Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Sosyal Medya
Müjdat Çalış
Müjdat Çalış

Akıl Yalanı ve Bilişsel Körleşme

İnsanlık tarihi boyunca kendimizi kandırmanın en konforlu yolu, zihnimizi sarsılmaz bir kale, aklımızı ise nesnel bir terazi zannetmek oldu. Oysa ne kadar geriye gidersek gidelim ya da geleceğin teknolojik illüzyonlarına ne kadar kapılırsak kapılalım, aynı gerçekle karşılaşırız: Yeryüzünde steril bir laboratuvarda damıtılmış bir “salt akıl” da yoktur, her şeyi kuşatan bir “mutlak zekâ” da.

Akıl, iddia edildiği gibi bedenden ve duygudan soyutlanmış aşkın bir cevher sayılamaz. Kant, insan zihninin sınırlarını çizerken bilgimizin zaman ve mekân biçimlerine bağlı olduğunu gösterdi; bu sınırı aşmaya kalkan akıl, kendi doğasından doğan bir yanılsamaya, Kant’ın aşkın görünüş dediği şeye düşer. Yine de Kant’ın aşkın öznesi bedensizdir. Bizim taşıdığımız zihin ise bedenli: acıkıyor, korkuyoruz, çağın ruhu bizi de sürüklüyor.

İktisatçı ve bilişsel psikolog Herbert Simon’ın sınırlı rasyonellik adını verdiği şey budur. Elimizde kısıtlı veri ve sınırlı bir biyolojik kapasite vardır; zaman da hep dardır. Simon’ın tatmin edici çözüm (satisficing) dediği biçimde, kararlarımız bu koşullarda yeterince makul görünen seçeneğe razı olur. Mutlak zekâ ancak teolojik ya da kurgusal anlatılarda yer bulur. Zekâ, doğası gereği fiziksel bir bağlama ve bir amaca bağlıdır; çevresinden ve kısıtlarından azat edilmiş bir zekâ, kendi kavramsal tanımını bile imkânsız kılar.

Mutlak aklın bulunmadığı bir dünyada aptallık nereye oturur? Sövgü dağarcığımıza kazıdığımız bu sözcük bir hakaretten ibaret midir?

İdiot, imbecile ve moron bir zamanlar zekâ geriliğinin dereceleriydi; klinik sınıflandırmanın kategorileri olarak doğdular. Günlük dile geçip bir yaralama aracına dönüşünce tıp literatüründen söküldüler. Bugün bu sözcüklerden biriyle birine seslenmek şüphesiz sosyal bir hakarettir; muhatabın yargı yeteneğini ve varoluşunu değersizleştirme arzusudur. İdiot’un kökü ise bambaşka bir hikâye anlatır: Yunanca “idiōtēs”, kamusal işlere karışmayıp yalnızca kendi özel dünyasına bakan kişiyi anlatırdı.

Zekâ ölçeğini bir kenara bırakıp felsefenin baktığı yerden bakınca kelimenin üstündeki hakaret tortusu kalkar, geriye bir tanı kalır. Musil, 1937’de Viyana’da yaptığı bir konuşmada dürüst ve yalın aptallığı, kendini zeki sanan zihnin aptallığından ayırır ve ikincisini çok daha tehlikeli bulur.

İktisat tarihçisi Carlo Cipolla ise işe zararı ölçerek girer: Aptal, kendisine hiçbir kazanç sağlamadan, hatta kendisi de zarar görerek başkalarına zarar veren kişidir. Cipolla aptalı verdiği zarara bakarak tanımlar; Musil’in ve bu yazının ilgilendiği şey ise zihnin kendi tutumudur. İkisinin ortak noktası, aptallığın zekâ eksikliğiyle aynı şey olmamasıdır. Cipolla’nın ikinci yasası bunu açıkça söyler: Bir insanın aptal olma olasılığı, taşıdığı başka hiçbir özelliğe bağlı değildir. Kendi yarı şaka yarı ciddi gözlemine göre aptalların oranı Nobel ödüllüler arasında da işçiler arasında da aşağı yukarı aynıdır.

Cehalet masumdur; öğretimle giderilebilir. Aptallık ise eldeki bilgiye, açık mantığa ve göz önündeki gerçekliğe rağmen kendini tekrar eden bilişsel bir körleşmedir. Böyle bir körleşmenin zekâ puanıyla ilgisi yoktur. Malzemesi özfarkındalık eksikliği ve kendi yanılsamasına duyulan tehlikeli güvendir; dogmatizm bunu kalıcı kılar.

Aklın sınırlı olması herkesin yanılabileceğini söyler; aptallığı açıklamaz. Kant’a göre aşkın görünüş, eleştiriyle açığa çıkarıldıktan sonra da yok olmaz; eleştiri yalnızca onun bizi yanıltmasını engeller. Yanılsama hepimizde vardır. Yanlışını gördüğünde yolunu düzelten zihin yalnızca yanılmış olur; aptallık, bu eleştirinin hiç işlemediği, kendini kandırmanın alışkanlığa dönüştüğü zihnin durumudur.

Akıl Yalanı ve Bilişsel Körleşme
Müjdat Çalış

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

TÜMÜ