DOLAR 32,2511 0.14%
EURO 35,0023 0.27%
ALTIN 2.417,880,36
BITCOIN 22184492,31%
İzmir
25°

AÇIK

Enver Yaser

Enver Yaser

29 Mart 2023 Çarşamba

DEPREMLER VE YAPAY ETKİLEŞİMLER

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Madencilik, Hidroelektirik Santralleri (HES), Barajlarda depolanan su kütlesinin zemine olan askısı vb. pek çok insan kaynaklı faaliyet deprem oluşumu için şüphe ile karşılanmalıdır.

İnsan kaynaklı depremlerin en önemli nedenlerinin başında madencilik faaliyetleri ve büyük ölçekte su depolanan barajlar geliyor. Bir diğer yaygın tetikleyici ise hidrolik kırma gibi petrol ve gaz çıkarma yöntemleri. Durham Üniversitesi’nden jeofizikçi Miles Wilson, hidrolik kırma yöntemi ile açılan sondaj deliklerinin son yıllarda arttığına ve bu deliklerin mevcut jeolojik kırılma hatlarını yeniden canlandırdığına dikkat çekiyor.

Çin’in Siçuan bölgesinde 2008 yılında meydana gelen 7,9 büyüklüğündeki depremin de (70 000 kişi ölmüştü), merkez üssünün birkaç kilometre yakınındaki Zipingpu Rezervuarı’nda depolanan ve ağırlığı 320 milyon tonu bulan sudan kaynaklanmış olabileceği iddiası ortaya atılmıştı. Wilson, “Geçmiş deneyimlere bakıldığında, insan kaynaklı etkenlerin yerkürenin dış tabakasındaki güçleri etkilediğini görüyoruz.

Yerkürenin bu değişimlere cevap vermesine şaşırmamalıyız” diyor.

Ancak araştırmacılar bu ve benzeri büyüklükteki depremlerde açığa çıkan stresin büyük kısmının doğal tektonik kökenli olduğunu, insan etkinliklerininse bardağı taşıran son damla olduğunu söylüyor. Tüm insan etkinliklerinin bir şekilde (örneğin bir bölgedeki kütle dağılımını değiştirerek) yerkabuğundaki kuvvetleri etkilediği, dolayısıyla bazı durumlarda yapay depremlerin meydana gelmesinin şaşırtıcı olmadığı belirtiliyor.

Yukarıda yazılan gerekçeler Türkiye’de on binlerce maden sahalarında her gün yapılan patlatmaları aklımıza getirmektedir. Metal madenciliği (özellikle altın madenciliği), taş ocakları, mermer sahaları vb. alanlarda DİNAMİT ve/veya NİTRO kullanılarak yapılan patlatmalar yer kabuğuna titreşim yaymaktadır. Sıradan bir altın madeninde yüzeyde ve/veya yeraltında günde 10-20 ton arasında patlayıcı kullanılmaktadır.

Ülkemizin tamamına yakın alanı FAY HATLARI içermektedir. Fay hatlarının üzerinde veya yakınlarında her gün yapılan patlatmalardan yayımlanan titreşimlerin frekansları yeraltında farklı etkileşimlerle ilerlemektedir. Bu titreşimlerin frekansı rezonansa yol açabilir mi?

Hareketli yük etkisindeki köprüler, doğal frekansları civarında bir titreşime maruz kaldıklarında rezonans adı verilen durumla karşı karşıya gelirler. Rezonans durumunda, köprünün doğal frekansı, dış yükün frekansı ile çakışır ve titreşimin genliği giderek artar. Rezonans sonucu yapılar büyük kuvvetlere dolayısıyla büyük hasarlara maruz kalırlar. Hatta rezonans sebebiyle gerçekleşen göçmeler binanın patlaması şeklinde tasvir edilmektedir.

ABD’de Tacoma Köprüsü neden çöktü? Köprü, 1940 yılında inşa edilmişti, yapımından yaklaşık 4 ay sonra 67 km/h hızla esen rüzgarla rezonansa girdi. Köprünün 140 km/s gibi bir rüzgara dayanması öngörülürken rezonansa giren köprü yıkıldı. Rezonans, bir sistemde bir uyarıcının sürekli olarak tekrarlanması sonucu oluşan vibrasyonların artması ve sürekli olarak güçlenmesi olayıdır.

Rezonans, mekanik, elektromanyetik, optik ve akustik sistemlerde görülebilir. Binanın yapısına uygun olmayan zeminlerde veya fırtına veya deprem gibi doğal afetler sırasında binanın titreşmesi sonucu rezonans oluşabilir ve bu da binanın yıkılmasına neden olabilir. Rezonans, sürekli olarak uygulanan bir kuvvetle sistemin kendi frekansının eşlemesi sonucu oluşur.

Rezonans sistemlerin enerjilerinin artmasına ve sürekli olarak daha fazla vibrasyona neden olmasına neden olur. Sistemlerin frekansı, sistemin yapısına, ağırlığına, uzunluğuna veya diğer fiziksel özelliklerine bağlıdır. Rezonans, doğal olarak yapılan sürekli bir dalga veya hareket ile eşleştiğinde oluşur ve sistemin vibrasyonlarının artmasına neden olur. Rezonas, mühendislikte, genlik durumunun sonsuza kadar sürmesi olarak adlandırılır.

Yıllardır madencilik faaliyetleri sırasında yapılan bu patlatmaların titreşim frekansları rezonansa ulaşabilir mi? Bu soruya her depremde hemen televizyon ekranlarına koşup açıklama yapan yer bilimciler elbette hayır diyecekler.

Bu yer bilimciler 1990’lı yıllardan beri ülkemizde kıymetli metal talanı yapan yabancı şirketlerin menfaatleri için çok çaba sarf ettiler, halen de devam etmekteler. Onların cevapları şirketlerin çıkarına uygun olacaktır.

Yaptıkları açıklamalarda depremlerin gücü için atom bombası ile kıyaslama yapmaları ayrı bir garabet. Atom bombası diye bir birim yok, bu bombalar 5 kilo ton mu, 5000 kilo ton mu?

