I know what it is to be young
But you, you don’t know what it is to be old.
Orson Welles
Orson Welles’in meşhur “Genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum ama sen yaşlılığın ne demek olduğunu bilmiyorsun” cümlesi, kuşaklar arası bir köprü kurmaktan ziyade bir meydan okuma olarak görülebilir. Gençler de haklı bir refleksle hemen mukabele eder: “Sizin gençliğinizle bizimkisi arasında çok fark var.”
Bu noktada gençlere hak vermemek mümkün değildir. Evet, dekor değişti. Bizim gençliğimizin yalnızlığı sokakta görünürdü; bugünün yalnızlığı ise kalabalık ekranların, iletilerin ve bitmeyen etkileşimlerin içinde seçilemez hâle geliyor. Ama mesele sadece Wi-Fi, hız ya da hızla tüketilen dil değildir. Asıl mesele, insanın hayata hangi koşullarla, hangi eşiklerden geçerek girebildiğidir.
Gençlik bir dekor değildir. O adeta yerin altında yüksek ısı ve basınçla enerji biriktiren bir magma gibidir; adalet duygusuyla ısınan, önü kesildikçe basıncı artan, zayıf hatları yoklayan ve günü geldiğinde en sağlam sanılan kabuğu bile çatlatan bir iç gerilim hâlidir. Zaman zaman öfke olarak dışa vursa da özünde, dünyayı bulanıklaştıran mazeretlere karşı doğruyla yanlışı ayırma inadıdır.
Çünkü gençlik, çoğu zaman gri olanın konforuna değil, doğru olanın sorumluluğuna koşar. Yaşlılık da çoğu zaman aynı cesaretin yaralı hafızasıdır. Gençlikte “netlik” olan şey, yaşlılıkta “bedel” diye hatırlanır.
Bugün gençliğin omzundaki yük, yaşlıların dolayısıyla dünün gençlerinin onlara miras bıraktığı parlak sunumlu ama çürümüş masallar olabilir mesela. Bir üniversite diploması edinmenin taşıdığı önemi anlatma masalı. “Diploma hayat kurtarır” masalı. “Hak eden kazanır” masalı gibi. Psikiyatrist Dr. Agâh Aydın’ın “Gençler yanılmadı, yaşlılar yalan söyledi” tespiti bu yüzden oldukça oturaklı bir cümledir. Belki daha yumuşak ama daha açıklayıcı cümle şudur: Gençler yanılmadı, dünün gençleri kendi zamanlarının formüllerini bugüne taşıyarak bugünün gençlerini yanıltmış olabilir. Gençliğin sarsıntısı çoğu zaman hayatın kendisinden değil, ona önceden ezberletilmiş steril anlatıların duvarına çarpmasından doğar.
Oysa “gençlik” denilen süreç, hayali evrenden çıkıp hayatın sert yüzüyle karşılaşılan anların toplamıdır. O yüzün üzerinde bugün liyakatsizliğin, emeğin kutsallığına çarpan eşitsizliğin izi vardır. Bugünün genci dirsek çürüterek aldığı diplomanın bir kasiyer önlüğünde son bulabildiğini görüyor. Hak edenin kazanmadığı vahşi bir düzenle yüz yüze kalıyor.
Ve fakat burada durup bir suçlu listesi çıkarmak kolaycılık olur. Çünkü bugün gençlere eksik, parlatılmış ya da gecikmiş formüller aktaranların önemli bir kısmı da bir zamanlar kendi dönemlerinin sertliğine çarpmış insanlardı. Sorun sadece kuşakların birbirini yanlış anlaması değil, insanın yaş aldıkça kendisini yaralayan düzenle giderek daha fazla uzlaşabilmesidir.
Bu yüzden mesele gençliğin ahlaki üstünlüğü ya da yaşlılığın kusuru değildir. Mesele, iktidarın biçim değiştirerek kendini yeniden üretmesidir. Sanki bir kuşağın gördüğü fırtına, ötekinin göğünde de aynı bulutlarla belirecekmiş gibi, deneyimin olduğu gibi aktarılabildiğini sanıyoruz oysa düzen aynı kalsa bile suret değiştiriyor. Dün insanı terbiye eden şey açık otoriteydi; bugün ise çoğu zaman seçenek, başarı, görünürlük ve kişisel gelişim diliyle konuşan daha sinsi bir kuşatma. Bu nedenle dünün birikimi değersiz olduğu için değil, bugünün baskısı başka bir kılığa büründüğü için, her zaman yol gösteremiyor.
Eskinin gençliği, disiplin toplumunun somut kurumlarında okulda, kışlada, fabrikada şekillendi. İktidar somuttu, hiyerarşi dikeydi, sınırlar görünürdü. Bugünün gençliği ise Michael Foucault’nun “biyopolitika” dediği daha sinsi bir kuşatmanın içinde büyüyor. Eskiden iktidar daha çok “dışarıdan” buyururdu, şimdi daha çok “içeriden” kuruluyor. Bu yüzden dünün deneyimi, bugünün baskısını her zaman teşhis edemiyor. İktidar artık yalnızca yasaklamıyor. Hayatı, bedeni ve arzuyu “verimlilik” adına düzenliyor. Eskinin genci sıraya girerken disipline ediliyordu, bugünün genci ise “sürekli kişisel gelişim” ve “performans” diliyle kendi hayatını denetlemeye zorlanıyor. İktidar artık “itaat et” demiyor, “kendini bir proje gibi pazarla” diyor. Bu da baskının daha hafiflediği anlamına gelmiyor; tersine, buyruğun insanın içine taşındığı daha yorucu bir düzene işaret ediyor.
