Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Ömer Faruk ELBEK
Ömer Faruk ELBEK

Şiirin kıyısında bir hekim: Dr. Mümtaz Pirinçciler

Şiir, bir ihtimal ki, eski bir yaradır.”  (Yahya Kemal)

Boğazın kıyısında yürürken rüzgâr çoğu zaman yanınızdan değil, karşınızdan gelir, yürüyüşünüzü hızlandırmak için değil, yavaşlatmak için esmektedir. Çanakkaleliler Çanakkale’ye kısaca “Kale” der.

Kale’de fırtına bir hava durumu değil, bir huy gibidir, ne kadar sıkı giyinseniz de bir yerden içeri sızar, insanın iliğine kadar yürür. Kimi sabah kordon boyunca sertleşir, mekânların pencerelerine ıslık çaldırır. Öyle bir huydur ki bu; kıyafetin düğmesini değil, insanın sabrını söker.

Camların ince titremesinde, kapıların kendiliğinden kapanıp açılmasında, bayrakların gerginliğinde o rüzgârın kararlı huyunu görürsünüz.Rüzgâr efelenmeye başladığında insan sesi azalır, denizin kokusu çoğalır. Banklar boş kalır; kordon taşlarının üstünde yalnızca kendi adımlarının sesini duyarsın.

Kale’de iskele tarafından kordon boyu denizi sağınıza alıp ilerlediğinizde, önce Şakir’in Yeri görünür. Sabahın o ıssız saatlerinde, masalar daha yerini bulmamışken orası yerini bilir; Boğaz’ı tam karşıdan alan çizgide durur. Biraz sonra sol köşede Donanma Çay Bahçesi belirir.

İkisinin arasında iki nefeslik bir boşluk vardır. Ama öyle bir boşluk ki; sanki kelimelerin sustuğu, hatıraların konuştuğu bir alan, bir meydan… Tam orada; rüzgârın nabzına göre kimi zaman ürkekçe titreyen, kimi zaman omuz yemişçesine kendine gelen bir tabela gözünüze ilişir.

Şiirin kıyısında bir hekim: Dr. Mümtaz Pirinçciler

Dr. Mümtaz Pirinçciler Meydanı.

İşte o meydan ve o tabeladaki Mümtaz Abi’ye ait şiir, yalnızca bir ismi değil, yarım kalmış bir vedayı da taşır. 

Şiirin kıyısında bir hekim: Dr. Mümtaz Pirinçciler

Kıyılara yatamam ki ben…

Düşünceler üstü, yüz üstü

Örülen ağlarda kaybolmak da var

Balıklara rezil olmak da…

İnsan bazen bir cümleyi bitiremez, bazen de bir vedayı. Yarım kalmış veda dediğim tam da bu işte. Mümtaz Abi’yle olan hikâyem de dünyadan göçünü duyduğum gün değil, bu rüzgârlı tabelanın altında şiirini okuduğum gün tamamlandı. Ama öyle yüzeyde kalacak bir hikâye gibi değil; insanın iç kıyılarına kazınan, zamanın elinden kurtulup kalabilen bir emanet gibi…

Bu dört dize, sanki bir kâğıda değil de Çanakkale’nin o ödünsüz rüzgârına yazılmış gibidir. Şiiri okuyup başınızı kaldırdığınızda; dizelerdeki o “kıyıya yatamama” hali, zihninizde bir imge olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünmüş bir adama dönüşür. Çünkü Mümtaz Abi’yi tanıyanlar bilir; o şiirdeki sertlik, aslında onun yaşama biçimidir. 

Sınırları keskin, çizgileri belirgindi. Her sözünü herkese vermezdi, hastaları dışında herkese aynı mesafede durmazdı. İnsan sevmemek değildi bu duruş.

Daha çok “yaklaşma” demeyen ama “hemen girme” diyen bir çizgiydi. Kimi zaman rijit ve sert görünürdü. Ama o sertliğin altında, insanın gözünü kaçırdığı yerlerde bile doğruyu kollayan bir taraf vardı.

