013 tarihi önemli. Çünkü bu felsefenin artık hayata geçmesi ve dillendirilmesi 2013 tarihiyle başlıyor. Buna göre su şehirlerden kanallarla barajlarla, mazgallarla koparılamaz ve su şehre entegre edilerek şehirler tarafından absorbe edilir.

D.G: Sünger şehir modeli İzmir'de nasıl hayata geçirilebilir, altyapı buna nasıl hazırlanmalı?

E.G.S: Sünger şehirler kavramını benimseyen yerlerde yüzey akışına geçen suların yönetimin sağlanması alt başlıklar içinde en önemlisi. Yüzeyde harekete geçen, kaybolan suyun akışını kontrol etmekle başlıyor bu. Akışını, miktarını, kalitesini… Bu biyo-çeşitiliğin korunması ve estetik çevre oluşturulması için yaklaşımlar bütünü aslında. Önce siz yüzey akışından kaybolan yiten suyu kontrol altına alıyorsunuz çünkü bu su denize karışıyor…

Her kentin formülasyonu ayrı. Bu anlayış üzerinden kent içinden seçilecek bölgenin yıllık yağış oranından, yüzey akış oranından, yer altı su kaynaklarının durumundan, su yüksekliklerinden, alanın topografik durumundan, iklimsel verilerine kadar bunların çok detaylı bir şekilde veri analizlerinin yapılarak modellendirilmesi gerekiyor. Bunun için tek bir formülasyon yok. Bölgeye göre yöntemler geliştirmek önemli. Yöntemlerde standart aslında bir sürü yöntem var bunun için. Ancak o kente uygun yöntemi bu standartların içinden alıp çekebilmeniz için elinizdeki verilerin çok net olması gerekiyor.

D.G: Kentleri düşündüğümüzde altyapısı iyi olan kentler var. Türkiye'de alt yapı eksiklikleri ya da kısmı yenileme çalışmaları devam ediyorken üzerine konuştuğumuz planlamaların hayata geçirilmesi büyük bir yatırım, maliyet gerektiriyor diyebilir miyiz?

E.G.S: Aslında konuya zor ya da kolay olarak bakarsak bir yanılgıya düşeriz. Bu yapılması zorunlu bir durum. Zorlaştırma ya da kolaylaştırma tamamen yöntemlerle ilgili. Hangi yöntemlerle bu işe girdiğinize bağlı. Sünger kent oluşturmanın bir sürü alt kriterleri var. Örneğin İzmir'e uygun olan, İzmir için daha hızlı çözüm üretebilecek, daha kolay, daha ekonomik çözüm önerileriyle işe başlanmalı. Bölgenize en kolay adapte edebileceğiniz yöntemle başlayıp işi oradan yürütmeye başladığınızda aslında zorluk veya kolaylık göreceli bir kavram haline geliyor. Çünkü bir mecburiyet var ortada.

 
Baştan beri söylediğimiz doğa tabanlı çözümlere dönmemiz gerekiyor. Doğa tabanlı çözümler nedir? Dünyanın doğa işleyişini… Kentler doğal işleyişe bir yara açıyor aslında. Kent yapılanması. Çünkü hem insan ilişkisinde hem de doğanın işleyişinde ciddi yaralar açılıyor, açılmış bugüne kadar. Mevcut alt yapıların aslında hiçbiri olmasa çok daha mantıklı. Kendi akışında ve doğal seyrinde işler yürüseymiş, bugüne kadar yapılan kentleşmede şu an bu sorunları yaşamıyor olacaktık. Su kullanımından bahsediyoruz ama… Genelleme yapmak istemem. Sünger kent su kullanımı üzerine bir model. Altyapı diyor ki su atılmalı, su gitmeli…Günümüzün modern kentleşme anlayışında su sorun olarak görülüyor. Bunun karşısında suyu tekrar kazanmaya çalışmak bambaşka bir anlayış. Mevcut altyapı sisteminin yeterli veya yetersiz olmasıyla ilgili bir durum değil aslında. Mevcut sistemin peyderpey dönüştürülmesi gerekiyor.

D.G: İzmir özelinde bir değerlendirme yapsak, ne gibi bir yol haritası karşımıza çıkar? 

