Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Sosyal Medya
Müjdat Çalış
Müjdat Çalış

Kutsalın Gölgesinde Sahtelik

İnsan bilmediğinden korkar; bilmediğine bentler çeker, kendini korumaya alır. Fakat yalana teslimiyeti her zaman korkusundan doğmaz. Bazen inandığı, bazen güvendiği için kapıyı içeriden açar. En derin yaramızın en çok güvendiğimiz yerden açılmasının nedeni budur.

İnsan inanmak ister: Bir şeye, birine, bir değere… Dünya, çıplak haliyle taşınması kolay bir yer değildir. İnanç, karanlıkta uzandığımız dal; umut ise o dalın kırılmayacağına dair sessiz kanaatimizdir. Bu yüzden güven ve umut, sömürülmeye en açık hazinelerimizdir.

Kürsüye çıkan politikacı bunu bilir. İnsanların aklına değil, duygularına seslenir; bayrağı yükseltir, dini öne çıkarır, milleti kutsar, fedakârlıktan söz eder. Sonra anlattığı adaletin tersini yaparken yakalanabilir: Yolsuzluk iddialarıyla anılır, kamu kaynaklarının kullanımı sorgulanır, yakınlarını kayırdığı tartışılır. Dün halka fedakârlık dersi veren, bugün kendi çevresine imtiyaz dağıtır.

Ama kutsal dil devam eder.

Hesap vermesi gereken yerde duygu devreye sokulur; insanların cebine dokunan mesele, kalbine dokunan sözlerle örtülür: “Bize saldırıyorlar.” “Davaya zarar vermeyin.” “Şimdi birlik zamanı.”

Bir bakarsınız, hesabı sorulması gereken kişi mağdur rolüne geçmiş; hesabı soran da hain ilan edilmiştir.

Sahtelik, kutsalın gölgesinde böyle büyür. İnancı kullanarak kendisine dokunulmazlık üreten siyaset, yalnızca siyaseti değil, adalet duygusunu da kirletir. İnsan bir süre sonra adaletin, güçlülerin ihtiyaç duyduğunda hatırladığı bir söz olduğuna inanmaya başlar. Para geri kazanılabilir; kaybolan güveni yeniden kurmak ise çok daha zordur.

Aynı yara, yardım kuruluşlarında da açılır: İnsanlar aç bir çocuğun, savaş mağdurunun, depremzedenin ya da hastanın fotoğrafını gördüğünde elini cebine atar; başkasının acısına karşılık verme isteği hâlâ içimizdedir. Fakat o para gerçekten yerine ulaşıyor mu? İhtiyaç sahibine gidiyor mu? Nasıl harcanıyor, kim denetliyor?

Hesap sorulduğunda bunu “iyiliğe düşmanlık” saymak neden?

Merhametin hesabı olmaz mı? Tam tersine, olmalıdır. Ortada insanların güvenerek verdiği para ve o paraya muhtaç hayatlar vardır. Yardım kaynaklarının kötüye kullanılması yalnızca maddi kayıp yaratmaz; insanların iyilik yapma cesaretini de kırar. Bir kez kandırılan kişi, bir dahaki sefere elini cebine atarken duraksar. Bir sahtekârın bedelini, hiç tanımadığı binlerce yoksul öder.

Din alanında da benzer bir mekanizma işler.

İnsan ölümden korkar, anlam arar, günahından arınmak ve vicdanını rahatlatmak ister. Din tüccarı, bu kırılganlığın karşısına kendisini Tanrı ile insan arasında vazgeçilmez bir aracı gibi koyar. Korkuyu diri tutar, günahı büyütür, soruyu tehlikeli hale getirir; ardından çözümü kendi elinde tutar.

İnancın yerini itaate, vicdanın yerini korkuya, ibadetin yerini alışverişe çevirdiğinde artık din anlatmıyordur; dini kullanarak güç ve çıkar üretiyordur.

Siyaset, yardım ve din alanlarındaki bu örneklerin ortak noktası şudur: İnsanların iyi niyetine, merhametine, inancına ve umut ihtiyacına yaslanmak. Kutsallaştırılmış sözler sorgulamayı zorlaştırır; eleştiriyi ihanete, hesabı düşmanlığa dönüştürür.

Birkaç politikacının yolsuzluğu, birkaç kurumun kaynaklarını kötüye kullanması ya da birkaç din adamının din tüccarına dönüşmesi tek başına bu kadar öfke uyandırmaz. Öfkeyi büyüten, bunların insanların en temiz duygularının arkasına saklanabilmesidir.

İnsan adalete inanır; adalet adına kandırılır. İnsan dine inanır; din adına sömürülür. İnsan yardımlaşmaya inanır; merhamet adına kullanılır.

Bütün bunların sahte olduğunu fark ettiğinde yalnızca kandırıldığı kişiden değil, inandığı değerlerden de uzaklaşmaya başlar. Güven kaybı böylece umudun kaybına dönüşür:

“Demek ki iyi olmak işe yaramıyor.”

“Demek ki kimseye güvenilmez.”

“Demek ki adalet yalnızca kürsülerde söylenen bir kelime.”

İnsanı nihilizme götüren yol bazen büyük felsefi tartışmalardan değil, tekrar tekrar kandırılmaktan geçer. Umudu yok etmek için insanı tek seferde yıkmanız gerekmez; inandığı şeyleri birer birer kirletmeniz yeterlidir.

Önce siyaset adalet duygusunu, sonra kurumlar dayanışmayı, ardından din tüccarları kutsal olanı kirletir. Sonunda insanın elinde ne inanacak bir şey, ne güvenecek biri, ne yardım edecek cesaret ne de yarının bugünden iyi olabileceğine dair bir umut kalır.

Kutsalın arkasına saklanan sahteliğin en büyük suçu budur: İnsanların yalnızca parasını değil, vicdanını; yalnızca güvenini değil, umudunu çalmak.

Bu yüzden çözüm ne bütün kurumlara sırt çevirmek ne de onlara körü körüne teslim olmaktır. Çözüm, kutsal olan hiçbir şeyin denetimden muaf olmadığını kabul etmektir.

İnanç varsa hesap verebilirlik de olmalıdır; merhamet şeffaflıkla, dava eleştiri hakkıyla, kurum da denetimle birlikte var olmalıdır.

Gerçekten kutsal olanın yalana ihtiyacı yoktur. Hakikatin de korunmak için kutsal bir maskeye ihtiyacı yoktur.

Kutsalın Gölgesinde Sahtelik
Müjdat Çalış

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

TÜMÜ