DOLAR 32,5373 0.06%
EURO 35,0086 0.33%
ALTIN 2.433,88-0,05
BITCOIN 2129353-0,40%
İzmir
39°

AÇIK

Özgün Utku

Özgün Utku

27 Mart 2023 Pazartesi

AH EMEKLİ, VAH EMEKLİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçenlerde haberleri izlerken gördüm. Spiker alana çıkmış vatandaşa soruyor:”Emekli misiniz? Geçinebiliyor musunuz?” Vatandaş yanıtlıyor. Bir ara gözlerim konuşanların dişlerine takıldı. Yıllar önce Covid günlerinde sinemalar kapalı olduğu için; İşçi Filmleri Festivali zoom üzerinden izleyicilere ulaşmıştı. O festivalde izlediğim bir belgesel vardı.

Dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan işçilerin dişleriyle ilgiliydi, maalesef filmin ismini hatırlayamıyorum. Ülkeler değişiyor; işçilerin yoksulluğu ağızlarında ortaklaşmış. Yüzler kırışık, ağızlarındaki dişlerin çoğu eksik. Çok güçlü bir belgeseldi. Bizim emeklilerin yoksullukları da ağızlarından bizlere sesleniyor, yetersiz beslenmekten  dişleri azalmış. Ama sağlıklı beslenmelerine yetecek, dişlerine ayıracakları para yok ki. 

TÜİK 3 Haziran’da yıllık enflasyonu %75.45 olarak açıkladı. ENAG’ın enflasyon açıklaması %120.6  emeklilerin aylıkları Ocak ayında belirleniyor. Temmuz ayında enflasyona göre artış yapılıyor.

Tabii TÜİK’in açıkladığı enflasyona göre. Ocak 2024’deki son duruma göre en düşük emekli maaşı 10.000TL. İşçi ve Bağ-Kur emeklilerinin bir de kök maaş var. 4 milyon emeklinin kök maaşı en düşük emekli aylığının altında. Temmuz’da kök maaşa zam gelmezse bu 4 milyon emekli 0TL( sıfır) zam alacak. Evet, doğru okudunuz sıfır zam!!! 

Açlık sınırının 19 bin TL, yoksulluk sınırının 62.000TL olduğu güzel ülkemde  10 bin TL ile 6 ay daha yaşama savaşı verecekler. Açlık sınırının neredeyse yarısına, yoksulluk sınırının altıda birine yaşamaya mahkum edilen emekliler; siz ne hayallerle çalışmış, nasıl da özlemle beklemiştiniz emeklilik günlerinizi değil mi? Eeee, ne de olsa “2024 Emekli Yılı”… 

“Et yiyebiliyor musun amca?” amcanın gözleri uzaklara, çok uzaklara daldı…

“En son ne zaman et yedin teyze?”

“Tavuk ciğeri aldım torunlar gelecek diye kasaptan.”

En zordayken pes etmeyen o gözler. Nereden hatırlıyorum bu gözleri?

Bu yılki işçi filmleri festivalinde izlediğim filmden tabii. İranlı bir yönetmenin çektiği kısa film. Anne, anneanne ve kızları bir evde yaşıyorlar. Anne fabrikada işçi. Müthiş bir geçim sıkıntısı, yokluk hayatlarından seyirciye neredeyse dokunuyor. Derken annenin aklına fabrikada iş kazası geçirirse alacağı tazminat geliyor. Günlük hayatta sol elini kullanıyor. Bu nedenle sol elini kaybederse daha çok tazminat alacak. Sağ elini kullanmaya alışmaya çalışıyor.

Derken bir gün fabrikada işinin başındayken alete iyice alıcı gözle bakıyor. Aletin ele çarpma sesini duyuyoruz. Kamera kadının şok olmuş gözlerinde. Kocaman açılmışlar. Ağzını açıyor, haykırıp yardım çağırmak için sesi çıkmıyor. Son karede oturduğu sandalyeyle yere sırt üstü devrilişini görüyoruz.

