Normal koşullarda bana ayrılmış bir sütunda ders notu niteliğinde köşe yazısı yazmam. Ancak AB’nin ABD ve Çin’e karşı tarihinin en önemli korumacılığını gündeme getirdiği ve Türkiye’nin de büyük risk altında olduğu, ne yazık ki cehaletin had safhada olduğu günümüz koşullarında böyle bir yazıyı kaleme almak kaçınılmaz oldu.
AB’nin Türkiye’yi dışlayarak ve aşağıda belirteceğimiz gümrük birliği olgusunu hiçe sayarak bu mal AB’de üretildi kararını vermesi halinde sadece otomotiv sektörü itibarı ile düşünürsek, uğrayacağımız yıllık kayıp iflas bayrağı çekmemiz için yeterli olabilir.
Türkiye’nin içinde bulunduğumuz yıl ana sanayii ile yan sanayiinin toplam ihracatı 45 milyar dolar seviyesine ulaşmış, bunun yüzde 70’i AB ülkelerine yapılmıştır dersek, meramımız belki daha iyi anlaşılır. Bu can acıtıcı girişten sonra, gelelim ders notlarına.
Sui generis
Latince olan bu kavramın tam Türkçesi kendine özgü ya da eski deyimiyle nev-i şahsına münhasırdır. Ben bütün dünya ile ortak dil olarak Latince halini kullanmayı tercih ediyorum. Öz Türkçeci arkadaşlar kusura bakmasın.
Bugünün AB’si, o günlerin AKÇT (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu – 1952) AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu -1958) ve EURATOM (Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu – 1958) kurulurken uluslararası ilişkiler jargonuna yeni bir kavram girdi: uluslarüstü hukuk. Bu hukuk kendisini tanımlayan kurucu antlaşmalarını da diğer klasik uluslararası antlaşmalardan ayrı tuttu. Klasik uluslararası antlaşmalar kanun niteliğindeyken (yürürlüğe girdiği an bir statü yaratan, bir statüyü değiştiren ya da bir statüyü ortadan kaldıran) AB’ye kadar uzanan silsile içinde Avrupa entegrasyonunu belirleyen antlaşmalar kanun niteliği gösteren bazı maddeleri olsa da, çerçeve nitelik göstermekte, adı konmamış bir tür anayasal karakter içermekteydi. Diğer ifadesi ile örneğin AET’yi kuran antlaşma AET’yi kurmaktan ziyade AET’nin nasıl kurulacağını tarif ediyor, AB’yi kuran antlaşmada aynı doğrultuda AB’nin nasıl kurulacağını anlatıyordu. Esasen bugün geldiğimiz noktada pek çok tartışmanın kaynağı da aslında hala AB’nin kurulamamış olması, özellikle “Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası” alanında tatminkar adımlar atılmamış olması değil mi? Bu adımlar atılamadığı oranda Dünya’daki büyük değişimler karşısında AB’nin sesinin cılız çıkması, AB hukukunun yine sui generis yapısı karşısında karar alınamaması en büyük sorunlar olarak karşımıza çıkıyor,
Peki artık AB olarak adlandıralım, bu sui generis yapının bize etkisi ne?
Türkiye’nin AET ile kurduğu ilişkinin tarihi 12 Eylül 1963 (yürürlüğe giriş 1 Aralık 1964) Ankara Anlaşmasına kadar uzanır. Ankara Anlaşması Türkiye ile AET arasında bir ortaklık tesis eden ve nihai hedefi siyasi nitelikte yani tam üyelik olan bir anlaşmadır. Ancak anlaşmayı bu kadarı ile tarif etmek yanıltıcı olacaktır. Anlaşma pek çok yönü ile AET kurucu antlaşmasının bir kopyası niteliğinde olup, çerçeve mahiyetindedir. 1963 yılında anlaşmaya imza atanlar büyük olasılıkla pek de farkında olmadan anayasal karaktere sahip bir anlaşmaya imza atmışlardı. Özellikle gençlik yıllarımda bir dönem dostluğundan büyük onur duyduğum merhum Ziya Müezzinoğlu’nun, İsmet Paşa’nın anlaşmaya kuşkulu yaklaşımı üzerine sorduğu soru. “Ziya bu anlaşmadan istediğimiz zaman çıkabilir miyiz?” şeklindedir. Ziya Bey “tabi ki Paşam” deyince Ankara Anlaşması imzalanmıştır,
Neyse bu tarihi anektodu bir tarafa bırakıp, tarihin akışına geri dönersek, Anlaşmanın ortaya koyduğu çerçeveyi 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol doldurmuştur. Katma Protokol’e kadar geçen süre Anlaşma’nın hazırlık dönemiyken, Protokol ile birlikte geçiş dönemine girilmişti. Hemen bu noktada süreçle ilgili bazı yanlış anlamaları ve değerlendirmeleri gidermek üzere, Ankara Anlaşması’nın düzenlediği bu dönemlerin sonuncusu tam üyeliğe gitmesi gereken ve gümrük birliğine dayalı son dönemdi. Özellikle Sürecin sui generis yapısını dikkate almayan bazı ekonomistlerin ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının öne sürdükleri: “tam üye olmadan gümrük birliğine girmek hatalıdır, bir STA (Serbest Ticaret Anlaşması ) yeterli olurdu” ifadesi anlaşmanın tam üyelik hedefini ortadan kaldıracağı ölçüde doğal olarak kabul görmemiştir.
