Stratejik eylem planları hazırlanıyor, hedefler belirleniyor, takvimler oluşturuluyor. Masalarda önemli cümleler kuruluyor, raporlar yazılıyor, toplantılar yapılıyor. Fakat siyasetin asıl sınavı, yazılanı hazırlamakta değil, yazılanı hayata geçirmekte başlıyor.
ÇÜNKÜ SİYASETİN BİR DE YAZILI OLMAYAN KURALLARI VAR
Kim dinlenir, kim bekletilir, kimin sözü dikkate alınır, hangi konu önceliklendirilir, hangi sorun ertelenir, hangi karar gerçekten uygulanır;
Bunların önemli bir bölümü hiçbir stratejik eylem planında yazmaz.
Ama sonucu çoğu zaman bunlar belirler.
İşte tam da burada siyasetin görünür yüzü ile görünmeyen yüzü birbirinden ayrılıyor.
Kâğıt üzerinde herkes eşittir.
Uygulamada ise bazen bazı talepler daha hızlı duyulur.
Planlarda katılımcılık vardır.
Uygulamada karar mekanizmalarına katılım sınırlı kalabilir.
Belgelerde izleme ve değerlendirme vardır.
Fakat uygulamada kimsenin dönüp “Ne yaptık, neyi yapamadık, neden yapamadık?” diye sormadığı dönemler olabilir.
Böyle olduğunda stratejik eylem planları bir süre sonra politikanın kendisi olmaktan çıkıp politikanın vitrini haline gelme riski taşır.
Oysa bir eylem planının gerçek değeri, kaç sayfa olduğuyla değil; kaç hayatı değiştirdiğiyle ölçülmelidir.
Özellikle Romanlar açısından mesele çok daha önemlidir.
Yıllardır Romanların eğitimden istihdama, barınmadan sosyal hizmetlere, ayrımcılıktan kültürel haklara kadar pek çok alanda yaşadığı sorunlar tespit ediliyor.
Sorunlar bilinmiyor değil.
Çözüm önerileri de yok değil.
Planlar da hazırlanıyor.
Peki sonuç nerede?
İşte siyasetin kendisine sorması gereken en basit ama en zor soru budur.
Bilmek yetiyor mu?
Hayır.
Yazmak yetiyor mu?
Hayır.
Planlamak yetiyor mu?
O da yetmiyor.
Çünkü politika, ancak uygulandığında siyasete dönüşür.
Bir stratejik eylem planında “Romanların karar alma süreçlerine katılımı güçlendirilecektir” yazabilir.
Fakat karar alma masasındaki Roman yurttaş hâlâ yalnızca dinleyici konumundaysa, yazılı olanla gerçek hayat arasında bir mesafe oluşmuş demektir.
İŞTE O MESAFEYE BAKMAK GEREKİYOR
Belki de artık yalnızca “Ne yazdınız?” diye sormak yerine,
“Ne yaptınız?”
“Ne değişti?”
“Kaç kişinin hayatına dokundu?”
“Hangi hedef gerçekleşti?”
“Gerçekleşmeyen hedef neden gerçekleşmedi?”
diye sormamız gerekiyor.
Çünkü hesap verebilirlik, iyi niyet beyanından daha değerlidir.
Siyasetin kalitesi, verdiği sözlerin çokluğuyla değil, o sözlerin ölçülebilir sonuçlara dönüşmesiyle ortaya çıkar.
Burada sivil toplumun da önemli bir sorumluluğu var.
STK’lar yalnızca planların hazırlanmasına katkı sunan yapılar olmamalı.
Aynı zamanda planların uygulanmasını izleyen, eksikleri gösteren, gerektiğinde eleştiren ve sonuç talep eden yapılar olmalı.
Çünkü imza atmak başka, takip etmek başkadır.
Bir planın altında imzamız olabilir.
Ama asıl mesele, o planın arkasında durup durmadığımızdır.
Tam da bu nedenle Roman politikalarında yeni bir döneme ihtiyaç var:
Mağduriyeti anlatan değil, sonucu takip eden bir siyasal dil.
Söz isteyen değil, ölçülebilir sonuç isteyen bir yurttaşlık anlayışı.
Kendisine ayrılan yeri bekleyen değil, karar süreçlerinin öznesi olan bir toplum yaklaşımı.
Belki de en önemlisi;
Siyasetin yazılı kurallarını bilmek kadar, yazılı olmayan kurallarını da sorgulayabilmek.
Çünkü bazen bir toplumun önündeki en büyük engel kanunda, yönetmelikte veya eylem planında yazan bir madde değildir.
Hiçbir yerde yazmayan ama herkesin uyguladığı bir alışkanlıktır.
Değiştirilmesi gereken de tam olarak budur.
Çünkü gerçek değişim, yalnızca yeni planlar yazmakla değil, eski siyaset yapma biçimlerini değiştirmekle başlar.
Artık siyasete şu soruyu sormanın zamanı geldi:
YAZILI OLANI UYGULAMIYORSAK
YAZILI OLMAYAN HANGİ KURALI UYGULUYORUZ ?
YORUMLAR