Bugünün siyasi ve entelektüel iklimi, Odysseus’un Calypso’nun adasında karşılaştığı yol ayrımının tam ortasında duruyor.
Fransa’nın eski Millî Eğitim Bakanı ve filozof Luc Ferry’nin Yunan mitolojisine getirdiği varoluşçu okuma, Homeros’un bu kadim destanını edebî bir anlatı olmaktan çıkarıp bugünün küresel ve ideolojik krizlerine ışık tutan bir siyasi manifestoya dönüştürür.
Ferry’nin dikkat çektiği merkez nokta şudur: Calypso, Odysseus’a sonsuz gençlik, acısız bir varoluş ve tanrısal bir statü teklif eder. Teklifin gizli bir bedeli vardır: hafızasızlık (amnesia), köksüzlük ve mekânsızlaşma.
Odysseus bunu kabul etseydi ne kendi geçmişine sahip olabilecek ne de dönebileceği bir evi olacaktı. Vaadi reddedip yaşlanmayı, kırılganlığı ve fırtınalı bir denize açılmayı seçmesi, modern siyasetin gözden kaçırdığı ilk büyük varoluşsal ve politik direniştir. Bu tercih, trajik bir insanlık öyküsünün çok ötesine geçer.
AKIŞKAN MODERNİTE VE GEREKSİZLİK TEHDİDİ: BAUMAN VE HARARİ İLE KÜRESEL SOYUTLANMA
Günümüz küresel kapitalizmi ve teknokratik düzeni birer Calypso gibi işliyor. Bu mekanizmanın sosyolojik röntgenini çeken iki isim, modern insanın neden Odysseus gibi bir İthaka arayışına muhtaç olduğunu açıkça gösterir.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı, Calypso’nun adasındaki tutunacak yer bırakmayan, sürekli biçim değiştiren yapının sosyolojik karşılığıdır. Katı olan her şeyin buharlaştığı bu çağda kurumlar, aidiyetler ve uzun vadeli sadakatler yük sayılır; bağ kurmak riskli, bir yere çapa atmak anakronik görülür.
Bauman’a göre akışkan toplumun ideal tipi, hiçbir yere kök salmayan ve her an yeni bir limana yelken açabilen sürtünmesiz bireydir. Ne var ki özgürlük adına sunulan bu akışkanlık, insanı “akışkan korku” girdabına sürükler. Calypso’nun adası budur: geçmişin yükünden ve geleceğin sorumluluğundan arındırılmış, ama insanı tarihsel özne olma imkânından da yoksun bırakan steril bir hapishane.
Yuval Noah Harari ise “gereksizler sınıfı” ve “dataizm” kavramlarıyla süreci bir adım öteye taşır. Yapay zekânın ve algoritmaların her alanda belirleyici olduğu bir dünyada insan yalnızca ekonomik üretim unsuru olmaktan çıkmaz; siyasi irade olma niteliğini de yitirme riskiyle karşılaşır.
Dataizm, insani sezginin, tarihsel birikimin ve ahlaki kararın yerine algoritmik kusursuzluğu koymayı vaat eder. Bu, Odysseus’a söylenen “sen aradan çekil, biz sana tanrısal bir konfor sunalım” sözünün dijital versiyonudur. İnsan kendi kaderi üzerindeki söz hakkından vazgeçtiği takdirde ona teknolojik ölümsüzlük vaat edilir. Bu vaat toplumsal yapıyı köksüzleştirir, bireyi de kendi geleceğine yabancılaştırır.
Siyasi yansıma: Akışkanlık ve verisel determinizm çağında somut yurttaşlığın ve yerel sorumluluğun yerine soyut bir “küresel vatandaşlık” anlatısı sunulur ve bu anlatı siyaseti eylemsizleştirir.
Odysseus’un “Ben ölümlü bir insanım ve evime dönmek istiyorum” ısrarı, Bauman’ın akışkan sürüklenmesine ve Harari’nin uyardığı teknolojik gereksizleşmeye karşı mekâna, tarihe ve insani ölçeğe tutunma eylemidir.
YORGUNLUK REJİMİ VE ÖZ-SÖMÜRÜ: BYUNG-CHUL HAN İLE NEOLİBERAL NARSİSİZM
Luc Ferry, Odysseus’un ölümsüzlüğü reddedişini insan ölçeğine ve kırılganlığına geri dönme arzusu olarak okur. Bu felsefi tutumu Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu” (Müdigkeitsgesellschaft) ve “Psikopolitika” tezleriyle birlikte düşündüğümüzde, Calypso’nun adasındaki büyünün iç yüzü belirginleşir.