Yoksa megaton düzeyinimi söylemek istiyorlar? Ülkemizin %90’ı deprem alanı iken Maden faaliyetleri için düzenlenen ÇED raporlarında bu hususlar hafife alınmaktadır, çünkü ülkemizde 20 den fazla kez değiştirilerek uygulanan ÇED tam bir sahtekarlık vasıtası haline gelmiştir.

Kısaca bizde uluslararası bilimin geldiği düzeyde bir ÇED’den bahsetmek mümkün değildir. Kabul gören ÇED raporlarında fay hatları üzerinde patlatmalara devam edilmektedir. Bu fay hatları üzerine madenlerden çıkan tehlieli zararlı atıklar uygun olmayan sözde atık havuzlarında depolanmaktadır.

Bu atık havuzlarının çoğu eğimli arazilerde, su havzalarında, tarım alanlarında yer almaktadır. Ortalama 10-20 hektar alanda depolanan bu tehlikeli atıklar milyonlarca ton ağırlığında olup birinci dereceden riskli yapılardır. 3-4 şiddetindeki depremler bile bu atık havuzlarının stabilitesini bozabilecektir. Televizyon düşkünü yerbilimcilerin bu hususta bir demecine rastlamadım. Bazı bölgelerde 5-10 maden birbirine komşu sahalarda faaliyet göstermesine karşın bunlara ait ‘KÜMÜLATİF ETKİ DEĞERLENDİRMESİ YAPILMAMIŞTIR’.

Maden ve Petrol Arama Genel Müdürlüğü’nden elde edilen IV. Grup maden ruhsatlarına dair haritalarda proje alanı çevresinin çok sayıda maden ruhsatına komşu olduğu görülebilir.

ÇED raporları incelendiğinde raporda yer alan “Jeoloji” başlıklı değerlendirmelerin, ruhsat alanlarına özel bir inceleme içermediği ve akademik çevrelerde genel jeoloji amaçlarına yönelik olarak hazırlanmış eski çalışmalardan kopyala-yapıştır yöntemiyle derlenmiş olması da ayrı bir garipliktir.

ÇED Raporlarında bunlara yer verilmemiş, jeolojik ve sismik bilgiler tanımlar ve genel ifadelerle geçiştirilmiştir. 7 ve üzeri şiddetteki bir depremin bölgede yer alan yerleşim yerlerine etkisi yıkıcı olacaktır.

Doğrultu atımlı fayların birbirlerini ve yakınlardan geçen ve üst kısımdan geçen Kuzey Anadolu Fay hattını etkilemesi çok büyük olasılıktır. Ne var ki, ÇED raporu bu önemli etkiyi göz ardı etmiştir”

Defalarca değiştirilerek günümüzde 3213 sayılı Maden Kanunu ve Maden Yönetmeliği madencilik faaliyetleri arazi izin sürecinde yapılacak işlemleri düzenlemiştir.

Orman ve mera arazileri, hazinenin özel mülkiyeti veya devletin hüküm ve tasarrufundaki yerler, özel mülkiyete konu taşınmazlar ve tarım arazilerinin edinim süreçlerinde Maden Kanunu ile birlikte birçok farklı mevzuat devreye girmektedir.

Metal madencilik sektöründe tüm izin işlemlerinin tek kanunla yürütülmesi ile arazi edinim sürecinin kısaldığı ve diğer kanunlardan kaynaklanan engel ve sorunların sona erdirildiği bir uygulama ile ülkemizin talan edilmesinin önünde bir engel kalmamıştır, ve deprem gerçeği görmezden gelinmeye devam etmektedir.

Depremleri izah etme amacıyla bilim dışına yönelmenin bir başka boyutu, sahte bilim odaklıdır. Bilimin yeterince gizemli veya kendileri için yeterince tatmin edici olmadığını düşünen kişiler, depremlerle ilgili bugüne kadar birikmiş yığınla bilimsel veriye kulak vermek yerine, kendilerince en ilgi çekici ve tatmin edici oldukları açıklamaya başvururlar. Bunlar arasında HAARP gibi sözde süper silahlar, Güneş’teki patlamalar, gezegenlerin hizalanması veya dolunayın Dünya üzerindeki etkisi gibi astroloji safsataları, çeşitli hava olaylarının (fırtınalar, kasırgalar, vb.) depremlere sebep olduğu iddiaları bulunmaktadır.

Bugüne kadar insan faaliyetleri dolayısıyla oluşan birçok deprem kaydedilmiştir. Bu depremlerin birçoğu baraj inşaatları, yüzey ve yer altı madencilik faaliyetleri, yüzey altından sıvı ve gaz çekme işlemleri ve yer altı oluşumlarına petrol ve doğalgaz gibi kaynakları çıkarma amaçlı su pompalanması gibi süreçlerle tetiklenmektedir.

Bunların ezici çoğunluğu, herhangi bir hasara neden olamayacak kadar küçük çaplı depremlerdir; ancak tarihte daha büyük ve potansiyel olarak etrafa zarar verecek büyüklükteki depremler de bu tür faaliyetler sırasında tetiklenebilmiştir. Bunları önlemek için, söz konusu faaliyetin derhal durdurulması gerekmektedir.

USGS tarafından raporlanan bir örneğe göre, ABD’nin Colorado, Ohio ve Arkansas eyaletlerinde yaşanan bir dizi deprem, atık sularının derin kuyulara pompalanması işleminin durdurulması sonrasında sona ermiştir. Ne yazık ki yapay yollarla ufak tefek depremler yaratmamız mümkün olsa da, ufak veya büyük, doğal depremlerin hiçbirini önlememiz mümkün değildir.

Tek yapabileceğimiz, daha güvenli yapılar inşa ederek ve halkı deprem konusunda bilinçlendirerek bu depremlerin olası etkilerini en aza indirmektir. Böylece depremlerden sonra yaşanan ölümleri engellememiz mümkün olabilir.

Öte yandan nükleer bombalar ile depremler, hatta artçı deprem dizileri tetiklemek mümkündür. Bu depremler, patlamanın merkez üssünün en fazla birkaç on kilometre ötesine kadar tetiklenmektedir.

Ancak yapılan incelemelerde, bu şekilde nükleer patlamalar sırasında oluşan depremlerde açığa çıkan enerjinin, atom bombasının kendi enerjisinden çok daha küçük olduğu; ayrıca benzer büyüklükteki doğal depremlerden sonra görülen artçıların genel olarak daha güçlü olduğu gözlenmiştir.

