“Bâkî kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş.” — Bâkî
“Şahsiyetli ölüm. Kendisine yakıştığı gibi öldü. Kimseye çektirmedi.”
Ölümlerden sonra sık duyulan bu cümleler, iyi niyetli bir teselli gibi dursa da, çoğu zaman fark ettirmeden bir ölçü dayatır.
Bu cümleler çoğu zaman geride kalanların acıyı hafifletme çabası olarak duyulur. Ancak teselli dili her zaman duyulduğu gibi masum değildir. Bazı ifadeler, fark edilmeden toplumda görünmez kurallar, yani “makbul” sayılan kalıplar üretir. Ölümün biçimini övgünün konusu hâline getirirken örtük bir şekilde “ideal ölüm şudur” der: Sessiz olan makbuldür, hızlı olan makbuldür, kimseyi yormayan makbuldür.
Fakat burada temel bir çelişki vardır. Bir insanın nasıl öldüğü, gerçekten nasıl yaşadığına dair bir kanıt olabilir mi? Ölüm, planlanmış hayatlarımızın ortasında tüm randevuları iptal eden, iradeyi geçersiz kılan o tek hesaplanamaz durak değil midir?
“Kendisine yakıştığı gibi öldü” ifadesi, ölüm ile şahsiyet arasında zoraki bir uyum bulunduğunu varsayar. Adeta bir film sahnesinin kusursuz finali gibi… Sanki hayat başkaları için kurgulanan bir seyirlikmiş ve insan karakterini son sahnede bir başarı hikâyesiyle taçlandırmak zorundaymış gibi.
Oysa ölüm çoğu zaman bir tercih değildir. Kimi insan ani bir kalp kriziyle hayata veda eder, kimisi uzun süren bir hastalıkla. Bu farklılık içinde “yakışan” ya da “yakışmayan” ölüm kategorileri üretmek, gerçekliği yapay bir dekora zorlamaktır.
“Kimseye çektirmedi” cümlesi ise daha ciddi bir problem taşır. İncelikli bir övgü gibi görünse de arka planda sert bir değer yargısı vardır. Uzun süren hastalıkları, bakım ihtiyacını, yavaş çözülmeleri dolaylı biçimde sorunlu bir alana iter. İnsan ölürken bile başkalarına zahmet vermeme sorumluluğu taşımalıymış gibi bir duygu üretir.
Bu bakış açısı, bakıma muhtaç olmayı bir “itibar kaybı”, başkasının omzuna yük olmayı bir “başarısızlık” gibi gören mekanik bir anlatıdır. Oysa bir insanın elden ayaktan düşmesi onun şahsiyetinden bir parça koparmaz. Sadece insan olmanın en savunmasız, en çıplak hâliyle bizi yüzleştirir.
Bu standartların ne kadar sarsak olduğunu görmek için bir an durup düşünmek yeterlidir. Uzun süre komada kalmış, tıbbi desteğin sınırlarında gezmiş ve mucizevi şekilde geri dönmüş bir insanı düşünün. Senelerce yoğun bakımda kalıp ardından yeniden yürümüş biri… Bu kişi “kendisine yakıştığı gibi ölmedi” mi? Ölümü “başaramadığı” için mi geri döndü?
Bu ölçü, ölümü bile bir performans karnesine çevirir. Çünkü bu cümleler yalnızca ölene dair değildir; yas tutana da dairdir. “Kendisine yakıştığı gibi öldü” diyen kişi gerçekten neyi anlatır? Ölenin şahsiyetini mi, yoksa kendi kederini düzenleme ihtiyacını mı?
Ölünün arkasından söylenen sözler ve yapılan kadim ritüeller bütünüyle geride kalanlar içindir. Dil, gidenin sessizliğini kendi gürültüsüyle doldurur. Ölüm, yaşayan için katlanılması güç bir düzen bozulmasıdır; tören ve dil ise bu kaosu ehlileştiren bir yamadır.
