İnsan doğaya hükmettiğini sanır; oysa sadece yıkmayı öğrenmiştir. Friedrich Wilhelm Nietzsche
Modern insan, çerçevesini kendisinin çizdiği bir doğada hüküm sürüyor gibi görünürken, aslında yaşamın doğal akışını sabote ediyor. Ormanı yok edip (yakıp) villa konduruyor, nehri kurutup santral kuruyor, hayvanı yerinden ediyor, doğanın verdiği yanıtı ise ‘tehlike’ olarak kodluyor. Açlıktan kemikleri sayılan köpekler, şehir eteklerinde çöpleri eşeleyen yaban domuzları, artık sadece ekolojik bir tükenmişliğin değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküşün de göstergesi. İnsan kendisini doğanın efendisi zannederken bir cellada dönüşmüştür.
İnsana biyolojik sınıflamada Homo sapiens deniyor; yani ayırt eden / kavrayan insan. Elbette “bilen” ya da “bilge” diye de çevriliyor. Ama etimolojiye dönüp bakınca, Latince sapere fiilinin “tatmak, ayırt etmek, sezmek” gibi anlam katmanları taşıdığı görülüyor. Bu yüzden sapiens, yalnızca bilgi biriktiren değil, fark eden, kavrayan, ayrım yapan bir türü de ima ediyor. Ne var ki bu adlandırma, insanın hakikati anlamaktan çok ona egemen olmaya çalıştığı bir tarihle çelişiyor. İnsanın düşünen bir varlık olması ve fark etmesi çoğu kez kendi menfaatine yönelik bir kurnazlıkve aymazlık üretiyor. Kavrıyor ama çoğunlukla neyin kâr getireceğine bakarak kavramayı tercih ediyor. Sezgisi ise git gide aşınmış deforme olmuş durumda çünkü sezmek, ötekini hesaba katmayı, sınırını ve sınırları tanımayı gerektiriyor. Çünkü sınır tanımak büyümeyi yavaşlatır; yavaşlamak ise bu çağın içselleştirdiği en büyük korkudur.
Bu nedenle Homo Sapiens sadece bir tür adı değil, kendi varlığına bile yabancılaşmış bir aklın da simgesidir. Bu zihinsel algoritma dağları delip içinden yol geçirmektedir ama o dağın taşıdığı canlıların yaşamını görmezden gelmektedir. Nehri ve çayları borulara hapsetmekte, kuraklık karşısında ise mevsimler yön değiştirdi demektedir. Kıyıdan kumu çekmekte, kıyı erozyonunu ise doğal afet olarak imlemektedir. Dere yatağına apartman dikmekte sel bastığında doğa bize düşman oldu diye feveran etmektedir.
Oysa olan biten bir cezalandırma değil, sessiz bir hatırlatmadır belki de, çünkü doğa düşman değil, hafızadır ve hafıza, yatağını unutmayan bir dereyle, bir taşkınla geriye dönmektedir.
İnsan, yeryüzünü hiçbir canlıyla paylaşmayı kabul etmiyor. Onun varoluş biçimi ya ben ya hiç ilkesine dayanıyor. Oysa doğa, bu kadar kaba ve bencil bir doktrine karşı ne yaşayabilir ne de yaşatabilir. Doğa, birlikte varoluşun ve dengenin merkezidir, insan içinse geçerli olan kavram denge ve paylaşmak değil, istilâ etmektir.
Yerküre üzerinde insan eliyle taammüden ağaçlar, alışveriş merkezlerine feda edildi. Kıyılar, devasa oteller ve yapılarla duvarlandı. Deniz kumu inşaata dönüştü, kıyılar eriyor, deniz her yıl biraz daha karaya yürüyor.
Ezop’un masalında ağaçlar, baltanın sapı ağaçtan yapıldığı için kendilerinin güvende olduklarını zannederler ama balta onları bir bir devirmeye başlar. La Fontaine’in oduncusu da önce sadece kuru dal keseceğini söyler, sonra canlı dalları da keser, sonra ormanı talan eder. İnsan böyle bir varlıktır işte, doğadan küçük izinler alarak başladığı faydacılığın sonunda tüm sınırları ihlâl ederek yaşamını sürdürür.