ABD tarafından patlatıldığı bilinen en büyük yer altı nükleer bomba testi, 6 Kasım 1971 günü Cannikin kod adıyla yapılan ve 5 megatonluk bir atom bombasını içeren bombadır. Yerin altında patlatılan bu atom bombasının saçtığı enerji miktarı, 6.9 büyüklüğündeki bir depremde saçılan enerjiye eşittir. Ne var ki patlamanın yaşandığı Aleutian Adaları’nda patlama sonrasında hiçbir deprem tespit edilememiştir.

Bu arada, her ne kadar bir deprem ile büyük bir patlamanın açığa çıkardığı enerji birbirine benzer olsa da, bu ikisinin sismogramlar (sismometreler) üzerinde bıraktığı izler bambaşkadır; çünkü ikisinin dalga formları arasında ciddi farklar bulunur.

Nükleer patlamalar, Dünya yüzeyine çok yakın yerlerde yaşanır ve enerjinin tamamı, patlayıcının etrafındaki ufak bir hacimden etrafa yayılır. Ayrıca unutmamak gerekiyor ki tipik bir nükleer bomba patlaması 2-50 kiloton enerji açığa çıkarırken, örneğin Mayıs 1988’de Afganistan’da yaşanan 6.5 büyüklüğündeki deprem 2.000 kiloton enerji açığa çıkarmıştır.

Yani teorik olarak atom bombaları ile depremler tetiklenebilecek olsa da, bunun sınırları oldukça katıdır ve anlamlı bir deprem üretmek mümkün gözükmemektedir.

Petrol ve doğal gaz çıkarma sırasında kullanılan kaya çatlatma yöntemlerinin kendisi, çoğunlukla depremleri tetiklememektedir.

Depremleri asıl tetikleyen şey, bu işlem sırasında açığa çıkan atık suların atımı sırasında yaşanmaktadır. Atık sularından kurtulma işlemi, genellikle kayaları çatlatmak için kullanılandan çok daha fazla suyu kullanır ve çok daha uzun süreler boyunca kayaya sıvı enjeksiyonunu gerektirir.

Bu sıvılar, fay hatlarına hidrolik olarak bağlanabilir ve buna bağlı olarak, fay hattı içerisindeki basınç arttıkça, fayın kendi iç sürtünme kuvvetleriyle etkileşime girmeye başlar. Bu nedenle deprem oluşma ihtimali artar. Bu depremler çoğu zaman enjeksiyona yakın bölgelerde görülse de, kimi zaman sıvı yatay veya dikey olarak hareket ederek, enjeksiyon noktasından 10 kilometre ve üzerinde mesafelerde veya birkaç kilometre daha derinlerde de depremlere neden olabilir.

Örneğin ABD’nin Oklahoma eyaletinde yaşanan ve insan eliyle tetiklenen depremlerin sadece %2 kadarı hidrolik kaya kırma işlemiyle ilişkilidir; geri kalanlar ise atık sudan kurtulma işlemleriyle ilgilidir. Elbette, bu bölgede çok sayıda deprem yaşandığı için, bu ufak oran da çok sayıda depreme karşılık gelmektedir. Özbekistan’daki bir petrol üretimi kuyusunda 7’den büyük bir depremin tetiklendiği bilinmektedir.

Özellikle de büyük depremler, teknik ismiyle dinamik stres transferi olarak bilinen, halk arasında ise tetikleme olarak bilinen bir şekilde, daha uzak yerlerde depremlere neden olabilir veya diğer fay hatlarını harekete geçirebilir. Bir fay hattı kırıldığında, bundan yayılan sismik enerji, yeryüzü boyunca ilerleyerek bir diğer yerdeki faya enerji aktarır. Bu ikincil faylar, genellikle volkanik bölgeler gibi fay hareketlerine açık olan yerlerde bulunur.

Bu şekilde uzak yerlerde ve diğer fay hatlarında depreme sebep olduğu bilinen büyük depremlere örnek olarak 1 kilometrelik fayın kırıldığı 1992 Landers Depremi (7.3 büyüklüğünde), 40-60 kilometrelik fayın kırıldığı 2002 Denali Depremi (7.9 büyüklüğünde) ve yaklaşık 100 kilometrelik fayın kırıldığı 2004 Sumatra Depremi (9.1 büyüklüğünde) verilebilir.

Örneğin bu son depremde 1300 x 200 kilometrekarelik bir alan kırılmış ve Sumatra’nın kuzeyinden Myanmar’ın güneyine kadar artçı depremleri tetiklemiştir.

Son söz olarak, ülkemizdeki deprem gerçeği ile madencilik patlatmaları, su ve tehlikeli atık depolamalarına ilişkin bir çalışma yapılmamış ve yasalar göz ardı edilmeye devam edilmektedir.

Devamını Oku

ÇARIKLI ERKAN-I HARP

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çarıklı Erkan-ı Harp. Eskilerin çok kullandığı bu deyimi sözlüklerdeki karşılığı: “çok fazla eğitimi olmayan fakat becerikliliği ve kurnazlığı ile iş yapan olayları çözen kimseler için kullanılan eski bir sıfattır” ve “Çarıklı Erkan-ı Harp” deyimi, sadece bizim milletimiz için geçerlidir. “Feraset sahibi ve feraseti yüksek insanlar” demektir. Feraset kelime anlamı olarak; başka bir kişinin huyunu, ahlakını, mizacını yüzüne bakarak anlama yeteneği olarak adlandırılır Bu iki tanımda iki önemli husus: 1- çok fazla eğitimi olmayan, 2- feraseti yüksek insanlar, tanımlamaları dikkati çekiyor.

Feraset ve eğitimi olmayan insanlar sözcükleri bana ünlü Profesörümüz Bülent Arı’nın sözlerini hatırlatıyor. Kendileri televizyonlarda konuşurken bu konuda söylediklerinden sonra; “Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı, sözlerinin üniversiteye zarar vermemesi için istifa ettiğini açıklamasına rağmen, 29 Kasım 2016 da YÖK Denetleme Kurulu üyesi olarak göreve başladı.

