Bir putun kırık kolunu altınla tamamlamak, ilk bakışta basit bir onarım gibi görünür. Oysa Hübel’in hikâyesinde insanın çok eski bir alışkanlığı saklıdır: Eksikliği gidermek yerine onu gösterişli hâle getirmek.
İslam öncesi Mekke’de Kâbe’nin içinde bulunduğu aktarılan Hübel, kırmızı akik taşından yapılmış, insan biçimli bir put olarak anlatılır. İbnü’l-Kelbî’nin Kitâbü’l-Esnâm adlı eserine göre sağ kolu kırıktı ve Kureyşliler bu eksikliği altın bir elle gidermişti. Önünde çeşitli işlerde başvurulan yedi fal oku dururdu. Aktarıldığına göre putun yanındaki kuyuda adak olarak sunulan mallar da toplanırdı. Bu ayrıntılar eski bir inanç dünyasını anlatmanın ötesinde, iktidarın kendisini nasıl görünür ve inandırıcı kıldığını düşünmemize de imkân verir.
Altın kol, tarihin bize bıraktığı güçlü bir imge. Kırık onarılmış ama sıradan bir onarımla değil; eksiklik, değerli bir madenin parıltısıyla örtülmüş. Bugünün siyasetinde de benzer bir manzaraya rastlamıyor muyuz? Yönetme kapasitesindeki zaafı büyük projelerle, adaletsizliği görkemli törenlerle örtmeye çalışan iktidarlar var. Gösteri büyüdükçe insan şunu sormadan edemiyor: Bu kadar parıltının ardında ne saklanıyor?
Her büyük proje elbette bir aldatmaca, her tören bir güçsüzlük işareti sayılmaz. Ama bir yönetim yaptığı işten çok o işi nasıl gösterdiğiyle ilgilenmeye başladığında altın kol işlevini görmeye başlar. Görüntü kusursuzdur; eksiklik ise yerinde durmaktadır.
Hübel’in önündeki fal okları meselenin başka bir yüzünü gösterir. Geleneksel anlatılarda bu oklara soy bağı, evlilik ve çeşitli kararlarla ilgili sorular yöneltilirdi. Okların kendi başlarına bir bilgisi yoktu; sonucu onlara yüklenen anlam belirliyordu. İnsanlar kararı yalnızca kendi iradeleriyle vermek yerine, onu kutsal bir işaretin hükmü olarak karşılayabiliyordu.
Bugün fal oklarının yerinde kamuoyu araştırmaları ve algoritmalar var. Bunların hiçbiri baştan bir manipülasyon aracı sayılmaz. Ancak siyasal tercih önceden yapılmış, araştırma yalnızca o tercihe destek üretmek için yürütülmüşse ya da veriler işe geldiği gibi seçilip sunulmuşsa, eski alışkanlık yeni araçlarla geri gelmiş demektir. İktidar kendi kararını verir, sonra ona halkın iradesi adını takar ve kendi hesabını toplumun hükmü gibi sunar.
Bu düzende halkın ne düşündüğü öğrenilmek istenmez; ne düşüneceği baştan belirlenmiştir. Sonuç belli, gerekçe hazırdır. Kararın sorumluluğu da böylece görünmez olur. Kimse tercih yapmış değildir; herkes sözde bir zorunluluğun gereğini yerine getirmiştir.
Mekke’nin ticari ve toplumsal seçkinleriyle Hübel kültü arasında tek çizgili bir ilişki kurmak tarihsel açıdan ihtiyat gerektirir. Yine de şu soru yerinde duruyor: Kutsal sayılan değerler yerleşik çıkarları korumak için kullanıldığında ne olur? Kâbe çevresindeki hac ve ticaret ilişkisi ile putun yanındaki kuyuda biriken adaklar düşünüldüğünde bu soru boşlukta kalmıyor.
İnanç, gelenek, vatan, halkın iradesi gibi kavramlar insanları bir araya getirebilir. Aynı kavramlar sorgulamayı susturmanın ve ayrıcalıkları korumanın aracına da dönüşebilir. Ortak değerleri sürekli hatırlatanlar o değerlerin gerektirdiği adaleti çiğniyorsa, söylenenle yapılan arasındaki mesafeye bakmak gerekir; bir kavramın ne kadar sık anıldığı, ona ne kadar sadık kalındığını göstermez.
Hübel’i bugün aramak için taş heykellerin arasında dolaşmak gerekmez. Bir kürsüde, bir propaganda kampanyasında ya da sonucu baştan belli bir tartışmada karşımıza çıkabilir. Onu tanımak için kullandığı sembollerin eskiliğine bakmak yetmez; gördüğü işi izlemek gerekir.
Altın kol kırığı iyileştirmedi, yalnızca bakışları kırığın üzerinde tutmaya yaradı. Siyasetin eski numaralarından biri budur: İnsanları kendilerinden neyin eksiltildiğini düşünmekten alıkoyup önlerine konan parıltıya hayran bırakmak.
YORUMLAR