Eğitim artık bir kamusal hak değil; sermaye için önceden finanse edilmiş bir üretim süreci. Üstelik bu üretimin maliyeti devlete ya da patrona değil, doğrudan ebeveyne yükleniyor.
Ana rahminden itibaren başlayan bir “istihdama hazırlık” süreci bu: kurslar, özel dersler, dil eğitimi, bilgisayar, tablet, yazılım, sertifika… Hepsi, bir gün “iyi bir firmada” işe girebilme ihtimali için.
Oysa geçmişte —kusursuz olmasa da yönü belliydi— eğitim, kamunun kendini yeniden üretme biçimiydi. Okul yalnızca meslek kazandırmaz; yurttaş yetiştirirdi. Bilgi, bireysel kurtuluşun değil, ortak geleceğin hammaddesiydi. “Vatan için çalışma”, “millet için geliştirme” gibi kavramlar romantik sloganlar değil, eğitimin pusulasıydı. Öğrenmek, yalnızca kendin için değil, herkes için anlamlıydı.
Bugün bu pusula kırılmış durumda. Kamunun tasfiyesiyle birlikte eğitim de yönünü yitirdi. Yurttaşın yerini “insan kaynağı”, okulun yerini “kariyer basamağı” aldı. Artık kimse “Bu bilgi toplumda neyi iyileştirir?” diye sormuyor. Sorulan tek şey şu: “Piyasada karşılığı var mı?”
Eğitim, bilgiyi çoğaltan bir alan olmaktan çıkıp işgücünü rafine eden bir mekanizmaya dönüştü. Çocuk, merak eden bir özne olmaktan çıkarak bir CV’ye indirgeniyor.
Hangi dili konuştuğu değil, hangi dile pazarlanabildiği önem taşıyor. Hangi yazılımı bildiği değil, hangi sisteme uyum sağladığı belirleyici oluyor. Eğitim artık düşünce üretmiyor; uyumluluk üretiyor.
Eskiden eğitim kamusal bir borçtu; toplum bireye borçluydu. Bugün ise birey eğitime borçlu. Bu borç ahlaki değil, finansaldır. Aile, çocuğunu geleceğe değil, piyasaya hazırlar. Ebeveynler çoğu zaman farkında olmadan sermayenin taşeronluğunu üstlenir; patronun karşılaması gereken yetiştirme maliyeti ev bütçesinden ödenir.
Asıl çelişki şurada düğümlenir: İnsan, kendi eğitimine yaptığı yatırımı geri alabilmek için ömrünü satmayı başarı sayar. On yıl öğrenir, kırk yıl çalışır. Öğrenme kamusal bir sorumlulukla başlar; bireysel bir borç ödeme disiplinine dönüşür. Diplomalar kapıları açmaz; yalnızca kapının önünde bekleme süresini uzatır.
“İyi bir işe girdim” cümlesi, modern çağın en masum teslimiyet ifadelerinden biridir. İyi olan iş değil, kapıdır. Kapı büyüktür, içerisi kalabalıktır. Kapının önünde diz çökmüş olmayı içeri girmek sanırız. Ücret, özgürlük gibi sunulur; oysa yalnızca daha uzun vadeli bir itaat sözleşmesidir.
Kamusal eğitim fikri çöktükçe, “vatan için çalışma” yerini “şirket için performans”a bıraktı. “Millet için geliştirme” söylemi “kişisel gelişim”e indirgenirken, toplumsal ilerleme bireysel terfiye devredildi. Herkes yukarı çıkmaya çalışır; ancak merdiven kamusal değil, özeldir ve çoğu insanın ayağına bile değmez.
En acısı da şudur: Bu düzen isyan değil, minnettarlık üretir. İnsan, kendisini sömüren kapıya öfkelenmez; kapıyı açtığı için teşekkür eder. Eğitime harcadığı zamanı ve parayı, bir gün emekli olunca telafi edeceğini sanır. Oysa emeklilik, yalnızca yorgunluğun serbest bırakılmasıdır.
Bugün eğitim insanı özgürleştirmiyor; onu daha pahalı bir köleye dönüştürüyor. Daha donanımlı, daha esnek, daha sessiz bir köle. Kamunun yokluğunda iyi yetişmiş olmak artık bir erdem değil; yalnızca daha verimli bir teslimiyet biçimidir.
YAZARIN SON YAZISI: Otanes Gerçekliği

YORUMLAR