“Benim kavgamda benim yanımda taraf tut, yoksa hainsin.”
Bu cümle bir öfke patlaması değil; bir sadakat rejimidir. Hakikati askıya alır, mevziyi kutsar. Artık soru “Kim haklı?” değil, “Kim bizimle?”dir. Böylece fikir, düşünce olmaktan çıkar; mühimmata dönüşür. İtiraz eden düşman, mesafe koyan hain, susan ise şüpheli ilan edilir.
Carl Schmitt, siyasetin özünü dost–düşman ayrımı olarak tanımlamıştı. Analiz olarak keskindir; ancak hayatın normu hâline geldiğinde adalet yara alır. Çünkü ölçü ilke değil, aidiyet olur. Haklılık, saf tutma hızına indirgenir.
Oysa başka bir ölçü mümkündür. Nef’î, sert mizacıyla bilinse de şu beyitte şaşırtıcı bir berraklık sunar:
Ehl-i dildir diyemem sînesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil.
Burada ölçü söz ustalığı değil, kalp saflığıdır. Sînesi sâf olmayan, ne kadar parlak konuşursa konuşsun “ehl-i dil” değildir. Çünkü hakikat, kirli aynada eğri görünür. İç dünya bulanıksa, en haklı dava bile eğrilir.
Bugünün kamusal dili tam da bu çarpılmayı üretir. Haklı davalar, etraflarında bir güç alanı oluşturur. Bu güç adalet talebini büyütebilir; ancak aynı zamanda konum devşirme imkânı da sunar. Pierre Bourdieu’nün “sembolik sermaye” dediği şey tam burada devreye girer: Ahlaki üstünlük iddiası, görünmez bir mevziye dönüşür. Fikir, hakikati aramak için değil, yer kapmak için kullanılmaya başlanır.
İşte o anda eleştiri ihanet sayılır. “Şimdi birlik zamanı” denir. Oysa tam da o an aynaya bakma zamanıdır. Çünkü saflaşma, çoğu zaman saflığı yok eder. Kalabalık büyürken kalp daralır.
Nef’î’nin ikinci mısrası bu yüzden sarsıcıdır: “Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil.” Hakikate sadakat gösterenlerin, saf siyasetinin gürültüsünde birbirini kaybetmesi adil değildir. İlkeye bağlı olanların susması, gürültüye teslim olmaktır.
Demek ki mesele taraf olmak değil; sîne temizliğidir. Saflara değil, saflığa sadakat göstermektir. Kişiye değil, hakikate bağlı kalmaktır. Bazen kalabalığın ortasında yalnız durmayı göze almaktır.
Çünkü sînesi sâf olmayanın kavgası gürültü üretir.
Sînesi sâf olanın sözü ise yankıya ihtiyaç duymaz.
İşte bu yüzden, sînesi sâf olanın kavgası bazen bir baldıran kadehine sığar. Sokrates, Atina’nın o günkü “ya bizdensin ya hain” gürültüsüne boyun eğmeyip o kadehi içtiğinde, aslında bir mevziyi değil, bir ilkeyi tahkim ediyordu. O kadeh baldıranla değil, hakikate olan sarsılmaz sadakatle doluydu. Kalabalıklar saflaşmanın konforunda bağırırken, o saflığın yalnızlığında ölmeyi seçti. Çünkü biliyordu ki celladın eli kirlenir, kalabalığın sesi kesilir; fakat hakikati yudumlayanın sînesi leke tutmaz.
Tam bu noktada Montaigne’i hatırlamak gerekir. “Yamyamlar Üzerine” başlıklı denemesinde (Les Cannibales), Avrupa’nın “vahşi” dediği halklarla kendi uygarlığını karşılaştırırken alışılmış ahlak hiyerarşisini tersyüz eder. Kabileler arası savaşlarda teslim olanların köleleştirildiğini; fakat esir düşse bile galibin üstünlüğünü kabul etmeyenlerin öldürüldüğünü, hatta ritüel biçimde yenildiğini anlatır.
Burada mesele yamyamlık değil; onur ve iradedir. Esir düşmek ile teslim olmak aynı şey değildir. Esaret bedenin durumudur; teslimiyet ruhun. Galip için asıl tehdit, zincire vurulmuş beden değil, eğilmemiş iradedir.
Teslim olmayan esirin öldürülmesi bir güç gösterisinden çok, bir onur ritüelidir. Çünkü o esir, galibin iktidarını meşrulaştırmamıştır. Onu ortadan kaldırmak mümkündür; fakat ona biat ettirmek mümkün değildir.
Bu düşünce bugüne de ışık tutar. Modern dünyada kölelik biçim değiştirir; fakat teslimiyet aynı kalır. Bedenler özgür olabilir ama zihinler biat etmiş olabilir. Ya da insan yenilmiş olabilir; fakat boyun eğmemiştir.
Gerçek barbarlık nedir? Başkasının etini yemek mi, yoksa başkasının iradesini yemek mi?
Belki de asıl vahşet, insanı yaşatıp ruhunu teslim almaktır.
Ve belki de bütün mesele şairin dediği gibi;
Esir düşmek değil, teslim olmamaktır.