Televizyon programında “Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede” demişti. Not: adı geçen bu kişi 29 Kasım 2022 Kocaeli Üniversitesi’nde görev yapan bir kadın öğretim görevlisinin odasını basarak tehdit ve sözlü tacizde bulunmasından dolayı gözaltına alınmış ifadesi alındıktan sonra serbest kalmıştır.

Bu ülkede cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum diyebilen kişiye ödül olarak yüz yetmişten fazla üniversiteyi denetleyecek kurumda sorumluluk verilen ülkemde akla, bilme, fenne ihtiyaç duyulmaması geleceğimiz için iyi olabilir mi? Böyle konuşabilen birini gelişmiş ülkelerde en üst yetkili makamlara atanabilmesinin imkansız olduğunu düşünüyorum.

Yukarıdaki hususları neden yazdım. Bir konu hakkında karar verenler o konuda eğitim almamışlarsa bu kararlarının ülkeye bir yararı olabilir mi? Köylü milletin efendisidir, Atatürk’ün bu yüceltmesine karşın size iki köylü gurubunu karşılaştırmanız için sunuyorum. Doğal olarak son haftalarda yazmaya çalıştığım madencilik açısından. Önce Bergama Köylülerini, sonrada Erzincan-İliç-Çöpler Köylülerini anlatmak istiyorum.

Bergama-Ovacık ve yakınlarında Çamköy, Narlıca, Tepeköy, Pınarköy, Süleymanlı, Kurfallı ve Sarıdere gibi bir çok köy Koza Altın Madeninin etrafında yerleşmiştir. Daha doğrusu Maden bu köylerin ortasına konumlanmıştır. Örneğin madenin Çamköy’e olan mesafesi 500 metredir. Ama Çamköy madenin kuzeyinde ve madenden daha yüksek kottadır. 1989 yılında Eczacıbaşı Holding sahip olduğu maden ruhsatını Avustralya Normandy şirketine sattı, ve adını EUROGOLD altın madeni şirketi olarak ilan etti.

Eurogold’un bölgede maden çıkarıp kimyasal proses ile altın ve gümüş üreteceğini öğrenen yukarıda adını verdiğim çevre köylüler bu işin kendilerine ve ülkeye zarar vereceğini, tehlikeli ve zararlı maden atıkları ile sonsuza kadar yaşamak istemediklerini belirttiler. 1992 yılından 2001 yılına kadar İl İdare Mahkemelerine, Danıştay’a, Anayasa Mahkemesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar dava açtılar ve hepsini kazandılar. Ancak hükümetler bu hukuk kararlarına uymadılar. Bergama köylülerine haksız iftiralar atıldı, yılmadılar, ülkenin her yerinde eylem yaparak sorunlarını anlattılar. Boğaz köprüsüne çıkıp pankart açtılar, çıplak eylem yaparak haklı davalarını tüm Türkiye’ye ve dünyaya duyurdular. Bu feryatlar ve davalarının gerekçelerini maden faaliyetinin kaçınılmaz çevresel etkilerini haykırırken eminim ki ERZİNCAN köylüleri de duymuştur.

Erzincan-İliç bölgesinde yer alan köyler ise yukarıdaki haberleri kesinlikle duymuştur, ayrıca başka duyanlarda vardı. İliç’e 11 kilometre uzaklıkta bulunan Maden mevkiinde tespit edilen altın madeni için, merkezi ABD’de bulunan Anatolian Minerals Development şirketine bağlı Türkiye’deki Çukurdere Madencilik, 1999 yılında madenin işletme ruhsatını alarak 2000 yılının Ağustos ayında çalışmalarına başladı. Şimdilerde adları Anagold oldu (bu sektörde dünya genelinde büyük şirketler madencilik faaliyetlerinde sık sık adlarını ve işletmecilerini değiştirirler), Anagold kökleri karanlık geçmişe sahip dev şirketin ülkemiz için kurduğu SSR Mining %80 + Çalık Holding %20 hisseleri ile şu anda vitirindeki isimleri kapsar.

Şirketin bu sahada 17×25 km2lik alanda ruhsat almış durumda yani 425 km2’lik alanın sahibi, ve bu alan sonsuza kadar tehlikeli zararlı kimyasal atıklar ile insan-hayvan-bitki ekosistemi için risk içerecektir. Şu anda faaliyette olan maden ve çıkarılan madenleri işleyen prosese için ilk etapta 10 yıl için 5300 ha alanda işini görmek için 52 000 000 ton cevher ve 100 000 000 ton pasa işlenecektir. Bu işlemde yılda birinci dereceden TEHLİKELİ ve ZARARLI KİMYASAL maddelerden yılda 90 000 ton kullanacaktır, yanı hedeflenen ilk on yıl için 900000 ton kimyasal burada kullanılıp yeraltından çıkarılan malzemeye bulaştırılarak sonsuza kadar risk oluşturulması sağlanacak.

Cevher bileşiminin oksitli ve sülfürlü olması nedeniyle hem siyanür liçi hem de asitli proses kullanılacaktır. Atmosfere verilen zehirli hidrojen siyanür ve asidik gazlar en tehlikeli olanlardır. Hidrojen siyanür atmosferde 276 gün kalabilir. Asidik gazlar atık havuzu ve pasa dağlarında yer alan kompleks metal bileşiklerinin daha kolay çözünerek ekosisteme karışarak zararlılık çeşitliği ile gelecek için risk oluşturmaktadır. Bu konuda onlarca sayfa altın madenlerinin çevresel etkilerinden bahsetmemiz mümkün. Ama ülkemizde ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRMESİ (ÇED), diye bir olgu yok sayılır. Çünkü ÇED adı altında bir komedi oynanmaktadır. Çevre Bakanlığının verilerine göre müracaat eden faaliyet sahiplerinin 65000 den fazlasına ÇED gerekli değildir belgesi verilmekte, geri kalanlarda kopyala-kes-yapıştır tekniği ile anında hazırlanan ÇED raporları da bakanlıkça %99.5 oranında kabul edilebilmektedir. Bu ülkede ÇED ciddi bir çalışma olmaktan çıkmıştır.