 E.G.S: Bununla ilgili çokça alt başlık var. Yüzlerce sayfalık çalışmalar var. Ancak İzmir özelinde gidersek, su envanteriyle ilgili çok detaylı bir çalışmanın yapılması gerekiyor. Bu envanter çalışması yapıldıktan sonra, iklimsel değişiklik yağmur akışları, rüzgar, taşkınlar, yağışlardan kaynaklı taşkınlar bunlarla ilgili çok detaylı dört mevsim analizleri, yeraltı analizleri yapılması gerekiyor ki doğru yöntemi seçebilelim. İzmir'in kırılgan bir yapısı var. Aslında su konusunda hassas bir bölge. Bilindiğinin tam aksine su fakiri bir bölge. Yüzey akışları bizi desteklemiyor. Yer altı yapıları bizi desteklemiyor. Su anlamında, su tutmanın zor olduğu bir bölge İzmir. Bu anlayışla bu verilerle yola çıkılması gerekiyor. Su bizim için aslında fazlalığı anlamında da, İzmir kırılganlığı nereden kaynaklanıyor, taşkın riski var. İzmir taşkın çok müsait bir yapıda. Taşkınlardan zarar görmeye çok müsait bir yapıda. Öncelikle taşkınların önlenmesi lazım. Suyu tutacaksınız ama kullanılabilir suyu tutacaksınız ve bu suyun gücünün kente  zarar vermesinin önüne geçmek gerekiyor. Su fayda sağladığı gibi ciddi yıkımlara da sebep oluyor. Bu anlamda sünger kentler aslında sadece suyu tutalım, değerlendirelim değil, suyun zararlı etkilerini de bertaraf edelim ve bunu lehimize döndürelim anlayışında. 

Bence İzmir'in, yine şahsi görüşümdür, birinci sorunu taşkınlar. Taşkın probleminin çözülmesi gerekir. Bununla ilgili öneriler de yapılan çalışmalar da var. Duyuyoruz, büyükşehirin yaptığı birtakım faaliyetler de var. Bu anlamda yapılan şeyler, çok akılda kalıcı örnekleri vermek gerekirse, su kıyılarının, su yataklarının iyileştirilmesi, su yataklarının genişletilmesi, taşkın riski olan alanlarda su havzalarının yaratılması, bataklıkların rehabilite edilmesi…

"TAŞKIN RİSKİNİN EN YÜKSEK OLDUĞU BÖLGE KARŞIYAKA"

Bataklık alanlar suların tutulduğu çok önemli alanlar. Taşkın riskinin en büyük tamponu bataklıklardır. Taşkın riskindeki en büyük doğal bariyerdir bataklıklar. Bunların, elimizde kalan bataklık alanların aciliyetle rehabilite edilmesi gerekiyor.

İzmir'de taşkın riskinin en yüksek olduğu bölge Karşıyaka tarafı. O bölge çok riskli bir durumda. Orada yapılan birtakım çalışmalar var. Suyu birtakım gri altyapılarla tutabilirsiniz ama gri altyapılar, kıyı tahkimat projeleri, duvarların yükseltilmesi bunlar ilk etapta geçici çözümler. Kıyının hemen yakınındaki alanlarda birinci derece projeler üretilmesi gerekiyor. Bu suyu tutacak, absorbe edecek ve yavaşlatacak…İkinci aşamada da aslında yüzey akışlarının yine baskınlar seller, kontrolsüz su akışlarının engellenmesi için de dere yataklarının rehabilite edilmesi gerekiyor. Bunların tekrar eski doğal yataklarına  döndürülmesi gerekiyor.

 
D.G: İzmir Körfezi koku sorunu ve Çiğli atık su arıtma tesisi ile ilgili değerlendirmeleriniz neler, paylaşabilir misiniz?

E.G.S: Bu konuyla ilgili aslında çevre mühendisleri odası bir koku raporu yayımladı. İzmir büyükşehir belediyesiyle de bu konuda işbirliği içinde olacakları çalışmalar olacak diye biliyorum. Gri su, temiz su, pis su kavramının aslında kontrol edilmemesiyle ilgili bir sorun bu. Mevcut altyapı sorunlarından kaynaklı. Altyapı sorununda kirli suyun kontrol altında tutulması ve kapasitesini aşmaması için, deşarj ettiğiniz alanlarda belli bir kapasitede kalması gerekiyor bunun. Siz bu kapasite aşımını kullandığınız zaman buradan çıkan gazların kente yayılmasıyla ilgili. Kabaca aslında konu bu. Altyapının maksimum kullanılması, kapasite üzerinde kullanılması sonucu açığa çıkan gazların kente yayılır vaziyete gelmiş olması. Tabii şöyle bir şey var. Aslında bu kapasitenin azaltılmasında neden bu kapasite arttı, atığın çok fazla olması da bir sebep ancak temiz suyun da altyapıya karışmasıyla birlikte kapasite aşılmış oluyor.