 Röportajı izlerken içim cız ediyor. 

Hepimiz bilmiyor muyuz emeklilerin çoğunluğu aylık 10.000TL maaş alıyor. Bu paraya kiralık ev bulmak bile neredeyse imkansız. Bir fincan kahve şurada içersen 25, burada içersen 50, orada içersen 100TL olmuş. Ucuz bir şey bulur muyum diye emekliler her gün semt pazarlarında. O yorgun ayaklarıyla geziyor, geziyorlar pazarı. 

Diğerlerinde boş lakırtı:’ah emeklim, vah emeklim.’ Timsah gözyaşları. Düşünüyor musunuz gerçekten emeklileri, nasıl aç, nasıl zordalar görüyor musunuz? Anlıyor musunuz durumlarını? 

Peki ne yapacaksınız?

Devamını Oku

16 TON

1

BEĞENDİM

ABONE OL

Boş zamanlarınızda ne yapmayı seversiniz?

Ben sinema, tiyatroya gitmeyi seviyorum elimden geldiğince. Geçenlerde Ümit Kıvanç’ın 16 ton belgeselini, Spartaküs Kültür ve Sanat Merkezinde izledim. Evet, doğru tahmin ettiniz; Ümit Kıvanç Halit Kıvanç’ın oğlu. Belgesel internetten de izlenebiliyor, ancak ardından söyleşi de olduğu için hep birlikte izlemek daha keyifli olur diye düşündüm. 16 ton bir madenci şarkısının adıymış.

Belgeselde çokça kullanılmış. Şarkının söz yazarının babası da bir maden işçisi, onların gündelik konuşmalarına da yer vermiş sözlerde. 13 Mayıs 2014’de yaşanan Soma faciasının 10. yıldönümü nedeniyle yapılan bir etkinlikti. 16 ton madencileri, dünyadaki tüm süreci kazalarla birlikte epey derinlemesine inceleyen bir belgesel. 2011’de yapımı tamamlandığı için Soma’ya yer verilmemiş. Ama belgeseli izlerken aklımda hep Soma, İliç vardı. 13 Mayıs 2014 ve sonrasını bugünmüş gibi anımsadım. 

Facianın ardından CHP İzmir İl Kadın Kolları olarak Soma’daydık. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği, gönüllüler ‘ne yapabiliriz?’ arayışında koşup gelmişlerdi. Madencilerin evlerini ziyaret ettik, ailelerle görüştük. Orada öğrendim; her madenci işe gitmek için evden çıkarken ailesiyle vedalaşıyor, helalleşiyormuş. Her gün. Ahhh, bunun yapıldığı başka meslek var mı? 16 ton şarkısında söylediği gibi.

“…Eğer madenden dışarı yürürken görürsen beni, kenara çekil

Çünkü dışarı çıkamayan çok kişi var…”

Madene giden babalar ile evlatların birbirinden güzel yaşanmışlıklarını dinledik. Uzmanlar diyor ya; “çocuklarınızla faydalı zaman geçirin” diye. Yani çocuğunuzun yanındayken kendiniz, aklınız, fikriniz çocuğunuzda olsun. Bu madenci babalar kimden öğrenmişler, hangi uzmanı dinlemişler. Tüm anılar hep hep o faydalı zamanlara dair. Bir de evlerin arasında gezen cübbeliler vardı. Sorduk; ‘onlar hoca’ dediler. Öyle çok hoca vardı ki… “ağlamayın, bağırmayın. Allah onlara can verdi. Allah canlarını aldı” diyorlardı. Peki kaza geliyorum derken hiçbir önlem almayanlar. Onları denetleyip, önlem alınmadığını gördüğü halde buna ses etmeyenler? Yok, yok; ölüm madencinin fıtratında vardı.