Konumuza geri dönelim. Köylüleri karşılaştıracaktık. İliç ve Bergama köylülerini karşılaştıracaktık. Bergamalı köylülerin 1992de başlayan mücadelesi ile Türkiye altın madenciliğinin ne olduğunu ve risklerini öğrenmiş oldu. Aynı yıl Erzincan –İliç’de Şirket yaklaşık 2 kilometrekarelik alanda uzunluğu toplam 63 bin metreyi bulan 600 adet sondaj çalışması yaptı her yer kazıldı ve herkes işin boyutunu gördü. Şirket Bergama’da yaşanan sosyal direnişle karşılaşmamak için milyonlarca dolar harcamayı bütçesine koydu. Bergama’daki halk tepkisine benzer bir tepkiyle karşılaşmamak için madene yakın bölgede bulunan köylüleri ABD’ye ikna ziyaretine götürdü. İkna gezisine, AK Parti Erzincan Milletvekilleri Tevhit Karakaya ve Talip Kaban ile Erzincan Belediyeler Birliği adına Mercan Belde, Belediye Başkanı Osman Şeker, Erzincan Ticaret ve Sanayi Odası (TSO) Başkanı Aydın Yalvaç, İl Genel Meclisi Başkanı Rıdvan Aydemir ve İl Emniyet Müdürü Ahmet Çimen katıldı.

Şirket son olarak 17 Eylül’de 2006 tarihinde Erzincan Belediye Başkanı Mehmet Buyruk, Kemaliye Belediye Başkanı Mustafa Haznedar, Aras Elektrik Dağıtım Müessese Müdürü Mustafa Taşdemir, Erzincan’daki iki yerel gazeteciyi ve 2 madencilik uzmanını ABD’deki teknik geziye götürdü. Daha önce de benzer bir gezi tertip eden şirket, Çöpler, Bağıştaş, Dostal ve Sabırlı köylerinden seçilen temsilciler ile İliç Kaymakamı Selami Kapankaya, İliç Belediye Başkanı Ramazan Buran, AK Parti, CHP, MHP ve Anavatan Partisi ilçe başkanları, Erzincan Valiliği Özel Kalem Müdürü Şafak Önder ve İl Özel İdare Müdür Yardımcısı Saim Sezer’in de aralarında bulunduğu 18 kişiyi, 15 Ekim 2005 tarihinde ABD’ye götürdü. ABD’de 10 gün kalan Erzincan heyeti, Colarado ve Nevada eyaletlerinde madenlerle ilgili teknik gezi yaptı (22.09.2006, MYNET).

Görüldüğü gibi madencilik ve çevresel etki değerlendirmesi yapabilecek bir uzmanın bu gezilere götürülmemiş olması tesadüf değildir. Feraset sahibi olmak yeterli. Erzincan’ın bir köyünden çıkıp ABD gezebilmek hiç kolay bir iş değildir. Hele ABD vizesi almak sırat köprüsünü geçmek kadar zor iken bizim köylüler bu işi nasıl başarmışlar. Geziye katılanların hiçte uzman olmadığı bir sahayı incelemesini kimse beklemesin. Feraset sahibi bu insanlar dönünce madenin hiçbir zararı olmayacağına dair demeçler vermekten çekinmemiştir.

Maden şirketinin ilk ABD gezisine katılan Çöpler Köyü Muhtarı Cahit Keklik ve AK Parti İliç İlçe Başkanı Mustafa Gürbüz, yapılan gezinin ardından ikna olduklarını söyledi. ABD’de iki maden ocağına ve bir siyanür fabrikasına gittiklerini belirten Çöpler Köyü Muhtarı Cahit Keklik, gezi sonucunda altın madeninin çevreye zarar vermeyeceği konusunda tatmin olduklarını vurguladı. Muhtar Keklik, ‘Önce tedirgin oldum Türkiye’de onlara karşı eylemler yapılmıştı. Ama bizi çok iyi karşıladılar hatta öğle yemeğini orada yedik’ diyor. Şirketin, heyeti ABD’de beş yıldızlı otellerde ağırladığını ve Nevada’dan sonra Şikago’ya gittiklerini söyleyen Keklik, ‘Bizi turistik yerlere götürdüler, dillerini bilmediğim için pek bir şey anlamadım ama ABD çok ucuz bir ülke.

Heyetler gittikleri her yerde beş yıldızlı otellerde ağırlanmış, turistik geziler ve alış-veriş yapmış, bilgilerini ve görgülerini artırmışlardı. Ardından yaklaşık 100 köylüye 130’ar bin lira dağıttılar. Ama bir şartla, köylüler de şirkete dava açmayacaklardı. Bundan daha iyi ikna yöntemi mi olurdu. Tam üzerine kurulduğu Çöpler köyünü, Fırat’ın kıyısına taşıdı. Köylülere dubleks evler yaptırdı. Ne kadar düşünceliler değil mi? Sen kalk taa Kanadalardan gel Anadolu köylüsüne iyilik üstüne iyilikler yap. Melekler mübarek. Kanadalı şirket ve ortağı Çalık on yıldır meşe ağaçlarıyla kaplı Munzur Dağlarını altın için oyuyor. Munzur’a yaslanmış, Fırat’a bitişik bu siyanürlü-sülfürik asitli kimyasal madene, saniyede 130 litre su basılıyor. Sanki maden değil su canavarı. Bir günde 11 milyon 232 bin litre. Bir yılda 4 milyar 043 milyon 520 bin litre su kullanıyor.

Madene 120 km uzaklıkta Erzincan şehir merkezinde de yine kuyu sularından saniyede 295 litre su çekiliyor. Yani tek başına Erzincan’ın yarısı kadar su tüketen bir maden. Günde altı bin ton zehirli atığı da atık barajına basıyor. 46 milyon metreküp kapasiteli 788 dönüm bir zehirli atık barajı var. 197 futbol sahası büyüklüğünde. Yetmiyor. İkincisini yapmak istiyorlar. Fazla zehirli suyu da buharlaştırarak atmosfere salıyorlar. Yani aslında suyun, altından çok daha kıymetli olduğu bir coğrafyada birileri, milyonlarca litre kaynağı doğanın bağrından çekip madene basıyor ve zehirliyor.