"TEMİZ SUYUN PİS SUYA KARIŞMASI ENGELLENMELİ"

Bizim amacımız burada atık suyla ilgili, temiz suyun buna karışmasına engel olmak. Temiz suyu tutmak. Bunu kullanılabilir vaziyete getirmek. Çünkü siz temiz suyu pis su ile karıştırdığınızda aslında gerçekten kayıp yaşamış oluyorsunuz. Yağmurlarla gelen suyun… Yağmur hasadı, işte sünger kentin amacı budur. Yağmur hasatlarının, su hasatlarının sağlanması, temiz suyun pis suya karışmadan tekrar sisteme dahil edilmesi. Belki de bunu yaptığınızda altyapının doluluk oranları da bir miktar azalacak.

"KİRLETİLEREK YİTİRİLEN SU DAHA FAZLA"

Suyun kullanımında, bir tüketilmesi bir de kirlenmesi durumu var. Çok düşük oranda bir kirleticinin kaynaklara ulaşması, yer altı kaynaklarına ulaşması, nehirlere karışmasıyla siz çok büyük oranda içilebilir, kullanılabilir ya da temizlenerek kullanılabilecek bir suyu heba ediyorsunuz. Bir tüketilerek yitirilen su var bir de kirletilerek hiç kullanılmadan kaybolan su var. Bence kirletilerek yitirilen su daha fazla. İnsanlığın kullanımının, nihai tüketici diyoruz ona, bir tasarrufa gitmesi gerekiyor, bilinçlenmesinin de mutlaka bir etkisi olacaktır ama sanayinin kirletici rolü, tarımın kirletici rolü özdeki yani asıl kaynağı kirletiyor. Buradaki müdahaleler aslında daha ciddi bir kazanıma sebep olacaktır. 

D.G: Su kullanımında bireysel olarak bilinçlenmek de önemli değil mi, siz ne düşünüyorsunuz?

E.G.S: Kişisel bilinçlenme de önemi ama kamu bilinçlendiği zaman bu kirleticilere karşı durarak ve bunları uyararak bunların karşısında yaptırımlar uygulanabilir. Aslında yenilikçi sulama sistemleri uygulamaya geçti. Özel sektörde de kamuda da yenilikçi yöntemler var. Tarımda da aynı sistemler kullanılıyor. Sadece parklar, yeşil alanlar için değil bütün zirai üretim için de aynı şey geçerli. Damlama sulama ile minimum su kullanarak maksimum fayda elde etmekle ilgili çok yaygın kullanılan bir sürü yöntem var. Bunun daha da yaygınlaşması gerekiyor. Ancak önemli olan suyu kaynağında koruyarak işe başlamak. Suyu kaynağında koruyacaksınız daha sonra da kullanımında ekonomik yöntemlerle korumaya geçeceksiniz. Kaynağında korumak suyu tekrar kazanmak, kirletmemek bunun için projeler geliştirmek özetle aslında konu bu.

D.G: Yağmur suyu hasat sistemini uygulamaya geçmiş örnek belediyeler var. Bu sistem su yönetimi adına nasıl değerlendirilebilir?

E.G.S: Yağmur suyu hasadı, suyu depolamakla ilgili. Yağmur suyu hasadı demek suyun depolanması demek. Suyun toplanması ve depolanması… Akıştaki suyu tut, yeraltına gönder, suyu yerin altına gönderecek sistemi kur ya da depola arıt ve kullan. Bunun farklı yöntemleri var.

D.G: İzmir'de de yağmur hasadı uygulamasına  geçilmeli mi? 

E.G.S: Türkiye'de zaten geniş ölçekte bu sisteme geçilmeli ama İzmir'de zaten, su fakiri bölge olarak buna geçilmesi lazım. Bir de küresel iklim krizinden, Akdeniz kuşağı olarak en öncelikli zarar görecek kuşağız. Birinci derecede, iklim krizinin etkilerini çok şiddetli bir şekilde yaşayacak bir zorundayız biz. Daha global bakarsak bulunduğumuz zon itibarıyla öncelikli noktadayız. Ayrıca İzmir özelinde  de su kaynaklarının sıkıntılı olması, küresel iklim krizinden zarar görecek ilk kuşakta olması aciliyetin önceliğini gösteriyor. 