Hayatında statüye yer yoktu. Onun dünyasında kartvizitlerin hükmü geçmez, unvanlar kapının dışında bir toz bulutu gibi dağılırdı. Çevresi sınırlıydı; çünkü o, vitrinlerin parıltısını değil, hayatın çeperinde kalanların yanında olmayı seçmişti. Samimi olduğu, beraber kadeh kaldırdığı dostları üç beş balıkçıydı.

“Öteki” olarak küçümsenen, görülmeyen insanlarla kurduğu bağ, hiyerarşiyi yıkan, insanı insanda eşitleyen “yatay” veya sınıfsız bir bağdı.

Kimsenin yüzüne bakmadığı, geçimini cenazelerde tabut başında bekleyip gömüye kadar eşlik ederek üç beş bahşişle sağlayan o kimsesiz adamı, elinden tutup belediyede çaycı olarak işe aldırması basit bir yardım değil, bir onur iadesiydi. Ölümün gölgesinde bekleyen birini, hayatın sıcak bir bardağına ortak etmişti.

Şiirindeki “düşünceler üstü, yüz üstü” ifadesi, tembellik, teslimiyet, boyun eğmek değildi. Düşüncenin üzerine yatmak, onu susturmak, ona örtü çekmek; insanın kendini kandırmasıydı çünkü. Mümtaz Abi kendisine yalan söylemezdi, kendini avutmazdı. Ne kolay yolu seçerdi, ne de içini rahatlatacak yalanlara sığınırdı.

”Örülen ağlarda kaybolmak da var” derken, hayatın fark ettirmeden etrafımıza ördüğü ipleri işaret ediyor Mümtaz Abi: alışkanlıkları, beklentileri, mecburiyetleri…

Hayatın ördüğü ağlar, düzenin ağı, ilişkilerin ağı, beklentilerin ağı, insanların birbirine giydirdiği rollerin ağı… Bir de insanın kendi kendine ördüğü ağlar vardır. Kendi alışkanlıkları, kabullenişleri, vazgeçişleri… Mümtaz Abi o ağlardan habersiz değildi. Kaybolma ihtimalini görürdü.

Ama kaybolmamak için eğilip bükülmezdi. Kimi insan “kaybolmamak” adına kendini küçültür. Mümtaz Abi öyle değildi. Kaybolmayı göze alırdı, kendini küçültmeyi değil.

Şiirin sonundaki “balıklara rezil olmak da” dizesi de çoğu kişi için yanlış anlaşılmalara neden olabilecek bir metafordur. Rezillik dediğiniz şey, kalabalıkların hükmüyle ölçülür sanılır. Oysa Mümtaz Abi’yi tanıyan herkes bilir; onun dünyasında asıl ölçüt başkalarının dili değil, vicdanın terazisiydi. Rezil olmak, kendine ters düşmektir. Kendi ölçüsünü çiğnemektir.

O dize, başkalarının gözünden utanmayı değil, insanın kendi iç terazisine yenilmesini anlatmaktadır.

Bir hekimin şiirle kurduğu ilişki, çoğu zaman hekimliğin başka bir yüzüdür. Çünkü hekimlik, yalnızca bedeni onarmak değildir. İnsanın en savunmasız hâline bakmaktır. Muayene odasında insanlar sadece ağrısını değil; yoksulluğunu, mahcubiyetini, korkusunu da taşır.

Bazısı konuşur, bazısı susar. Ama hekim, suskunluğun içinden de bir şey görmeyi öğrenir. Şiir, işte o görünmeyeni görünür kılma çabasının dilidir.

Bir başka yüz de şudur: Hekimlik, her gün, her saat, her dakika tekrarlanan bir vicdan sınavıdır. Her gün aynı soru gelir hekimin önüne. Elinin yetiştiği yerde ne yapacaksın. Gözünü kaçırıp işi prosedüre mi bırakacaksın, yoksa yükü biraz da kendine mi alacaksın?

Şiir, bu sorunun insanın içinde bıraktığı izi taşır. Tıbbi terimlerle değil, daha çıplak ve daha insani bir dille. Bir dize bazen bir rapordan daha açık konuşur. Rapor bulguyu yazar, şiir o bulgunun insanda bıraktığı izi.

