“Düşüncelerinize dikkat edin, sözlerinize dönüşür;
Sözlerinize dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür;
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür;
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, karakterinize dönüşür;
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.” Margaret Thatcher (1993, BBC – The Downing Street Years Belgeseli)
Bedenen aramızda olmayan ama duruşu ve fikirleriyle yaşamaya devam eden Yazar ve Hukukçu Uğur Mumcu’nun tespiti, bugün çokça rastladığımız bir ruh hâlini yıllar öncesinden işaret ediyor. Sanki zaman geçmemiş de cümle yerinden hiç kıpırdamamış gibi olduğu yerde duruyor: “Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe dönerler, fırıldak olurlar.” Bu sözler sadece siyasi bir eleştiri değil, aynı zamanda karakterin nasıl bir me(v)taya dönüşme potansiyeli taşıdığının anatomisi gibidir. Güce göre şekil alan bu esneklik, beraberinde derin ve felç edici bir suskunluğun da nedenidir.
Bir halk meseli olarak anlatılan Erzurumlu kurbağanın o meşhur yanıtıyla günümüzde daha çok karşılaşıyoruz: “ben diyeceğimi bilirem bilirem de ağzıma su dolir” Peki, o ağza dolan su, gerçekten bir dere suyu mudur? Yoksa bireyin kendi haysiyetini boğan ağır bir sessizlik mi? Bu söz, sadece bir çaresizliğe verilen yanıt mı, yoksa artık toplumsal bir tavra dönüşmüş konforlu bir retorik midir?
Kanaatimce bu sessizlik, aslında bir kabullenişin değil, ruhun aşama aşama korkuya teslim edilişinin sesidir. Suskunluk sadece bir sesin kesilmesi değil; bir varoluşun, bir kimliğin yavaş yavaş içine kapanmasıdır.
Zira insan, sadece fiziksel varlığıyla değil, savunduğu değerlerin bütünlüğüyle beraber yaşayan bir varlıktır. Değerler hiyerarşisinin en tepesine hayatta kalma güdüsü yerleştiğinde, ahlak ve dürüstlük alt basamaklarda ezilmeye mahkûm kalır. Kuşkusuz hayatta kalma güdüsü en temel savunulabilir ve masum bir argüman olarak görülebilir; ancak insanı diğer canlılardan ayıran şey, sadece biyolojik bir süreklilik değil, ontolojik bir duruş sergileyebilmesidir. Sadece biyolojik varlığını koruma pahasına onurundan vazgeçen birey, aslında yaşayan bir ölüye dönüşmüştür. Özsaygısını yitiren bireylerle birlikte ortaya çıkan tablo ise tam anlamıyla toplumsal bir öğrenilmiş çaresizliğe dönüşür.
Bu psikopatoloji, önce bir tür kinikleşme zırhıyla başlar. Kişi, ‘Zaten her şey böyle, ben mi kurtaracağım?’ diyerek adaletsizliği kanıksar; kanıksamakla kalmaz, kendi iradesini o soğuk kalıplara dökerek düzenin adeta sessiz bir kurşun askeri olur. Bu kanıksama hali, vicdanın sesini bastıran uyuşturucu bir etki yaratır ve toplumu bir ‘kayıtsızlar yığınına’ dönüştürür. Ardından gelen kimlik kaybı kişiyi güç merkezine göre şekil alan, her devrin rengini taşıyan bir bukalemun haline getirir. Rüzgâr nereden eserse oraya dönen bu yeni kimlik, artık bir özne olmaktan çıkmış, istediğin şekli verebildiğin bir nesneye dönüşmüştür.
Nesneleşen insan, artık karar verici değil, sadece kendisine verilen komutları icra eden bir araçtır. Dışarıda itaat görünür; içeride kopuş başlar, en acısı ise psikolojik yabancılaşmadır; insan kendi değerlerinden o kadar uzaklaşır ki artık aynadaki yüzüne bakamaz, kendi sesini tanıyamaz hale gelir.
Bu içsel çürümeyi en çıplak ve sarsıcı haliyle bir çalışma masasında, bir koridorda ya da bir toplantı salonunda görmek mümkündür. Mesela üst makamdaki bir yetkili, bizzat verdiği bir talimatın sonuçları negatif çıktığında, sorumluluğu üstlenmek yerine buz gibi bir soğukkanlılıkla “ben böyle bir talimat vermedim, benim haberim yok” diyebilmektedir. O an, talimatı bizzat alan ve uygulayan kişi için hakikatle imtihan başlar. Gerçeği, kanıtı, tanıklığı cebinde olmasına rağmen, kişi eğer “işimi kaybederim” ya da “dışlanırım” kaygısıyla başını öne eğip susuyorsa, işte o an kendi onurunda en derin yarayı açmaktadır. Bu yara dikiş tutmaz; çünkü kişi artık sadece başkasına değil, en başta kendine yalan söylemeye başlamaktadır. Talimatı veren kendi sözüne ihanet ederek kaypaklığın, talimatı alan ise kendi tanıklığına ihanet ederek korkaklığın pençesinde aynı patolojik sistemin dişlileri haline gelirler. Hakikat, o odadaki ağır ve utanç verici sessizliğin altında can verirken; birey sadece işini değil, karakterini de o masada bırakıp kalkar.
Karakter kaybı, zamanla kurumsal kültüre ve oradan da toplumsal bir karaktere dönüşür. “Hata yapmamak” değil, “hatayı başkasına yıkmak” bir zekâ göstergesi sayılmaya başlandığında, o toplumun ahlaki pusulası tamamen bozulmuş demektir. Bu tür “münferit” görünen anlar, aslında toplumun tamamının susma eğilimini pekiştirmektedir. Farklı bir sese tahammül edemeyen, hatayı üstlenmeyi zayıflık sayan, liyakati sadakate kurban eden bu refleks, toplumu edilgen bir yığına dönüştürür. Eleştirinin olmadığı yerde denetim, denetimin olmadığı yerde adalet, adaletin olmadığı yerde ise güven duygusu çöker.
Eğer bir toplumda “korku”, “hakikatin” önüne bir engel olarak dikilmişse, o toplumun ortak geleceği de bu sessizliğin gölgesinde yaşamak zorunda kalır.
Ezcümle, özsaygımızı korumak, sadece kendimize karşı bir borç değil, gelecek nesillere bırakacağımız en büyük mirastır. Bu ülke, haksızlık karşısında sesi titrese de hakikati haykırmaktan vazgeçmeyenlerin omuzlarında yükselecektir. Çünkü insanın kendi sesine sadakati, karanlıkta yolunu bulmasını sağlayacak tek pusulasıdır. Kendi iç sesine ihanet eden ise, varoluşuna ihanet etmiş demektir.
Çünkü mesele sadece bağırmak değil, hakikatin o sakin ama sarsılmaz gücünü hatırlatabilmektir, bireyin kendi özsaygısını ve toplumun ahlaki zeminini yeniden inşa etme çabasıdır.
Meraklısına, kurbağa meselinin başka bir kılıkta dolaşan anlatısı ve onun politik arka planı:
Koca Ağızlı Kurbağa ve Hırtlar Vadisi
Ömer Faruk ELBEK
YORUMLAR