Akşam üstü ilçeden ayrılmak için madenci anıtının orada aracımızı bekliyorduk. Yolun yukarısından bir uğultu. En önde çakarlı araçlar. Bir, iki, üç… Yanında koşan korumalar. Kalabalık araçların arkasından koşuyordu. Yaklaştılar. Yüzleri, ama en çok o gözleri nasıl da öfkeliydi. Öfkeleri öylesine yoğundu ki neredeyse ete kemiğe bürünmüş o da araç konvoyunu kovalıyordu. Akşam eve döndüğümüzde haberleri izleyince kalabalığı ve öfkenin nedenini anladık. Yusuf Yerkel; protesto eden, polisin yere yatırdığı bir madenciyi tekmelemişti.

Soma faciasının birinci yılında yine oradaydık. Gönüllüler, yardıma koşanlardan kimse kalmamış. Oysa aileler yine babasız, yoksul. Duyduk; ölen madencilerin kardeşleri, çocukları madende çalışıyormuş. 

“…St. Peter, boşuna çağırma beni, çünkü gidemem.

Ruhumu şirketin dükkanına borçluyum….” 

16 ton şarkısındaki gibi; borçlar, geçim sıkıntısı, hayat dayatıyor. Öleceğini bile bile evde bekleyenler için madene inmeye. Her gün yeniden, yeniden…

Olayın üstünden 10 yıl geçti. Maden şirketinin sahibi ve oğlu 301 madencinin ölümü için 5 yıl hapis yattı ve çıktı. Madenciye tekme atan Yusuf Yerkel Frankfurt’ta Ticaret Ateşesi. Madenci ailelerine ödenmeyen tazminatlar pula döndü. Soma davasında madencilerin avukatlığını yapan Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay hapiste…

301 madencinin kömürden kararmış elleri size uzanmış, gözleri sizde görüyor musunuz?

Devamını Oku

KIRMIZI PAZARTESİ

1

BEĞENDİM

ABONE OL

Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği halde engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayeti anlatır. Olaylar Kolombiya’da geçer.

“Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah 5:30’da kalkmıştı.” cümlesiyle başlar Gabriel Garcia Marquez’in 1981 yılında yazdığı Kırmız Pazartesi adlı romanı. Santiago Nasar’ın öldürüleceği daha ilk cümleden bellidir. Roman yalnızca bir cinayeti olanca ayrıntısıyla masaya yatırmaz, aynı zamanda toplumsal bir ruh çözümlemesi gibi  halkın davranış biçimlerini de resmeder.

“O sırada kimliği hiçbir zaman belli olmayan birisi, zarf içine konulmuş bir kağıdı kapının altından atmıştı, içinde onu öldürmek için birilerinin pusuda beklemekte olduğu Santiago Nasar’a haber veriliyor, üstelik bu komplonun yeriyle nedenleri ve son derece kesin daha başka ayrıntıları da açıklanıyordu.”

Kırmızı Pazartesi bugün Türkiye’de yaşansa… Şöyle bir hayal edelim; örneğin Adliye koridorlarında korkusuzca ‘Şeriat isteriz!’ diye bağırıyorlar. Toplum  bunu görüyor, duyuyor; laikliğin yok edilmek istendiğinin ayırdında. Ve, susuyor…

“Meydandaki açık olan tek yer, kilisenin bitişiğinde, Santiago Nasar’ı öldürmek için bekleyen o iki adamın bulunduğu sütçü dükkanıydı. ”

Günümüz Türkiye’sine uyarlasak romanı; neredeyse her hafta yakalanan çeteleri çağrıştırıyor bu cümle. Peki bu çeteler nereden geliyor, ellerindeki silahlar nasıl, nereden geliyor? Sorular, sorular. Güvenliğin katledildiğini görüyor, biliyoruz. Kimse bir şey yapmıyor.

“Limanda bulunanların pek çoğu Santiago Nasar’ı öldüreceklerini biliyordu.”