Mümtaz abinin hastalarına cebinden ilaç parası verdiğini duyanlar bunu bir iyilik hali olarak görebilir. Oysa bu, geçici, anlık bir davranış değil;  hayatına sinmiş bir adalet terbiyesiydi. Kimse görmüyorken de doğruyu yapma ısrarıydı. Kimse alkışlamıyorken de insanın yanında durma hâliydi. 

O gün o saat ve o dakika meydanda o tabelanın altında okuduğum şey, bir şiiri anlamaktan çok onun hayatının diliyle yeniden karşılaşmaktı. Çünkü ben göç haberini aldığım gün çoktan toprağa verilmişti; vedalaşamadık. O satırlar bende bir metin gibi kalmadı.

Bir isimden fazlasıydı, bir şiirden fazlasıydı; gecikmiş bir vedanın yerini tutan bir karşılaşmaydı. İnsan bazen bir gün gecikir. Ama bazen gecikme günle ilgili değildir. Hayat, bir cümleyi tamamlamaya izin vermez. O gün orada, rüzgârın içinde, “tamamlanmak” dediğim şey gerçekleşti belki de. Yani içimde yarım kalan yer, bir metnin satırlarıyla değil, onun hakikatiyle yerini buldu.

Mümtaz Abi, fırtına gibiydi. Ama fırtına derken, ortalığı dağıtan bir hoyratlıktan bahsetmiyorum; daha çok havayı değiştiren, gevşekliği toplayan bir sertlik… Yalana, aldatmaya, riyaya yatkın olanı huzursuz eden bir netlik. Gösterişe yüz vermeyen bir yalınlık.

Onun sertliği çoğu zaman bir şeyi yıkmak için değil, bir şeyi yerinde tutmak içindi: İnsanlığın sınırını. Hakkın ölçüsünü. Dürüstlüğün çizgisini.

Gösterişsizdi. Neyse oydu. Temtek bir adamdı. Kimseye yük olmadı, kimseye borçlu gitmedi; ne maddi ne manevi… Sözü eğmedi. Derdi başkasının sırtına yüklemedi. Onu tanımayanlar, sadece belediye polikliniğinde gören gözler sert bir kamu hekimi sanabilirdi.

Oysa ben, o sertliğin altında sessiz ama diri bir koca yüreğin tanığıydım. Süslemeden konuşan, cilasız ve gösterişe kaçmadan seven bir içtenliğin… Kısa bir cümleyle bile karşısındakine “tamam” dedirten, insanı toparlayan bir içtenliğin.

Her hafta konuşurduk, telefonlaşırdık. Sadece aramak için aramazdı. O aramaların içinde kahkaha da vardı, küfür de, adı konmamış bir kardeşlik de. Espriyle karışık söverdi, ama o sözlerin içi şefkatle doluydu. Bazı insanlar sevgisini güzel cümlelerle değil, saklamadığı hakikatle gösterir. Mümtaz Abi biraz öyle severdi.

Sevgili abim, o bariton sesin hâlâ kulaklarımda. O sesi özlüyorum. Aramızda, kimseye açmadığın sınırları aşabilmiş ender insanlardan biri olmama rağmen, göç haberini aldığımda çoktan defnedilmiştin. Artık geriye, kıyıya vurmayan bir dalganın sesi kaldı. Ama bıraktığın ses öyle bir ses ki, hem gürültüsüz hem de unutulmaz.

İnancınla dinlen sevgili abim. Toprak incitmesin seni. Seni hiç unutmayacağım.

Not: Anısını yaşatmak için Çanakkale Kordon Boyu’nda “Dr. Mümtaz Pirinçciler Meydanı” adıyla bir meydan oluşturulmuş olup, mısralarının yer aldığı bir tabela bulunmaktadır. Şehrin hafızasına ve vicdanına kazınan Pirinçciler, her ölüm yıldönümünde Çanakkale halkı tarafından “Kale’nin Mümtaz Abi’si” olarak; doktor, şair ve her şeyden önce “insan” sıfatıyla, bıraktığı derin izlerle anılmaktadır.

YAZARIN SON YAZISI: Seçmenin İradesi Kimin Cebinde? Foucheizm ve İrade Gaspı

Şiirin kıyısında bir hekim: Dr. Mümtaz Pirinçciler
Ömer Faruk ELBEK

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

TÜMÜ