Katma Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarih itibarı ile hukuken (de jure) gümrük birliğinin asimetrik olarak başladığını da kabul etmek gerekir. Bu tarih itibarı ile AET ülkeleri Türkiye’ye karşı uyguladıkları tarife ve tarife dışı engelleri kaldırmış, diğer ifadesi ile gümrük birliğinden kaynaklanan kendi yükümlülüklerini yerine getirmiş, Türkiye’nin karşıt yükümlülüklerini yerine getirmesi 12 ve 22 yıllık listelerin konusu olmuştu. Bunlardan 12 yıl esasken, 22 yıl bazı hassas sanayi ürünlerini kapsıyordu.
Türkiye yaşadığı ekonomik zorluklar bahanesinin arkasına sığınarak bütün yükümlülüklerini yerine getirmeyi istisnai hassas ürünler listesine koyacak, burada da 1 Ocak 1995 esas olması gerekirken, 31 Aralık 1995 itibarı ile gümrük birliğinin son dönemini başlatacaktı.
Doğal olarak bu noktada da yakın geçmişte yaşadığımız ve bugün hala tekrarladığımız bazı yanlışlıkların altını çizmek gerekiyor.
Dönemin Başbakanı Çiller siyasi propaganda üreticilerinin desteği ile çok iyi bir malzeme bulduğuna inandırılmıştı. “Lozan’dan sonra en büyük Antlaşmayı yapmak bana kısmet oldu!” derken, büyük ihtimalle kendisi de kendi söylediğine inanıyordu. Ancak heyhat ortada ne bir antlaşma, ne de bir anlaşma vardı. Gümrük birliğinin son dönemini tarif eden belgenin adı: “Türkiye ile AT arasında Gümrük Birliği’nin son dönemini yürürlüğe koyan 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı” idi, Dikkat edilirse AB kısaltması kullanılmamış, Avrupa Toplulukları (AT) kısaltmasına yer verilmiştir.
Karar yürürlüğe girmeden adı bende saklı bazı politikacılar antlaşma metnini yaklaşık iki saat eleştirmek suretiyle bende büyük hayranlık uyandırmışlardı. Kapağını bile okumadıkları metnin içeriğini eleştirmek bende bugün de geçerli olan, her türlü uzmanlık bilgisinin politikacılarımıza gökten vahiy yolu ile geldiği kanaatine ulaşmama neden oldu. Ancak günümüzde hala bazı anlı şanlı uluslararası ilişkiler hocalarının gümrük birliğinin bir anlaşmayla tesis edildiği düşüncesinde olmalarını üzüntüyle karşılamaktayım.
Kararın yürürlüğe girmesi de ayrı bir şenlikti. Bizim taraf metnin bir anlaşma olduğu konusunda ısrar edince, AB tarafı da artan Parlamento yetkileri çerçevesinde anlaşmanın Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından onaylanması gereğini dayattı. AP’ye lobi yapmak için giden siyasetçileri, bürokratları, kanaat önderlerini düşündükçe bugün bile hayıflanırım. Ortaklık Konseyi Kararları Ankara Anlaşması tarafından düzenlenmiştir ve bu konudaki onay mekanizması 1963-64 tarihleri arasında gerçekleşmiştir.
Doğal olarak bir de hak ve yükümlülüğün birbirine karıştırılarak anlatıldığı Çiller söylemine işaret etmekte yarar var. “Gümrük birliği hakkımızdır, hakkımızı alacağız!” söylemi, Çiller karşıtları tarafından gümrük birliği karşıtlığı halinde kullanılacaktı. Halbuki daha önce de belirttiğimiz gibi Türkiye’nin gerçekleştirdiği 1973 yılında asimetrik olarak elde ettiği haklara karşıt yükümlülüklerini yerine getirmekten ibaretti.