Han’a göre 21. yüzyıl toplumu artık Foucault’nun anlattığı dışsal disiplin ve baskı mekanizmalarıyla (hastane, hapishane, kışla) yönetilmiyor. Günümüz toplumu bir “başarı toplumu”dur (Leistungsgesellschaft). Disiplin öznesinin yerini “yapabilirsin” mantrasıyla hareket eden başarı öznesi almıştır. Dışsal baskının yerini içsel zorlama tutar ve birey, kendi kendisinin hem efendisi hem kölesi olduğu bir öz-sömürüye (Selbstausbeutung) sürüklenir.
Han’ın tespitiyle insan sürekli performans göstermek, kendini optimize etmek, sergilemek ve “olumlu” olmak zorundadır. Olumsuz olan her şeyin (acı, yaşlanma, başarısızlık) sistem dışına itildiği bu pürüzsüzlük arayışı, derin bir tükenmişliği ve klinik depresyonu beraberinde getirir. Calypso’nun adası, kesintisiz olumluluğun ve sonsuz gençlik illüzyonunun mekânıdır. Ama bu mekân insanın başkasıyla diyalektik bir ilişki kurmasına izin vermez; öteki pürüz yarattığı için birey kendi performansının ve narsisizminin içine hapsolur.
Toplumsal dönüşüm: Foucault’nun klasik disiplin toplumu, dışsal baskıyla ve “yasak / yapamazsın” üzerinden itaatkâr birey yaratır. Han’ın neoliberal başarı toplumu ise içsel zorlamayla ve “sonsuz imkân / yapabilirsin” üzerinden öz-sömürü ve tükenmişlik üretir.
Siyasetteki karşılığı, gerçek toplumsal çelişkilerin, sınıf mücadelelerinin, adaletsizliklerin ve insani trajedilerin üzerini örten teknokratik bir “kusursuzluk” ve “kişisel gelişim” söylemidir. İnsan doğasının kırılganlığını, toplumsal hafızayı ve geçmişin borcunu yok sayan bu yaklaşım, siyaseti tümüyle depolitize eder.
Odysseus’un Calypso’ya cevabı, Han’ın olumsuzluk vurgusuyla söylersek, “olumsuzluğun gücünü” yeniden sahiplenmektir. Odysseus ölümlülüğü ve sınırları kabul ederek, başarı toplumunun pürüzsüz ve sahte olumluluğuna karşı insanın trajik ve otantik varoluşunu savunur. Penelope ile yaşlanmayı seçmek, narsistik izolasyondan çıkıp “öteki” ile gerçek ve kırılgan bir bağ kurmaktır.
SİYASİ BİR EŞİK OLARAK İTHAKA’YI YENİDEN DÜŞÜNMEK
Bauman’ın akışkanlığına, Harari’nin verisel gereksizlik tehdidine ve Han’ın performans kıskacına karşı Luc Ferry’nin Odysseus okuması, günümüz entelektüeline radikal bir pusula sunar.
Modern siyasi zihin uzun zamandır Calypso’nun vaatleriyle felç edilmiş durumda. Çatışmasız, steril ve teknolojinin yöneteceği bir gelecek illüzyonu; tarihsel hafızadan ve sınırların getirdiği sorumluluktan azat edilmiş akışkan bir varoluş; insanın acısını ve kırılganlığını tıbbi ve dijital müdahalelerle yok etmeyi vaat eden transhümanist fanteziler: Bu üç vaat birlikte siyaseti eylemsizliğe mahkûm eder.
Oysa Odysseus’un İthaka’ya dönüş mücadelesi, siyasetin insan ölçeğine geri dönme sanatı olduğunu hatırlatır. İthaka, talan edilmiş, taliplerin işgaline uğramış, sorunlu ve somut bir yurdun adıdır; kusursuz, çatışmasız ya da ütopik bir cennetle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Otantik siyasi eylem ancak bu sorunlu, kırılgan ve somut gerçekliğin ortasında mümkündür. Ütopik soyutlamalar da konforlu kaçış adaları da ona alan açmaz.
Sonuç ve sorumluluk: Siyasi entelektüelin ve bugün dünyayı yeniden anlamlandırmak isteyen her yurttaşın görevi, sunulan ütopik ölümsüzlük ve sonsuz konfor illüzyonlarına karşı Odysseus’un vakur duruşunu sürdürmektir: kendi coğrafyamıza, hafızamıza, toplumsal sorumluluklarımıza ve insani sınırlarımıza geri dönmek.
Özgürlük, bir tanrının adasında izole ve eylemsiz biçimde ölümsüzleşerek kazanılmaz. Kendi evinde, kendi halkıyla birlikte, kırılgan ama anlamlı bir tarih kurabilmekle kazanılır.
YORUMLAR