Bu cümleyi günümüze uyarlarsak aklıma hemen kadın cinayetleri geliyor. Her gün türlü yollarla, kah dizi senaryolarıyla, kah ders konularıyla ötekileştirilen, yok sayılan kadınların sonu elbet ya dayak ya ölüm. Bunun böyle olmaması için toplum olarak biz bir şey yapıyor muyuz?

“’Her zaman ölüden yana olmak gerek.’ demişti o da.”

Anayasa Mahkemesi Can Atalay için iki kez hak ihlali kararı verdi. Buna karşın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kararı TBMM’de okutulup Atalay’ın milletvekilliği düştü. Adalet öldü. Siz ‘ölüden yana olmak’ ifadesini okurken bunu mu düşündünüz? Adalet katledilirken ne yaptınız?

“İşleneceği bu kadar açıkça duyurulmuş bir cinayet olamazdı.”

Nasıl da kendini apaçık ifade eden bir cümle. ..

Bugünün Türkiye’sinde gelmekte olan Kırmızı Pazartesi ne? 31 Mart günü yapılacak yerel seçimler. Muhalefet parça parça.. Bu yapıyla seçime gidilirse ne olacağını biliyoruz. Kitabın daha ilk cümlesinde son belli..

Laikliğin, güvenliğin, adaletin, kadınların, demokrasinin katledilmesine sessiz kalan bizler halen susup sonucu izlemeli miyiz?

Çağının çağdaşı bir ülkede yaşamak için halk olarak muhalefet partilerini uzlaşmaya çağırmalıyız. Aydınlar, sanatçılar, bilim insanları, bizler Kırmızı Pazartesi’nin geldiğini bilip görenler bunun için sonuç gerçekleşmeden ayağa kalkmalı eylem ve söylemle, gerekirse haykırarak sağır kulaklara ulaşmalıyız. Seçimden önce uzlaşmayı sağlayamazsak; sandıkta oylarımızla.

Haydi dostlar Kırmızı Pazartesi yaklaşıyor. Bizim romanımız mutlu sonla bitsin.

 

Devamını Oku

DEVEYE SORMUŞLAR

1

BEĞENDİM

ABONE OL

Okullar 11 Eylül pazartesi günü açıldı. Yeni eğitim öğretim yılında değerli eğitim emekçileri ve sevgili öğrencilere başarılar diliyorum. Okulların açılması ile birlikte ülkemizde üç ana başlık konuşulur oldu.

İ.     Derse okula aç giden öğrenciler. Günden güne artan alım zorluğu ile aileler ev kirası, elektrik, su vb masrafı derken gıdaya daha az para ayırır oldu. Önce et alışveriş listesinden çıktı, sonra peynir, süt, yoğurt, meyve…

1. Dengesiz beslenme çocuklarda Türkçe okuduğu bir metni anlayamama; öğrenme güçlüğü, zeka geriliği sonucunu doğurmaya başladı.

2. Kötü beslenme sonucunda evlatlarımızda bodurluk, obezite görülüyor.

Bu nedenle okullarda bir öğün ücretsiz eğitim için çaba verilmektedir.

İİ.     Okullarda karma eğitime karşı girişimler. Öğretmenlere önlük dayatması ile kadın öğretmenlerin giyimine, etek boyuna karışma çabası. Kadınların, kızların toplumdan soyutlanarak nereye varılacağının en somut örnekleri Afganistan’da yaşananlar, ya da başını kurallara uygun olarak örtmediği için öldürülen Mahsa Amini’dir.