“Yakışan ölüm” ifadesi çoğu zaman acıyı düzenleme ihtiyacını taşır. Modern insan için kontrol edilemeyen her şey tehdittir. Ölümün dağınık ve biçimsiz doğası, “yakıştı” gibi kalıplarla ütülenmek istenir. Böylece yas, dağınık bir hüzün olmaktan çıkıp mekanik bir onay sürecine dönüşür.
“Kimseye çektirmedi” sözü, geride kalan için gizli bir rahatlama cümlesidir. Uzun hastalıkların, yoğun bakım süreçlerinin yarattığı tükenmişlik; ölümün ardından suçlulukla karışık bir hafifleme doğurabilir. Dil bu karmaşayı doğrudan ifade etmek yerine erdemli bir övgüye çevirir. “Çok yorulduk” diyemeyen zihin, “O kimseyi yormadı” diyerek vicdanını rasyonalize eder.
Oysa yasın doğası daha karmaşıktır. Roland Barthes, annesinin ölümünden sonra tuttuğu Yas Günlüğü notlarında yasın bir “program” olmadığını yazar. Ona göre yas, her an yeniden tetiklenen bir altüst oluş hâlidir. Özlem ile rahatlama, suçluluk ile kabulleniş aynı anda var olabilir.
Ölümü belirli standartlara bağladığımızda, bu doğal karmaşa bastırılır. Yas artık kaybın ağırlığını taşımaktan çıkıp, bir onay prosedürüne dönüşür.
Ömrünü kötülükle geçirmiş biri “tık diye” öldüğünde, sırf hızlı ve zahmetsiz gittiği için “şahsiyetli bir final” mi yapmış olur?
Bir başka çelişki daha belirir: Kendi sonuna kendi eliyle karar verenleri nereye koyacağız? Modern toplum, ölümün sessiz ve zahmetsiz gerçekleşmesini arzular. Ama kişi bu sessizliği kendi eliyle seçtiğinde, birini “korkaklıkla” damgalar, diğerine “hak” penceresinden bakar. Eğer ölüm bir estetik finalse, neden aynı kontrol arzusunun iki yüzü farklı ahlaki terazilerle tartılır?
Burada karşımıza çıkan şey, modern bir “hızlı ve temiz ölüm” saplantısıdır. Ölümün kendisinden ziyade onun hızına, lojistiğine ve geride bıraktığı zahmetin hafifliğine tapınmaktır.
“Tık diye öldü” ifadesi, ölümü mekanik bir kapanış gibi tarif eder. Modern çağın hız ve verimlilik takıntısı, insanın da sistemi yormadan devreden çıkmasını bekler. “İyi ölüm” beklentisi sessizce bir konfor fetişizmine evrilmiştir.
Oysa hayat baştan sona karşılıklı bağımlılık ilişkilerinden oluşur. Doğarken birinin kucağına muhtaç olduğumuz gibi, giderken de birinin eline muhtaç olmak şahsiyet kaybı değildir.
Bu sorular rahatsız edici olabilir. Ancak asıl rahatsızlık sorularda değil, konulan ölçünün kendisindedir. Çünkü burada hayat değil, ölümün şekli ölçüt hâline getirilmektedir.
Acısız ölüm insani bir temennidir. Fakat bunu bir değer ölçüsüne dönüştürdüğümüzde, acıyla geçen ölümleri değersizleştirmiş oluruz. Senelerce yoğun bakımda kalan ya da acılar içinde kıvranan birinin ölümü bu mantığa göre zımnen “yakışıksız” sayılır.
Sonuçta ölümün biçimini bir erdem ölçüsüne çevirdiğimizde, kaçınılmaz olarak “yakışmayan” ölümler icat ederiz. Yas tutanın teselli cümlesi, fark edilmeden toplumsal bir yargıya dönüşür.
Bu yüzden cümleyi tersine çevirmek gerekir:
“Kendisine yakıştığı gibi öldü” değil,
“Kendisine yakıştığı gibi yaşadı.”
Çünkü ölüm bir ölçü değil, bir sondur.
YAZARIN SON YAZISI: Şiirin kıyısında bir hekim: Dr. Mümtaz Pirinçciler