“Dünyayı ateşe verenleri destekleyip sonra da yangının dumanından şikâyet edemezsiniz. Aynı anda hem yudumlayıp hem de üfleyemezsiniz. En çok hayat kurtaran ve en az maliyetli olan şey, ‘savaşa hayır’ demektir.” Pedro Sánchez
Pink Floyd’un 1979 tarihli Another Brick in the Wall parçası, okul, otorite ve itaat diye kutsanan düzenin iç yüzünü ele veren en sarsıcı kültürel çıkışlardan biridir. Şarkı ile ifşa edilen, modern yaşamın belki de en kadim terbiye düzeniydi. Çocuğun önce hizaya, sonra suskunluğa, en sonunda da itaate alıştırılması düzeniydi bu. Roger Waters’ın öfkesi ile çocuk korosunun kırılgan sesi karşılaştığında insanın içini sadece bir melodi değil, bastırılmış bir yaşam dolduruyordu.
Şarkı, okul tahtalarını, ahşap oturaklarda çürütülen dirsekleri aşan bir düzeni anlatma derdindeydi. Evde başlayan, okulda resmileşen, kurumlarda kabalaşan, devlet dairelerinde tiksindirici hale gelen bir itaat zincirini… Albüm 1979’da yayımlandı ve kısa sürede yalnız müzik tarihi içinde değil, baskı ve disiplin eleştirisinin de en güçlü kültürel simgelerinden biri haline geldi ve ağırlığını bugünlere değin sürdürdü.
Şarkının insana bu kadar sert çarpmasının nedeni de buydu zaten. Orada duyulan öfke yabancı bir sese ait değildi. Şarkının öfkesi, hepimizin bir yerlerden tanıdığı, çocukluğun kuytularından, sınıf köşelerinden, aile sofralarından, resmî daire koridorlarından aşina olduğu buyurgan dilin maskesini düşürüyordu. İnsan, o parçayı dinlerken sadece bir başkaldırı işitmiyordu. Kendi hayatına çok önceden sızmış bir disiplin dilinin teşhirine tanık oluyordu. Bu tanıklık, söz kesen bir ses tonunda, açıklamayı gereksiz gören bir buyurganlıkta ve itirazı ayıp sayan bir bakışta kendini ele veriyordu. İnsan böylece, kendisine yönelen sertliği çoğu zaman doğrudan zorbalık olarak değil, düzenin gereği olarak tanımaya alıştırılıyordu.
Bu yüzden Another Brick in the Wall yalnız okulun disiplinini hedef almıyordu. Ondan daha geniş, daha eski, daha sinsi bir terbiyeyi görünür kılıyordu. İnsanın daha çocukken kendi sesinden uzaklaştırılmasını ne zaman konuşacağını öğrenmesini ne zaman susacağını ve nihayet neden sustuğunu unutmasını… Şarkının asıl ürpertici tarafı da burada yatıyordu. Anlattığı şey bir kurgu değil, hanidir hayatın içine yerleşmiş bir düzendi.
Aynı yaranın sinemadaki en berrak örneklerinden biri de Ölü Ozanlar Derneği filmidir. 1989 tarihli film, 1959’daki muhafazakâr Welton Akademisi’nde geçer. John Keating adındaki edebiyat öğretmeni, çocuklara yalnız şiiri değil, kendi seslerini de geri vermeye çalışır. Welton ise onlara yalnız ders anlatmaz; nasıl oturacaklarını, neye heves edeceklerini, hangi arzunun makbul sayılacağını da öğretir. Bu yüzden filmde asıl gerilim notlar ile hayaller arasında değil, itaat ile şahsiyet arasındadır. Todd Anderson’ın ürkekliği, bastırılmış çocukluğun nasıl bir teneke sesine dönüştüğünü gösterir. Neil Perry’nin trajedisi ise buyurgan terbiyenin yalnız yasak koymadığını, insanı kendi arzusundan utanır hale de getirdiğini hatırlatır.
Pink Floyd’un okul duvarıyla anlattığını Ölü Ozanlar Derneği yatakhane sessizliğiyle anlatır. Orada da mesele yalnız eğitim değildir. Bir çocuğun, bir gencin kendi cümlesine inanma hakkının elinden alınmış olmasıdır. Buyurgan düzenin en büyük başarısı, insanı susturmak değil, konuşmaya hakkı olmadığına inandırmaktır. Bu yüzden Keating’in sınıfta açtığı gedik, basit bir öğretmen romantizmi değildir. O gedik, insanın kendi içinden yeniden geçebilmesi için açılmış küçük ama hayati bir yarıktır.
İnsana bekle denilen yer başlangıçta bir kamu kurumu değildir. Önce evdir. Önüne konanı yemeyen çocuğa şımarma denir. Soru sorana çok konuşma denir. Büyüklerin yanlışını görene sen karışma denir. Böylece çocuk sadece susturulmaz, kendi sezgisinden de utandırılır. Kendi aklını kullanması kabalık, kendi duygusunu sahiplenmesi hadsizlik, kendi itirazını dillendirmesi terbiye eksikliği gibi öğretilir. İşte faşizmin ilk tuğlası buralarda döşenmeye başlar.
