Bizler, evrimsel bir yanlış anlaşılmanın çocukları olabiliriz. Carl Sagan
Çin’in Tiengong Uzay İstasyonu’nda keşfedilen Niallia Tiangongensis adı verilen mikrop bir bilimsel veri olmanın çok ötesine geçti. Bu yeni varyant, insanı bir kez daha evrim, adaptasyon ve kırılganlık üzerine düşünmeye davet ediyor. Taykonotlar tarafından toplanan yüzey örneklerinden izole edilen bu mikrop, yeryüzündeki akrabalarından farklılaşarak uzay koşullarına özgü bir dayanıklılık geliştirmiş durumda. Oksidatif strese, radyasyon hasarına karşı daha dirençli, yeni bir mikro yaşam formu ve bu yaşam formu, basitlikten aldığı güçle, insanın karmaşık varoluşuna meydan okuyor.
İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için atmosferden basınca, yerçekiminden sıcaklığa kadar bir dizi koşulun kusursuzca bir araya gelmesi gerekirken, bir mikrop uzayda, o bütünüyle düşman ortamda, yaşamın ince bir kıvılcımını koruyabiliyor. Korumakla kalmıyor gelişiyor, evrim geçiriyor.
Uzayda mikroplar direnç kazanırken (kazanadursun), insanın çözülen kasları ve bozulan ruh hali, belki de varoluşsal bir zaafiyete işaret ediyor. Belki de insanı, dünyanın ve dahi kainatın merkezinde gören anlayışa, bu buluş tekrar darbe indiriyor ve insanlığa düşünsel bir sinyal gönderiyor.
Artık insan, teknolojik kompleksliğin doruklarında dolaşırken, kendi elleriyle inşa ettiği yapay ortamlar olmadan nefes alamaz hale geldi. Klimalı odalarda terliyor, filtrelenmiş sularla zehirleniyor, ilaçlarla iyileşmek yerine bağımlı hale ge(tiri)liyor. Mikroorganizma ise hiçbir şeye bağımlı değil. O yalnızca yaşıyor, yaşamını sürdürüyor. Basit ve fakat dayanıklı.
Bu noktada insan düşünmeden edemiyor, evrim hep daha karmaşığa mı götürmekte yoksa bir yerden sonra karmaşıklık, adaptasyonun düşmanı haline mi gelmekte? Uzaydaki bu minik mikrop, insanın kendi evrimini bir yanılgı olarak değerlendirmesine sebep olabilir mi? Kuvvetle muhtemel, insan uygarlık adına doğadan uzaklaştıkça, yaşamı sürdürebilme becerisini de adım adım yitiriyor ve bu durum, bugünün yaşam formu içinde ciddi bir sorun olarak belirginleşiyor.
Yine belki de uzayın derinliklerine göz dikmişken önce kendimize dönmemiz gerekiyor. Sonsuzlukta yeni yaşam formları ararken, kendi varoluşumuzun ne kadar sağlam temellere dayandığını sorgulamamız gerekiyor. Çünkü yaşam sadece bulunacak bir şey değil, korunacak, sürdürülecek de bir şey. Bazen en uzak gezegenlerde aradığımız hayatın ipuçları, en yakınımızdaki tam da burnumuzun dibindeki kırılganlıkta kök salıyor. İnsan, aklıyla evrenin sırlarını çözmeye çalışırken, kendi bedeninin ve ruhunun dayanıksızlığına her geçen gün biraz daha yenik düşüyor. Her teknolojik ilerleme, bizi biraz daha doğal olandan koparırken, bağımlılıklarımızı da artırıyor.
Görünüşe bakılırsa, insan yalnızca düşünen bir varlık değil, aynı zamanda en kırılganı, en çabuk bozulanı da. Bu yüzden sorulması gereken belki de şudur, en karmaşık olan gerçekten en güçlü olan mıdır? Yoksa asıl güç, sadeliğin içinde gizli olan, varlığını en az şeye bağlayarak sürdürebilende mi?
Tiengong’da keşfedilen o mikrop insanlığa bağırmadan şunu söylüyor, en az şeye bağımlı olan, en çok şeye dayanır. Belki de yaşam, gürültüsüz bir uyumun adı ve direnmenin sanatıdır.

YORUMLAR