Eskinin otoritesi görünürdü. Bugününki ise Erich Fromm’un dikkat çektiği türden daha anonim bir otoritedir; adı açıkça konulmaz ama insanı sürekli uyuma çağırır. Algoritmalar, beğeni sayıları, CV kalıpları, görünmez eleme mekanizmaları… Gençlik bu görünmez otoriteye uyum sağlarken özgürleştiğini sanabiliyor. Oysa çoğu kez ortaya çıkan şey özgürlük değil, otomatik uyum oluyor. İnsan, farkında olmadan kendini sistemin gözünden denetlemeye başlıyor.
Bu noktada bir gencin ekran karşısında verdiği mesai, sadece vakit öldürmek olarak görülmemelidir. Yaşanan, kendi sesinden azar azar uzaklaşıp piyasanın makbul saydığı kalıba yaklaşmaya zorlandığı bir uyum sürecidir. Çünkü bu düzende “özgür” olmak, çoğu zaman güvencesizliği göze almak demektir. Güvenlik ihtiyacı, özgürlük sancısının önüne geçen bir terbiye süreci olarak okunabilir. Bu yüzden gençlik, özgürlüğün bedelini ödemekten çok, uyumu bir hayatta kalma stratejisi olarak benimsemeye itiliyor.
Ne var ki düzen, gençten yalnızca boyun eğmesini beklemiyor. Düşüncesini köreltirken enerjisini de denetlenebilir kanallara akıtıyor. Ona özgürlük değil, çoğu zaman özgürlük hissi veriliyor. Tam da bu yüzden önüne sahte bir oyun alanı açılıyor. Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu ikiyüzlülüğü on yıllar öncesinden şöyle özetlemişti. “Gençler, kitap okumanız yasak ama silaha erişiminiz serbest.”
Kıvılcımlı ’nın işaret ettiği ikiyüzlülük bugün kaba yasaklarla değil, daha rafine araçlarla sürüyor. Kitap, yani idrak ve bilinç, artık çoğu zaman açıkça yasaklanmıyor; dijital gürültünün içine gömülerek etkisizleştiriliyor. Düzen, gencin düşünmesini tehlikeli buluyor ama öfkesini de tümden bastırmıyor. Tersine, o öfkenin gerçek hedefe değil, birbirine, akrana, rakibe yönelmesine sessizce alan açıyor. Böylece düşünen genç “tehlikeli ukala” diye yaftalanırken, piyasaya uyumlu ama hedefini şaşırmış öfke kolayca yönetilebilir bir kalabalığa dönüşüyor.
Diğer bir ifadeyle, bugünün gençliği yalnızca hayatın sertliğine değil, eşitsizliğin örgütlü biçimlerine çarpıyor. Karşısındaki şey artık insanı olgunlaştıran doğal bir zorluk değil; sınıfa göre işleyen, kimini erkenden ezen bir düzenek. Yoksul halk çocukları liyakatsizliğin duvarına daha yirmili yaşlarda çarpıyor ve çoğu kez o çarpmanın içinde yaşlanıyor. Bu yüzden Orson Welles’in sezdiği o gençlik titreşimini korumak, giderek daha az insanın taşıyabildiği bir imkâna dönüşüyor.
Gençlere verilecek yanıt, yukarıdan kurulmuş bir nasihat dili olmamalı. Çünkü bugün onların önüne çıkan şey yalnızca hayatın zorluğu değil; parlatılmış ama içi boş anlatılar, piyasa değerlerini kutsayan ölçüler ve düşüncenin yerini gürültüyle dolduran bir düzen. Bu yüzden bize zaman zaman “ukalaca” gelen çıkışlar, çoğu kez o çürümüş masalları yırtıp atan en dürüst sestir. Gençliğin siyah beyaz görme cesareti de buradan gelir. Bu, basit bir tecrübesizlik değil; adaletin netliğine duyulan açlıktır. Ama bu açlık, yaşlıların bütünüyle karşısına dikilmek zorunda değildir. Asıl itiraz edilmesi gereken, kuşakları birbirine düşürerek kendini yeniden aklayan düzendir.
Bir gün onlar da “biliyorum” kelimesinin nasıl ağırlaştığını hissedecekler. Ama o güne kadar görevimiz masal anlatmak değil. Görevimiz, düşüncenin yerini gürültünün almasına izin vermemek. Düşünceyi ve sorgulama cesaretini, insanı özgürlükten vazgeçmeye çağıran tuzağın karşısına dikmek. Çünkü gençlik dekor değildir. Gençlik, düzenin en çok tedirgin olduğu şeydir, uyanıklığın kendisidir.
YORUMLAR