Sonra okul gelir. Evde daha dağınık ve gündelik biçimlerde dolaşan susma terbiyesi, burada daha düzenli bir dile kavuşur. Çocuğa beklemesi, sırasını kollaması, sesini ölçmesi de öğretilir. Parmağını ne zaman kaldıracağı kadar ne zaman indirmesi gerektiği de sezdirilir, öğretilir. Bir süre sonra merak ile söz dinleme arasında görünmez bir gerilim oluşur. Soru her zaman yasaklanmaz belki ama nasıl ne zaman ve ne kadar sorulacağı baştan bir kadim kurallar bütününe bağlanır. İnsanın içindeki özgürlük duygusu yavaş yavaş kısıtlanmaktadır.
Toplum çocuklarını düşünmeye değil de uslu görünmeye ne kadar çok alıştırıyorsa, o çocuklar büyüdüklerinde haksızlığı fark etseler bile harekete geçmeleri o kadar zorlaşır. Kendi sesini erkenden kısmayı öğrenen çocuk, ileride başkasının sesinin kısılmasından daha az irkilir hale gelir.
1955’te Alabama’da bir otobüs koltuğunda “artık yeter” diyerek ayağa kalkmayı reddeden Rosa Parks, aslında o gün sadece ırkçılığa değil, çocukluğundan beri kendisine söylenen “yerini bil, sıranı bekle, itiraz etme” telkinine de başkaldırıyordu. Parks’ın o sessiz ama devrimci oturuşu (duruşu), evde susturulan çocuğun iradesini geri almasının belki de dünya tarihindeki en berrak örneklerinden birisiydi.
Dikkate caniptir, çocuklukta öğrenilen bu suskunluk, yetişkinlikte kurumlara mutlak uyum ve “yerini bilme” disiplini olarak geri döner. Evde azar olarak duyulan ses; okulda kurala, işyerinde usule, devlette ise vesayet diline dönüşerek kişiyi kendi hayatı hakkında söz söyleme hakkından büyük ölçüde mahrum bırakır. Böylece buyurganlık, bireysel bir karakter kusuru olmaktan çıkıp; kendinde düzen kurma yetkisi gören kolektif bir siyasal akla dönüşür.
Kıtalar arası yağma düzenine geçiş mekanizması burada başlar; birey adına karar vermeyi hak sayan akıl, bir süre sonra halklar adına konuşmayı ve onların kaynakları üzerinde hüküm kurmayı da kendinde hak görür. Bir noktadan sonra bu akıl yalnız kendi yurttaşına değil, başka halklara da aynı gözle bakmaya başlar. Kendi toplumuna “senin iyiliğin için” diye seslenen vesayet dili, dışarıda bu kez “siz henüz hazır değilsiniz” cümlesini duyurur. Sömürgeciliğin ahlaki bahaneleri bitmez. Önce küçültür, böler, parçalar, sonra yönetir. Önce geri kalmış, barbar, anti demokratik ilan eder, sonra el koyar. Önce medeniyet vaat eder, sonra tahakküm kurar.
Bir çocuğa “sen anlamazsın” diyen akıl ile bir topluma “siz hazır değilsiniz” diyen sömürge dili arasında, ürkütücü denecek kadar yakın bir benzerlik vardır. Birinde aile büyüğü konuşur, ötekinde imparatorluk. Birinde terbiye öne sürülür, ötekinde medeniyet. Ama ikisinde de karar verme hakkı karşı tarafın elinden alınır.
Avrupa’nın kendi içinde hukuk, temsil ve demokrasi dili kurarken dışarıda bambaşka ilişkiler! üretmiş olması da bu bakımdan rastlantı sayılmamalıdır. Kendi toplumlarına refah, düzen ve yurttaşlık vadeden yapı, başka coğrafyaların emeğine, toprağına ve kaynaklarına çoğu zaman başka bir gözle bakmıştır. İçeride seçimler, demokrasi konuşulurken dışarıda amansız işgaller yaşatılmıştır, medeniyetsiz ve geri olarak nitelenen insanlara tasallut edilmiş, ülkeleri talan edilmiştir. İçeride insan haklarından söz edilirken dışarıda şirketler, maden sahaları, ilmek ilmek örülmüş borçlandırma ilişkileri ve medeniyet söylemi devreye girmiştir. Böyle bakınca duvarın yalnız sınıfta değil, kıtalar arasında da örüldüğü daha net görünür.
Önsözünü Aleksis Çipras’ın yazdığı, Slavoj Žižek ile Srećko Horvat imzalı Avrupa Ne İstiyor kitabı, okuru bu çelişkinin günümüz Avrupa’sındaki tezahürü üzerine düşünmeye çağırır. (Ne var ki, özellikle Žižek’in bazı yorumlarında yer yer oryantalist etkilerin hissedildiğini de not etmek gerekir) Kitap; büyüyen eşitsizliklerin ve sağ milliyetçiliğin, o eski kolonyalist birikim üzerinde yükselen siyasal sıkışmanın bir sonucu olduğunu anlatmaktadır.