İİİ.    Çedes Projesi;

Milli Eğitim Bakanlığının Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesine göre; her ilçede bir koordinasyon kurulu kurulacak. Bu kurulda ilçe müftüsü ile manevi danışmanlar, yani vaizler, vaizeler, Kuran kursu öğrencilerinin yer alması öngörülmüş. Komisyon okullarda kurulacak olan “değerler kulübü” ile çalışmalar yürütecek, seminerler düzenleyecek, dini mekan ziyaretleri yapacak, kandil etkinliklerinde bulunacak, öğrencileri kamplara götürecek. Bu program ana sınıfından 12. Sınıfa kadar tüm sınıflarda uygulanacak. İzmir’de 842 okulda değerler kulübü ile birlikte çalışacak manevi danışman belirlendi bile.

Eğitim ve öğretim ile ilgili olarak anayasanın 42. Maddesinde:’Kimse eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz. Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.’

ÇEDES Projesi;

  1. Anayasanın 42. Maddesine aykırıdır.
  2. Soyut düşünme becerisi olmayan ana sınıfındaki çocuklara bu tür soyut bilgiler verilmesi eğitim psikolojisi açısından sakıncalıdır.
  3. Rehberlik ve psikolojik danışma öğretmenleri atama beklemektedir.

Eğitimin sorunları konuşulurken sizin de aklınıza; deveye sormuşlar “neden boynun eğri?” diye. O da “nerem doğru ki?” demiş atasözü gelmiyor mu?

 

 

Devamını Oku

NASIL BİR EĞİTİM?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

2030 yılında şu an var olan mesleklerin yüzde yetmişinin olmayacağı, yüz yeni mesleğin geleceği söyleniyor. Şehirden şehre giden sürücüsüz taksiler, ‘drone’larla eyaletten eyalete gönderilen kargolar deneniyor. Karanlıkta makine yapan makinelerin olduğu fabrikalar var. Bugün mavi yakalı olarak tanımladığımız birçok iş kolu yarınlarda olmayacak. Öyleyse ne yapmalıyız?

Elimizdeki pastayı iki yolla büyütebiliriz. Birincisi ununu, şekerini arttırmakla. Bu hormonlu büyümedir. İkincisi pastadaki meyveyi, cevizi, bademi arttırmakla. Bu eğitimdir. Eğitim tutum geliştirici davranışlar kazandırır.

Bu arayış içinde, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği İzmir Şubesi Yönetim Kurulumuz değerli paydaşlarımız; Eğitim İş İzmir 1, 2, 3, 4 Nolu Şubeler ile birlikte ‘Nasıl Bir Eğitim?’ konulu Kısa Film Yarışması açtık. Sponsorumuz Buca Belediyesi, BUCAMAR. Kısa film yarışmamızın ismini, Köy Enstitülerinde en çok çalınan müzik aleti olan mandolinden esinlenerek; Mandolin koyduk. Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girerken ‘Nasıl bir eğitim?’ sorusuna hep birlikte yanıt arayacağız.

Yarışmamızla ilgili ayrıntılı bilgiyi: www.mandolinkisafilm.org adresinden alabilirsiniz.

Mandolin Kısa Film Yarışmasının basın duyurusunu 16 Mart günü yaptık. 16 Mart 2023 Öğretmen Okullarının 175. Kuruluş Yıldönümü idi. Öğretmen Marşındaki aynı duygu ve kararlılıkla yola çıkıyoruz:

“Candan açtık cehle karşı bir savaş

Ey bu yolda ant içen genç arkadaş

Öğren, öğret, hakkı halka gürle coş

Durma, durma koş!”

Eğitimciler, bizler panellerde, konferanslarda eğitimle ilgili görüşlerimizi paylaşıyoruz. Mandolin Kısa Film Yarışması projesinde ise amacımız “z” ve “alfa” kuşağını dinlemek. Genelde gençler, öğrenciler, yeni mezunlar kısa film çekiyor. Biz gençlerin durduğu yerden, onların bakış açısıyla, onların gözünden “Nasıl Bir Eğitim?” sorusuna yanıt arıyoruz.