Gezilere katılan heyetlerden birinde yer alan Süleyman Duygun, 2013’te gazeteci Özer Akdemir’e ABD gezisini şöyle anlatıyordu: “Götürüldüğümüz madenler yerleşim yerlerine çok uzaktaydı. Yerleşim yerine yakın olan yerlerde ise kimse yaşamıyordu. Yerleşim yerlerinin neden bu kadar ısız olduğunu sorduğumda beni geçiştirdiler. Geziden döndükten iki gün sonra şirketin halkla ilişikler müdürü bize teyit amacıyla bir kâğıt imzalatmaya çalıştı. ABD’ye gittiğimize dair bir kâğıttı. Kâğıtta, siyanürle ayrıştırma yapılan madenleri gördüğümüz ve siyanürün doğaya, hayvanlara ve insanlara herhangi bir zarar vermediği yazıyordu. Siyanür konusunda bir bilgim olmadığı için kâğıdı imzalamayı reddettim. Zaten geziden döndükten sonra tuhaf şeyler oldu. Burada söz sahibi olan, arazi sahibi insanlar madende işe alındı. Madene karşı çıkan siyasiler madenden taraf oldu. Hatta kaymakam bile muhtarlarla toplantı düzenleyip maden konusunda olumlu bir algı yaratmaya çalıştı.”

Anagold’un cömertliğinden Sabırlı Köyü sakinleri de payını aldı. Maden şirketi ve köylüler arasında, Ekonomik Yer Değiştirme ve Geçim Kaynakları Destek Protokolü adında belgeler imzalandı ve kurulacak maden ocağına rıza gösterecekleri ve dava açmayacakları taahhüdünde bulunan köylülere şirket tarafından 130’ar bin lira ödeme yapıldı.

O dönem tek bir ons altın bile çıkarmamış Anagold’un bilançosuna yazılan tek masraf geziler değildi. Şirket bölgedeki itibarını artırmak için 2019 yılında Erzincan Üniversitesine sponsor olup, mühendislik fakültesinin laboratuvar yapımını üstlendi. Benzer bir desteği 2014 yılında Erzincanspor’a sponsor olarak verdi. Sponsorluk anlaşmaları sayesinde Erzincanspor 2014-2021 tarihleri arasında Anagold24 Erzincanspor ismiyle müsabakalara çıktı. İliç’e 16 derslikli bir ilkokul yapılması için de valilik ve kaymakamlıkla protokol imzalandı. Maden ocağının web sitesinde bu projeler için yaklaşık 5 milyon TL harcandığı belirtiliyor.

Maden tesislerinin yapılacağı alan, Çöpler Köyü’nün bitişiğindeydi. Köyün taşınmasını isteyen maden şirketi, gerekli onayları aldıktan sonra Çöpler Köyünü maden alanının 250 metre aşağısına, Fırat Nehrinin kıyısına taşıdı. Şirket, 40 hane için 40 yeni dubleks ev inşa etti. Bu taşınma Çöpler Köyünde yaşayanların büyük çoğunluğu için aslında “ikinci hicret” anlamına geliyordu. Keban Barajı yapıldığında toprakları sular altına kalan Elazığlı Şavak Aşiretinin mensupları, 1968 yılında Erzincan’ın İliç ilçesine bağlı Çöpler köyüne yerleştirilmişti. Ancak bu kez de altın madeni nedeniyle köylerini ikinci kez taşımak zorunda kalmışlardı.

Taşınan Çöpler Köyünün 1968 yılında buraya taşınması onların ilginç kaderi miydi? İkinci kez taşınma ile daha iyi bir yerleşim yerine mi kavuştular, hiç sanmam. Düşünün size yeni ev vermişler, baraj kıyısında adeta deniz manzaralı, ama orası artık köy değil. Yeni yerleşim yeri yaklaşık denizden 750 m yukarıda, ama hemen arkanızda 933 m kotunda yukarıda her tür zehirin kullanıldığı proses, her gün patlatmalarla yer sarsıntısı, öğütülen cevherden ya yılabilecek 10 mikron ve altındaki toz, yılda 90 000 ton zehirli kimyasala bulaştırılan atıkların depolandığı 50 hektardan büyük atık havuzları var ve sen aşağıda yeni evinde huzurla yaşa.

Bu köylüler ABD de Nevada ve Colorado da gezdirildikleri madenlerin hangisi yerleşim yerine 200-300 m mesafede yerleşmişti. Buna da mı dikkat eden feraset sahibi kimse yokmuydu? Arkanızdaki tehlikeli atıkların depolandığı baraj yıkılabilir, geçenlerde yıkıldı, tepeleri düzeltip vadilere kurulan 40-50 bin dönümlük bu tehlikeli atık depolarının kurulduğu alanlar deprem bölgesinde değil mi? Erzincan deyince geçmişte yaşadığımız ölümlü depremleri kim unutabilir. Maden sahasında yapılan her patlatma ve titreşim bu işi tetikler. Cevher ve pasa artıkları içerikleri nedeniyle çok kısa sürede ASİDİK MADEN DRENAJI oluşturması kaçınılmazdır. Asidik dernajlar yer altı tabakalarının çözünmesini hızlandırır, yer altı sularını kirletir, atıkların kontrolünü kaybetmek ve/veya küresel iklim düzensizliği oluşabilecek kuvvetli bir yağış sonucu akışa geçmesi mümkün olan bu atıklar mansab yönündeki tüm barajları geri dönüşümsüz olarak kirletecektir.

Türkiye enerji bakanlığı tarafından sağlanan verilere göre, Türkiye dünya metalik mineral rezervlerinin %0,4’üne, endüstriyel hammadde rezervlerinin %2,2’sine ve kömür rezervlerinin %1’ine sahip olarak mineral çeşitliliği açısından dünyada 10. sırada yer alıyor. Türkiye’de petrol ve kömür hariç, işletilebilir 53 maden ve metal ile 4.500 maden yatağı bulunmaktadır. Bunun anlamı, bu doyumsuz iştah sahipleri yukarıda iki örneğini verdiğimiz maden sahalarında yaşanan olayların benzerlerini bizlere yaşatacaklar. Konu hakkında tek satır okumamış, dünyadaki örnekleri objektif olarak incelemekten yoksun kişileri yurt dışı gezilere götürerek ve maddi kıskaç altına alarak rızaları varmış gibi göstermek bu topraklara yeteri kadar saygı göstermediğimizi ve sevmediğimizi göstermez mi?