"ÇOCUKLARIMIZ VE TORUNLARIMIZ KISMI ARTIK GEÇTİ"

Bizde durum alarm çalıyor. Daha kuzeye gittiğinizde, kuzey bölgelerde ikinci derece zarar görecek zonlar var. Konuya geniş baktığınızda krizin büyüklüğü ve nasıl geldiği ortada. Önümüzdeki dönemlerde biz Akdeniz kuşağı olarak, iklim krizi etkisiyle çok şiddetli yağışlar, ani yağışlar olacak.

Dere yatakları… Öyle bir durum var ki senaryoda işte yüzyıllar boyunca oluşan dere yatakları, şu anda yapılaşmayla, kent merkezlerinde ya da kente yakın noktalarda dere yatakları, yapılaşma ile küçülüyor. Bırakın bunların yapılaşma ile küçültülmesini doğal haline bıraksanız bile bir kriz var. Özellikle dere kenarlarında, bataklık alanlarda su tutan noktaların oluşturulması konuşuluyor. Çocuklarımız ve torunlarımız kısmı artık geçti. 5-6 yıl içinde karşımıza çıkacak bir süreçten bahsediyoruz. Bunlarla ilgili acil eylem planlarının yapılması gerekiyor. Hayata geçirilmesi gerekiyor. Eylem planlarının bitmiş olması ve şu anda uygulamaya geçilmiş olması gerekiyor.

D.G: 5 yıl gibi çok kısa bir süreden bahsediyorsunuz. Bölgesel çalışmalarla önlem alınması yeterli değil o halde. İzmir'de ne yapılmalı?

E.G.S: 5 yıl ile 10 yıl arasında artan bir ivme söz konusu. Kaynaklara göre değişen bir rakam bu. Ama çok uzun bir süreçten de bahsetmiyoruz, bir 50 yıl demiyoruz mesela. Bunu vurgulamak gerekir. Taşkın kırıcı çitler yapılabilir, taşkın yönlendirmeler yapılabilir. Yeni havzaların genişletilmesi, su tutma havzalarının genişletilmesi sağlanabilir. Bir kere İzmir'deki su akış yollarının, doğal akış yollarının ve yer altı sularının izlerinin çıkartılıp bu izler çevresinde ve bu izleri besleyen yolların, su izlerinin tespit edilip bunların kapasitelerinin bir an evvel iyileştirilmesi, rehabilite edilmesi gerekiyor.

"TAŞKINLAR BİR FELAKET OLMAKTAN ÇIKIP FIRSATA DÖNÜŞEBİLİR"

İzmir'i besleyen bir sürü su yolları var. Denize ulaşan temel su kaynakları, su yolları var. Bu kaynakların belirlenip rehabilitasyonu yapılmalı. Taşkın önlemede siz bunları rehabilite ederken de doğacak taşkınlarla taşkını avantaja çevireceğiz. Bunları desteklersek taşkın bir anda sizin su kaynağınız haline dönüşecek, taşkın bir felaket olmaktan çıkıp aslında sizin için bir fırsata dönüşmüş olacak.

"TEK YOL DOĞA TABANLI ÇÖZÜMLER"  

Karbon ayak izi düşük uygulamaların yapılması temel amaç. İklim krizinin sebep olduğu şeylerin önüne geçmek için karbon ayak izi yüksek önlemler alırsak hiçbir anlamı yok. Döngünün içinde krizi besleyen bir şeye dönüşmüş olur. Bu nedenle doğa tabanlı çözümleri ısrarla her mecrada söylememizin sebebi doğa tabanlı yarattığımız çözümler iklim krizinin olumsuz etkilerini de bertaraf eden özelliklere sahip olacak. Kazan kazan yöntemi gibi bir şey olacak. Siz doğa döngüyle suyu kazanacaksınız, iklim krizinin etkilerini azaltacaksınız ve maksimum fayda sağlamış olacaksınız. Ancak tamamen doğa tabanlı çözümler, ekolojik çözümler, bunların tamamı risk almadan yüzde yüz faydayla dönebilecek tek yol doğa tabanlı çözümler.

D.G: Yerel yönetimler ve iktidar işbirliği içinde mi olmalı? Vaktimiz az ve bu siyaset üstü bir konu, ne düşünüyorsunuz?