Bugün de o dil varlığını daha da şiddetlendirerek sürdürmektedir. Güvenlik, istikrar, tehdit ve müdahale gibi kelimeler hâlâ dünyanın birçok yerinde aynı eski cümlenin yeni biçimleri olarak dolaşıyor. İran’a yönelen saldırılar, vurulan sivil alanlar, sarsılan enerji hatları ve gündelik hayatın içine çöken korku da bu dilin güncel görünümlerinden biri olarak okunmalıdır.
İçeride demokrasi ve insan hakları konuşulurken dışarıda, başka ülkelerde sivillerin ölümüne, abluka mantığına ve büyük jeopolitik hesaplara başvurulabilmesi, yazının başından beri izini sürdüğümüz mevcut yapının yürürlükte olduğunu göstermektedir. Refahın temiz vitrininde Avrupa’nın ışıl ışıl kafelerinde, sosyal güvenlik ağlarında, özgür seçim sandıklarında görünen o düzenli ve insani yaşam ile vitrinin arkasındaki sömürü hattı başka halkların petrolü ve emeği üzerinde yükselen konfor aynı anda düşünülmedikçe bu ikiyüzlülük tam olarak kavranamaz.
Bahsedilen konfor, Avrupa’da yaşayan sıradan insan için sadece ekonomik bir veri değil, derin bir ontolojik uyuşma halidir. Batılı öznenin aynadaki yansımasını kusursuzlaştıran bir narsisistik kalkana dönüşen bu ruh hali; Batılı insanı, kendi refahını bir hak ediş, ötekinin sefaletini ise bir “beceriksizlik” ya da “kader” olarak kodlayan o kibirli ve ikiyüzlü yabancılaşmanın içine gömmektedir. Sömürgecilikten gelen kirli para adeta bir psikolojik aklama makinesinden geçerek cebe “hak edilmiş bir huzur” olarak girer. Böylece Avrupa, kendi aynasına baktığında bir sömürgeciyi değil, uygar bir toplumu görür; suçluluk duygusu yerini, kurbanına tepeden bakan soğuk bir vurdumduymazlığa bırakır.
Işıl ışıl kafelerde kahve yudumlayanlar, elindeki kahvenin hangi kanlı topraklardan geldiğini sormaz çünkü psikiyatrist ve düşünür Frantz Fanon’un iddiasına göre, sömürgecilik, yarattığı psikolojik yıkım aracılığıyla yalnızca coğrafyaları değil, insanın iç dünyasını da esir alan bir iktidar rejimidir. Fanon’un çözümlemeleri, “aşağılık kompleksi” ve “uygarlık maskesi” aracılığıyla, sömürülen halklara kendi kendini yönetemeyecekleri fikrini telkin edilirken, sömüren özneye de refahının hak edilmiş olduğu yönündeki illüzyonun nasıl üretildiğini göstermektedir. (Frantz Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler)
Ezcümle, sömürü düzeninin ülke istilalarına dönüşmesi, kaynaklara musallat olmanın yeni bahaneler üretmesi, bir halkın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koyarken buna güvenlik, ilerleme ya da medeniyet denmesi hep aynı mantığın daha büyük ölçekteki devamıdır. Bu yüzden bugün Avrupa’da yükselen otoriter sağa, yabancı düşmanlığına ya da faşizan reflekslere bakarken bunları sanki gökten zembille inmiş bir ‘nasıl yani’ ile okumak çok eksik kalır. İçerde çocukluktan başlayarak örülen itaat duvarlarıyla, dışarıda yıllarca kurulan hiyerarşi, dışlama ve insanı derece derece sınıflandırma alışkanlığı, kriz anlarında içeride artarak yeniden konuşulmaya başlar.
Dün sömürgede kullanılan dil, birgün metropolün kenar mahallesinde duyulur olur. Dün uzak topraklarda hak görülmeyen istisna, birgün göçmenin bedeninde, işsizin öfkesinde, farklı olana yönelen kinde yeniden biçim kazanır. Böyle bakınca duvarın yalnız okul sınıfında değil, kıtalar arasında da örüldüğünü; sonra dönüp bir kentin içine, bir sandık başına, bir polis kalkanına, bir çocuğun suskunluğuna yerleştiğini görmek mümkün hale gelir.
Duvar, sadece devletlerin sınırlarında ya da parlamentoların soğuk salonlarında yükselmiyor. O asıl gücünü, insanın kendi sesinden vazgeçmesi ile kazanıyor. Dışarıdaki yağmayı “güvenlik”, içerideki sömürüyü “refah” diye parlatan bu büyük ikiyüzlülük, aslında evde susturulan çocuğun, okulda hizaya giren gencin o tanıdık sessizliği üzerinde yükseliyor.
Ömer Faruk ELBEK
YORUMLAR