İnsan, servet uğruna doğaya şekil verme arzusunun en kibirli biçimini Dubai’de inşa ettiği yapay adalarda göstermiştir. Oşinografik dengeyi bozacağını, suyun akıntısını sekteye uğratacağını düşünmediği o turistik “cennet”, şimdi çürümeye başlayan bir denizin ortasında oturmaktadır. Adalar hâlâ oradadır ama deniz artık o eski deniz değildir.
Bu kibri yalnızca uzak coğrafyaların gösterişli vitrinlerinde değil, kendi kıyılarımızda da görüyoruz. BirGün’ün 21 Ocak 2026 tarihli haberinde anlatıldığı üzere Rize’de deniz doldurularak yapımına girişilen 800 yataklı şehir hastanesi, uzman uyarıları göz ardı edilerek başlatıldı ve Kasım 2023’teki fırtınada zarar gören dolgunun onarımı için milyarlarca liralık yeni kaynaklar devreye sokuldu. Kamu aygıtı, doğanın dinamiğini hesap dışı bırakan bu ısrarın bedelini yıllara yayılan ek ödeneklerle öderken, ekonomik faturanın yanına bir de telafisi imkânsız bir doğa yıkımı ekliyor.
İnsanın bu akıl tutulması ve kendi suçunu doğaya yıkma refleksi 2025 yılında Erdek’te yaşanan o tuhaf olayla nihayet absürt bir noktaya varmıştır. Binlerce yıldır denizin ve suyun asıl sahibi olan bir kaz sürüsü, “denizi kirlettikleri” gerekçesiyle CİMER’e şikâyet edilmiş ve yetkililerce bir kümese hapsedilmiştir. Devasa sanayi tesislerini, plastik yığınlarını ve denizlere boşalttığı atıkları görmezden gelen “Sapiens”, suyun, kıyının kadim sakini olan kazları suçlu ilan etmiştir. Hapsedilen kazların bir bölümü stresten ölürken, insan kendi yarattığı kirliliğin faturasını yine doğaya kesmiştir. Kazlarla birlikte ölen aslında insanın ‘Sapiens’ olma iddiası da olmuştur.
Benzer üstenci bakış açısı ise toprağın kalbine, yani alüvyonal ovalara vurulmaktadır. Jeolojik devirler boyunca, milyonlarca yıl süren nehir akışlarının ve sabırlı birikimlerin eseri olan o eşsiz tarım toprakları, insan eliyle birer beton mezarlığına dönüştürülmektedir. Doğanın gıda ambarı olarak hazırladığı verimli alüvyonlar, jeolojik bir devrin içinde saniye bile sayılmayacak kısa bir sürede imar hırsına feda edilmekte, üzerine dikilen beton bloklarla toprağın nefesi kesilmektedir. Yarın o toprağın bereketi bittiğinde aç kalacak olan insan, bugün o bereketin üzerine apartman dikmekte hiç bir beis görmemektedir.
Bugün yollarda çöpleri eşeleyen bir domuz sürüsüne hemen yok edilmeleri, öldürülmeleri, zehirlenmeleri düşüncesiyle saldıran, doğayı adeta terörize etmiş bir insan türü var. O domuz sürüsünün ormanlarını kesen, yollarını bölen, sularını kurutan bir insan var. Onlar ise sadece yurtlarından kovulmuş canlılar ve şimdi insan türünün çöplerine sığındılar. Onlar istilacı değil mülteci ve insan türü mültecileri kovmanın yolunu tehdit kavramıyla meşrulaştırmakta.
Doğa, efendi istemez, birlikte yürümenin simgesidir adeta. Ama yönünü değiştirmeye kalkanı alt üst eder. Bugün sokakta açlıktan titreyen bir köpek insanın gittiği yolun yanlış olduğunu söylüyor, şehir çöplüğünde yiyecek arayan bir domuz, insanın gittiği yolun yol olmadığını söylüyor.
Bir gün insanlık sona ererse, doğa yas tutmayacak. Aksine yeryüzü derin bir nefes alacak, ormanlar yaralarını saracak, nehirler kendi şarkılarını yeniden söyleyecek. Hayvanlar, efendisiz bir dünyanın sessiz özgürlüğünde yeniden çoğalacak… Toprak, üzerine dökülen betonu kusup atacak ve çiçekler, insanın asla geçilemez dediği yolları sessizce çatlatıp göğe yükselecek. Medeniyet dediğimiz şey, doğanın devasa kitabında sadece kirli bir dipnot olarak kalacak.
Ömer Faruk ELBEK
YORUMLAR