Devamını Oku

ALİAĞA'DA DURUM VAHİM!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Aylarca konuşuldu, yazıldı ve şimdilerde her kesim sessizce bekliyor, ne yi mi? Aliağa’ya gelebilecek hurda-kirli kargo haline gelmiş NAe Sao Paulo adlı uçak gemisi enkazını.

Peki biraz ufka doğru açılıp geniş açıdan bu bölgeye yüzlerce kilometre öteden bakalım, çünkü yaklaşmanız sağlığınız açısından son derece zararlı olduğunu Devletin en yetkin iki kurumu olan TÜBİTAK-MAM ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bilimi ve Bitki Beslenme Bölümü’nün yaptıkları araştırma ve incelemeler sonucu yazdıkları raporlardan biliyoruz. Bu bilgileri ilk defa mı duyuyoruz, kesinlikle hayır. 1984 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliğ Bölümü ve Eğe Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü ile Almanya Stuggrat Üniversitesi yetkililerince iki yıllık araştırma sonucu yayınlanan İzmir Kenti Hava Kirliliği Raporunda herkes okumuştu. Aradan geçen sürede Aliağa bölgesinin tahammül edilemez kirlilik yükü taa Aydın sınırlarına dayanmıştı. Bu durumdan sorumlu olan Çevre Bakanlığı durum tespiti için tekrar araştırma çalışmasını Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümüne yaptırdı. Ancak bu çalışmanın 2007 yılında sunulan ara raporunda “Aliağa Bölgesine artık bir çivi bile çakılamaz hale gelen kirlilik düzeyinden dolayı yeni bir sanayi kuruluşuna izin verilmemelidir” ifadeleri bulunduğu için bu projenin final raporunu okuyabilen kimse olmadı, projenin sonunu bilemiyoruz. Burada adı geçen çalışmaları yapan bilim insanlarının hepsini yakından tanırım, ve onlar son derece saygın bilim insanlarıdır. Ancak bu kadar bilimsel çalışma yapmaya gerek var mı?

Örneğin Gediz nehrinin taşıdığı kirlilik ve İzmir Körfezine yüklediği dayanılmaz kirlilik yükünün belirlenmesi için 1984 yılından beri onlarca çok büyük bütçeli projeler yapıldı çokça da paralar harcandı, hele bazı projeler için ne masraflı tanıtım gösterilerinde dünyanın parası harcandı. Peki sonuç ne? Gediz nehri ölüm kusmaya devam ediyor. Neler değiştirildi? Kimler sorumlu, kimler denetleyici? Kimler hukukun gereğini yerine getirmeli?

Bakın bu kadar da işi zorlaştırmayalım. Kendine güvenen; parlamenter, bilim insanı, hukukçu, hükümetin bakanı, genel müdürü, il müdürü, Vali vs. kim sorumluysa çok da para harcamasın ve izleyip, kendi gözleri ile görüp, ciğerlerine o havayı solumaları için İzmir’de metro-tren bir bilet alarak binip BİÇEROVA istasyonunda inerek yürüyerek batı istikametinde ilerleyip demir-çelik fabrikaları arasından geçip Nemrut Körfezine kadar ilerlesinler. Bu çağrımı tüm ciddiyetimle yapıyorum. Kirlilik düzeyini algılamak için yüzlerce sayfa rapor okuma zahmetinden de kurtulurlar.

Aliağa'da 3000’e yakın VAHŞİ SANAYİ kuruluşu vardır. Tüpraş (SOKAR?), Petkim ve Petkim'e bağlı olan 17 fabrika, Star Rafineri, Gemi-Söküm Tesisleri, Enerji Santralleri, Kâğıt Fabrikası, Ege Gübre Sanayi, Demir-Çelik Fabrikaları, haddehaneler ile Nemrut limanlarında çok sayıda iskele lojistik hizmeti veren işletmeler vardır. Ancak bu sanayi kuruluşları içinde en önemli yeri Petrokimya Tesisleri, Demir-Çelik işletmeleri, enerji santralleri ve limanlar oluşturmaktadır. Aliağa Kaymakamlığı, 2015yılında yayınladığı açıklamasında; bölgeye, günde yaklaşık 7500 kamyon ya da tırın ilçe içinde dolaştığı, 40.000’den fazla transit aracın geçiş yaptığı, toz ve egzoz dumanının oluştuğu ve bunun çevreyi olumsuz yönde etkilediğini saptamıştı. KÜMÜLATİF ETKİ kavramını bilen yöneticimiz çoktur, değil mi?

Aliağa ilçesi, 1960’lı yıllara kadar ekonomisini tarım ağırlıklı sürdürmekte iken; 1961 Anayasası uyarınca, "Ağır Sanayi Bölgesi" olarak kabul edilmiş ve 1974 yılında Ecevit-Erbakan koalisyon hükümetince sanayi yoğunluklu ekonomiye dayalı bir üretim için kararname yayınlamıştır. Petkim-Tüpraş (SOKAR ?) gibi petrokimya sanayi tesislerinin yanı sıra özel demir-çelik fabrikalarının 1980’de işletmeye açılması, Makine Kimya Kurumu'na ait döküm tesisleri ve hurda işletmesi, Petrol Ofisi ile çok sayıda özel dolum tesisleri ile birkaç tane gaz tribünün de kurulması Aliağa’nın kontrolsüz sanayi ile kirletilmesine artarak devam etmiştir.

Fosil kaynak olan Kömür ve Petrol ve bunlara dayalı sanayi kuruluşları Çevre Bilimince en tehlikeli sektörlerin başında yer almaktadır. Bu tesislerin belirli kapasitenin üzerinde olmamalarına dikkat edilir, bizdekinin aksine (kümülatif etki? 1+1=5 !). Bu yazıya konu olan sanayi kuruluşlarının kağıt üzerinde tüm yasal belgeleri mevcut ve GSM raporlarına göre işletme izinleri var. Yani hepsi atığının yönetiminden ve çevreye zarar vermeyeceklerine dair taahhütleri var. Peki bu kirlilik nereden kaynaklanıyor suçlu sadece yapılmamış kötü yolda dolaşan kamyoncular mı? Atığını yönetemeyen her kimse VAHŞİ olarak ADLANDIRILIR VE TOPLUMCA KINANIR, böylelerine hükümetler yaptırım uygular? !