Gümrük Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü meselesi
Gümrük birliği meselesi tartışılırken gözden kaçan önemli olgulardan bir tanesi, ister gümrük birliği olsun, ister STA olsun GATT (General Agreement on Tariff and Trade_ Tarifeler ve Ticaret üstüne Genel Anlaşma) kurallarından sapma anlamına geldiği oranda bu anlaşmaya konsolide edilmeleri gerektiği doğrultusundaydı. GATT 1995 yılından itibaren Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) dönüşerek kurumsal kimlik kazandığı ölçüde bizim OKK’nın konsolide edildiği kurum olarak karşımıza çıkacaktı.
Ancak bu noktada öncelikle çok az bilinen bir başka gerçeğin de altını çizmekte yarar var. Ardından günümüz için daha vahim olan bir başka soruna değinmekte yarar var.
Pek çok konu ile ilgili uzmanın, politikacının inandığının aksine Türkiye AT’nin gümrük birliğine girmemiştir. Bu noktada klasik uluslararası ilişkiler uzmanlarının görüşüne kısmen de olsa katılıyorum. “AB’ye tam üye olmadan gümrük birliği olmaz!” Bu düşüncenin gerekçesi yanlış hatırlamıyorsam 1978 ya da 1979 tarihli bir ATAD (Avrupa Toplulukları Adalet Divanı) kararına dayanmaktadır. AT ile ticari ilişkilerde bulunan bir Yunanistan vatandaşı, “ülkesinin çok yakın bir gelecekte AT tam üyesi olacağı ve esasen mevcut durumda da Yunanistan’ın AT’nin bir ortak üyesi olması sıfatı ile ticari ilişkilerinde kendisine ayırımcılık uygulanmaması” için ATAD nezdinde dava açar.
ATAD’ın bu konuda verdiği karar, “Yunanistan ile tam üyelik antlaşması imzalanana kadar, Yunanistan’ın bir Ortak üye olduğu (aynen bizim gibi – bizim Ankara anlaşmasının paralelinde o tarihlerde geçerli olan Atina Anlaşması vardı) dolayısı ile ayırımcılığın kaldırılamayacağı ifade edildikten sonra, ATAD’ın ortak üyeler için söyledikleri bizim gümrük birliğinin “sui generis” yapısını da tarif etmektedir. “Bir ortak üye ile ilişkiler aynen bir tam üye ile olduğu gibi geliştirilebilir. Ancak üç istisnası vardır. Ortak üye AT’nin ortam karar masasında yer alamaz, ortak hukuk sisteminin parçası olamaz ve ortak bütçesinin içinde yer alamaz”. Gümrük birliği olgusu üçüncü ülkelerle ortak ticaret politikası kararları (Ortak gümrük tarifeleri, ortak koruma önlemleri ve bizim için daha da can acıtıcı olan üçüncü ülkelerle yapılan STA’lar), bu kararların uygulanmasına yönelik hukuk kuralları ve nihayet AB bütçesinin önemli bir bölümünü oluşturan gelir-gider kalemlerini oluşturduğu oranda bütçe dışında bir tarif gerektirmektedir. Bu durumda Türkiye’nin tam üye olmadan AB’nin gümrük birliğine girmesi söz konusu değildir. Ancak AT’nin gümrük birliği ile, Türkiye’nin gümrük alanı arasında, AT’ninkine paralel işlediği varsayılan bir gümrük birliğinden söz edilebilir. Bu yapıya bağlı olarak AT üçüncü ülkelerle STA imzaladığında Türkiye dışlanmakta, söz konusu üçüncü ülke sanayi ürünleri Türkiye’ye AB üzerinden (trafik sapması yaparak) engelsiz giriş yaparken, Türk sanayi ürünleri ciddi korumalarla karşı karşıya gelmektedir. Diğer ifadesi ile bu noktadaki asimetri Türkiye’nin aleyhine işlemektedir. Son olarak AB’nin Hindistan ile farklı gerekçelerle yaptığı STA’nın Türkiye’nin rekabet gücünü ne kadar etkileyeceği de ciddi bir tartışma konusudur.
Peki Dünya Ticaret Örgütü kaldı mı? Bütün aksaklıklarına rağmen bizim gümrük birliği hala ayakta mı?
Son dönemde ABD Başkanı Trump’ın gerçekleştirdiği üçüncü ülkelere karşı yüksek gümrük vergileri atağı, son olarak da AB’nin AB’de üretilmiştir markasını çıkartmak istemesi esas itibarı ile Dünya Ticaret Örgütü’nün sonu, uluslararası ticarette anarşist dönemin başlangıcı anlamına gelmektedir.