E.G.S: Noktasal ölçekte de yapabileceğiniz çözümler var, bölgesel ölçekte de yapabileceğiniz çözümler var. Daha üst ölçekte yapacağınız çözümlerde de yerel yöneticilerin devletle işbirliği gerekiyor. Yerel yöneticilerin yapabileceği şeyler bir yere kadar. Evet, kendi sorumluluk alanları içerisinde çözüm üretebilir ancak bu çözüm daha büyük bir süreci beslemediği sürece daha büyük bir fayda elde edilemez.  Doğanın siyaseti olmaz, doğa beklemez. Sizin yaptığınız siyaset umrunda bile olmaz. Siz onunla barışmazsanız, onun işleyişiyle barışmazsanız, sizi ezer geçer ve yok eder. Ama siz onunla barıştığınız zaman sizi yaşatır. Onunla barışma dışında bir çözüm yok, doğayla barışılacak. Doğayla uyumlu bir yaşam döngüsü içine geçilecek. 

"HERKESİN BİR AN EVVEL İŞBİRLİĞİ İÇİNE GİRMESİ GEREKİYOR"

Bu siyaset üstü bir konu aslında. Kurum üstü, siyaset üstü bir anlayış. Hayatta kalabilmek ya da insan neslinin hayatının devamını sağlayabilmek için doğayla barışık bir yaşam döngüsü içinde kalınmalı. Çıktığınızda elenirsiniz ve sistem aynı şekilde devam eder. Herkesin bir an evvel omuz omuza verip işbirliği içine girmesi gerekiyor. Sonuçta iktidarda zarar görebilir muhalefet de… Zarar gören insan olacak. Umarım bu anlayış buradan bakacak noktaya geliyordur.

D.G: Mevcut peyzaj tasarımları ve şehir içi sulama yöntemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Şehirdeki peyzaj uygulamaları ve bitki tercihleri karşı karşıya kaldığımız iklim krizi için uygun tercihleri mi barındırıyor?

 E.G.S:  Peyzaj mimarının görevi doğayı kentin içine tekrar geri çağırabilmesidir. Bizim birinci misyonumuz, doğayı kentle barıştırmak, kentin içine doğal envanteri ya da doğal dokunuşu, doğal işleyişi çekebilmek. Yani barıştırmak, bizim asıl görevimiz budur. Bunun yapılabilmesi için işbirliklerinin, yerel yönetimlerle peyzaj mimarlarının işbirliğinin daha yoğun olması gerekiyor. Bu anlayışla kamusal alanların çalışılması gerekiyor. Peyzaj mimarlarının çalışma alanlarının bu anlayışla yürümesi gerekiyor. Bununla ilgili İzmir'de değişen bir anlayış var ama süreç bizce yavaş ilerliyor, daha hızlı ilerlemesi gerekiyor. Peyzaj mimarlarının gerçekten işini yapabilmesi için doğru anlamda alanlar açılıyor ama yavaş ilerliyoruz. Şunu söylemeden geçemeyeceğim bir raporda okumuştum aslında bu multidisipliner işlerle ilgili, plancılar, mimarlar kenti planlarken aslında ana doğal akslar, doğal akışı göz önüne alarak planlasaydı, bugün bu sorunları yaşamıyor olacaktık. 

ELVİN GÜLER SÖNMEZ: KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN OLDUĞU NOKTALARDA HATALARI TELAFİ ETME FIRSATIMIZ VAR 

Kentsel dönüşümün olduğu noktalarda böyle bir fırsatımız var. Dönüşüm noktalarında biz bunu tekrar yapabiliriz, evet zamanında başka bir anlayışla hatalar yapılmış ama dönüşüm noktaları fırsat alanları. Ancak dönüşümün gerçekleştirilemeyeceği alanlarda var. Buralarda peyzaj mimarları noktasal da olsa çözümler üretebilir. Çok büyük etki yaratmaz ama sonuç olarak bir koridor halinde siz bu noktasal etkileri birleştirdiğinizde etkisinin büyüdüğünü göreceksiniz. Yoğun kentsel alanlarda yeşil alanların sıfır olduğu alanlarda bile üretilecek çözümler var. Bu akışın sağlanması için, ekolojik akışın sağlanması için, çözümler üretilebilir bununla ilgili önümüzün daha da açılması gerekiyor.

D.G: Son olarak bir çağrınız var mı? 

E.G.S: Değişen iklim krizi, değişen iklim, sistemin yaşam tarzının değişmesini zorunlu hale getiriyor. Bu artık romantik bir söylem değil, konu aciliyetli. Mesleki işbirlikleri ile doğayla barışan bir kentleşmeye geçmek zorundayız. Bunun bedeli ağır olacak, eğer başaramazsak çok ciddi bedeller ödeyeceğiz.

 

Demokrat Gündem

Exit mobile version