Her türden TEHLİKELİ ve ZARARLI KİMYASALLAR ile bulaştırılmış hurda metaller dünyanın zengin-gelişmiş ülkeleri kirlenmesin diye onlardan alınıp bizim ülkemize getirilerek kirli-hurda metal işleyen ELEKTRİKLİ ARK OCAKLARINDA (EAO) ergitilirken bu kirlilikler ve ağır metaller atmosfere karışarak tüm bölgeyi kirletir. Devletin hazırlattığı çalışmaların raporları böyle olduğunu yazıyor. AB ülkelerinde %25-30 oranında kullanılan (EAO) bizim ülkemizde %70-75 oranında kullanılmaktadır. 1974 yılından günümüze her yıl 20-30 milyon ton kirli hurda demir bu ocaklarda ergitilmektedir. Prosesin gereği bu ocaklarda 1/3 oranında atık oluşmaktadır, bu atıklar baca gazı ve cüruf olarak biriktirilmektedir. Kabaca her yıl 5-7 milyon ton cüruf ve baca külü oluşmaktadır. Bu miktarın usulüne uygun bertarafı bu güne kadar gerçekleşmemiştir. EAO atıkları TEHLİKELİ ve ZARARLI KİMYASAL ATIK kapsamında olduğu TÜBİTAK raporları ile belgelenmesine karşın, sektör bu atıklarını çevredeki bulduğu her alana terk etmektedir. Atığını yönetemeyen her sanayiye VAHŞİ SANAYİ denilmez mi? Bu sektörün düzensiz olarak çevreye verdiği atık miktarı gaz olanlar hariç katı fazda 50 milyon tonu aşmıştır.

Bölge için hazırlanan araştırma raporu sonuçları sayısız risk gruplarının oluşturacağı tehlikeleri belirtmekte ve hepsinin öneriler kısmı aynı ifadelerle sonlanmaktadır. Bölgede hava kalitesi seviyeleri belli bölgelerde kötü durumdadır. Yerüstü ve yeraltı sularında yapılan analizler sonucunda örneklemeleri yapılan tüm kaynakların su kalitesi yürürlükteki mevzuat açısından değerlendirildiğinde çok iyi/iyi kalitede su kaynağı mevcut değildir. Deniz suyu ve sediman örneklerinin analiz sonuçlarına bakıldığında Nemrut Körfezi kıyısında yer alan noktalarda kirletici derişimlerinin daha yüksek olduğu ve geçmiş çalışmalara nazaran özellikle kalıcı organik kirleticiler açısından bir birikimin olduğu görülmektedir.

Öneriler ise; demir çelik ve kömür tesislerindeki yığınların kontrol altına alınması, mevcut yolların iyileştirilmesi, hurdaların tamamının kapalı alanda depolanması, tozumaya neden olacak işlemlerin kapalı alanda yapılması, curuf eleme işleminin yapılmaması ya da kapalı alanda kontrollu koşullarda gerçekleştirilmesi, VOC’lerin en önemli kaynakları olan petrol rafinerileri ve petrokimya tesislerinin emisyonlarının azaltılması vb.

Aliağa’da durum bu denli kötü olduğu halde bu dertler yetmezmiş gibi buraya çevre illerin TEHLİKELİ ZARARLI ATIKLARI için depolama tesisleri ve AB ülkelerinin plastik çöpleri için ayrıştırma tesisinin yapılacağını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz.

Yazımıza kirli-kargo olan hurda uçak gemisi ile başlamıştık. Bu geminin gelmemesi için STK’lar, TMMOB, TBB, TTB ve İBB dahil olmak üzere yüzbinlerce insanımız haklı olarak itirazını gündeme getirmişti. Sonunda ilgili Bakanlığımız verdiği izni iptal etmesi üzerine bir aya Cebelitarık boğazı önlerine getirilen hurda, bir ay süren yolculukla Brezilya açıklarına döndü ve son bir aydır bu kıyılarda nafile turlarına devam etmektedir. Bu bir kaynak israfıdır, olayın bu boyuta taşınmasında birden çok suçlu vardır, merak eden için bu suçluları deşifre edebiliriz. Ancak bu güne kadar Aliağa gemi parçalama tesislerine gelen binlere gemi, onlarca uçak gemisi ve onlarca açık deniz petrol platformu burada en ilkel yöntemlerle parçalandı. Son olaya gösterilen hassasiyet neden bunlara karşı gösterilmedi, tek suçlu Sao Paulo mu? Bu cümleden benim gemi parçalama yanlısı olduğum çıkarılmasın. Bence bu tesisler tümden kapatılması memleketimizin hayrına olacaktır.

Aliağa’da 3000’e yakın sanayi kuruluşunun yarattığı durum ortadadır. Ne olduğunu bilmeyenleri sahada bir saat yürüyüşe davet ettiğimi (rüzgarın çok şiddetli olmadığı sakin geceler tercih sebebidir) hatırlatırım. Aliağa’nın dayanılmaz kirliliğini sahayı gezdikten sonra İzmir istikametine otoyoldan gelirken üzülerek izleyebilirsiniz. Ayrıca Çeşme yönünden İzmir’e otoyolu ile girerken şehrin üstünde sürekliliği devamlı olan 2-3 km kalınlıktaki enversiyon tabakasını gören konu uzmanlarının içi acımaktadır. Aliağa’daki bu kirlilik yükünde alansal olarak tüm sanayi alanının ancak %5’inden daha az alana sahip olan Gemi Söküm Tesislerinin katkı payı acaba ne kadardır. STK ve diğer gruplar neden bu kirlilik için seslerini çıkarmazlar da sadece gariban Sao Paulo’yu suçlarlar? Bölgedeki tüm sektörlerin bu analizi yaptırarak kirlilikteki katkı paylarını ortaya koymalarında yarar vardır. Bu yolla hükümet yeni vergi uygulaması ile cari açığı kapatabilir. Her bir sektörün kirlilik katkı payı oranında uygulanacak bir vergilendirme ile bu sektörlerin beceremediği arıtma tesislerini belki hükümetimiz yapabilir. Bu buluşum için maliye bakanlığından ödül bekliyorum, çünkü biz emekliler bu gidişle daha çabuk öleceğiz.

 

 

 

 

 

Devamını Oku