DTÖ’nün esasını teşkil eden GATT 1947 yılında, yani İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte yapılan bir anlaşmaydı. Anlaşmanın gerekçesini özellikle büyük devletlerin ticaret hadleri savaşının (yüksek koruma duvarları) Dünya Savaşına yol açtığı düşüncesi oluşturuyordu. Buna göre giderek tam liberal hale gelecek dünya ticaret düzeni bütün savaşların ortadan kalkmasını da beraberinde getirecekti. Bu bağlamda bir dizi kural ortaya konuyor, uzun yıllar sürebilecek ticareti serbestleştirme müzakereleri (round) düzenleniyor, kendi aralarındaki ticareti gümrük birliği ya da STA yapmak yolu ile serbestleştiren ülkelere genel kuraldan muafiyet tanınıyordu. Ama en önemli kural serbestleştirme yapılırken bir ülkenin bütün ülkeler için aynı seviyede serbestleştirme yapması ve bu seviyeden geri dönüşünün olmamasıydı. Diğer ifadesi ile gümrük vergisi seviyesi ile kota seviyesinin mevcut halinden geri adım atılması GATT/DTÖ kurallarının ihlali anlamına gelecekti.
Peki geldiğimiz noktada Trump doktrinin üçüncü ülkelere yüksek gümrük vergilerinin uygulanması buna karşı AB’nin AB menşeli üretim hevesi sizce ortada DTÖ bıraktı mı?
Doğal olarak Trump’ın yüksek gümrük vergilerinin ABD mahkemeleri tarafından yasalara aykırı bulunması ve Trump’ın geleceği ile ilgili belirsizlikler tekrar uluslararası ticarette anarşi döneminden kurallı ticaret dönemine dönüşün yolunu açar mı? Bilemiyoruz. Yorum yapmak için çok erken.
Gelelim bizim asıl meselemiz olan AB menşeli üretim mi? AB ile birlikte üretim mi? meselesine.
Bu çalışmanın girişinde de ciddiyetle belirtmeye çalışmıştık. Türkiye’nin dışlanacağı bir senaryo önümüzdeki dönemde çok daha ciddi ekonomik problemlere yol açabilir.
Önce hemen AB açısından ne yapılmak istendiği sorusuna cevap arayalım. Özellikle otomotiv alanında Çin rekabetine dayanmakta güçlük çeken AB ultra korumacı bir arayış içinde. 80’li yılların sonlarında ortak pazardan tek pazara geçiş yapan o günlerin AT’si, şimdi de tek pazardan yüksek korumalı iç pazara geçiş yapma niyetinde. Peki Çin’e ve ABD’ye karşı yüksek koruma, bütün üretimi AB içine kaydırma arayışı AB’nin çıkarları ile ne kadar bağdaşır sorusu bütün çıplaklığı ile ortada duruyor. Artık bir sanayi ürününün sadece tek bir bileşenden oluşmadığı, çok sayıda ülkenin nihai ürün sürecine farklı aşamalarda, farklı maliyetlerle katkıda bulunduğu dikkate alındığında bu karar çok kolay gözükmüyor. Doğal olarak farklı çıkar guruplarının karar alma süreçlerini farklı boyutlarla etkilemeleri de kaçınılmaz.
Peki bir an için Türkiye açısından en kötüsünü, yani AB menşeli üretim tanımı içinde Türkiye’nin dışlandığını düşünelim. Bu çerçevede bizi koruyacak bir gümrük birliği var, Ankara Anlaşması geçerliliğini sürdürüyor diye gönül rahatlığı ile düşünebilir miyiz?
AB’nin böyle bir yola gitmesi halinde, ABD’den çok da farklı bir değerlendirmede olmayacağı, yani GATT/DTÖ düzeninin onlar içinde son bulacağını kabul etmek gerekir. Bununla birlikte başta Hindistan olmak üzere üçüncü ülke gurupları ile yaptıkları STA’lar kendi kontrollerinde yeni bir dünya ticaret düzeni arayışına dikkat çekebilir. Peki biz nerede olacağız? AB’nin insafı doğrultusunda temelde gümrük birliği yükümlülükleri ile tamamen ters bu tür uygulamaya ATAD ne der diye bekleyecek miyiz? Ya GATT/DTÖ bitti, sizin gümrük birliği ve Ankara Anlaşması da çöpe gitti diyecek olan radikal Türkiye karşıtlarına karşı bir savunma kalkanı bulabilecek miyiz? Son dönemlerde tamamen Trump’a bağlı bir dış politika çizgisinden kendi çıkarlarımızı korumak için yüzümüzü tekrar AB’ye çevirmenin vakti sizce de gelmedi mi? Savunma konularında bize muhtaçlar söyleminin arkasını daha doğru doldurmak, dünyada ve AB’de olup biteni daha iyi anlamak zarureti ortada. En azından şimdilik AB ile birlikte üretilen sanayi malları kategorisinde yer almanın lobisini yapmanın tam vaktidir.
Yazı biraz uzun oldu, kusura bakmayın. Aslında yazılması gereken pek çok ayrıntıyı da atladığımı belirterek son noktayı koyayım.
YORUMLAR