Pandemi döneminde üniversiteyi kazanıp mesleğiyle ilk olarak bilgisayar ekranı üzerinden tanışanlar oldu. Ne hissettiler? Belki sorunlarını, belki durumlarını anlatacaklar, ya da çözüm önerilerini paylaşacaklar. O günlerde üniversiteyi bitirenler yıllarca evde kaldılar. Hayallerle, umutla okuyup bitirdikleri üniversite sonrası evde işsizlikle tanıştılar. Covid günlerinde ilköğretime başlayan evlatlar vardı. İlkokul birinci, ikinci sınıfta bilgisayar ekranı önündeydiler. Onların ince motor becerileri ne durumda?  Aileleri; çocuklarının o günlerini ve bugünlerini dileriz bizimle paylaşırlar. Pandemi döneminde İki yıllık okulu kazanıp, okulun kapısından girmeden mezun olanlar oldu. Bugün yaşadıkları yoksunluklar neler, bu konuda ne yapmalı? Yıllarca okuyup, okuyup, mesleğine kavuşamayanlar; atanmayan öğretmenler. Biz susalım, onlar anlatsın isteriz. Gözümüz, kulağımız, kalbimiz “Nasıl Bir Eğitim?” konusunda sözü olanları dinlemek üzere açık. Onlarla birlikte bu soruya yanıt arayacağız.

Ülkemiz şubat ayında yaşadığımız depremle on binlerce can yitirmiş, evler, yuvalar, hayatlar yıkılmış; ardından gelen sel ile yeniden sarsılmışız. ‘Böyle bir yarışmanın sırası mı?’ diyeceksiniz. Tam da sırası arkadaşlar. Sakarya Savası’nın en zorlu günlerinde 15-21 Temmuz 1921’de Maarif Kongresi toplanmış. Ankara’da toplanan Kongreye Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk de katılmış. Katılan öğretmenlere “gelecekteki kurtuluşumuzun saygıdeğer öncüleri” şeklinde hitap etmiş. Kurtuluş Savaşımızın en sıkıntılı zamanlarında bile öncelik eğitimdeymiş.

Günümüzde Covid oldu akla ilk gelen okulları kapayıp uzaktan eğitime geçmekti. Depremde Türkiye’deki üniversitelerin tamamı uzaktan eğitime geçti. Her gelen Milli Eğitim Bakanı ile eğitim sil baştan ediliyor.

Eğitim ülkenin geleceğini şekillendirir, yarınlarını inşa eder. Eğitmen Kurları, Köy Öğretmen Okulları, Köy Enstitüleri… Genç Cumhuriyet en uzak köydeki vatandaşına da eğitim yoluyla ulaşmayı hedeflemiş. Köy Enstitüleri yasasının gerekçesinde: “Türkiye’de büyük nüfus çoğunluğunun yaşamakta bulunduğu köylerimizde ilk tahsili hızla yaymak, aynı zamanda  köylerimize köy zanaatlarını öğrenmiş unsurlar kazandırmak gereksinimi, hükümeti içeriği aşağıda anlatılacak olan Köy Enstitülerini kurmak ve mezunlarını istihdam edebilmek üzere kanuni yetki talebine sevk etmektedir.” İfadeleri vardır. Köy Enstitüleri; çoban adayı 17 bin 341 köy çocuğundan, bilinçli aydınlar, gerçek Cumhuriyet öğretmenleri ve köy sağlık memurları yaratan devrimci kurumlardır. Özünde Köy Enstitüleri, bir özgürleşme eylemidir. Köy Enstitülerinde okuyan gençlere:” Yaşam sizin, hasretle baktığın her şey, geleceği kendi elleriyle kurma fırsatı… bu açık pencere sizin!” denmiştir. Bugün ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu şartlarda gençlere aynısını diyebilmek için arayıştayız. Nasıl bir eğitim?

Bir tarafta depremden çıkmış, ekonomisi zaten zordayken daha da zora düşmüş ülkemiz diğer tarafta örneğin DART’la olası göktaşını dünyaya çarpmadan yok etme deneyi yapan dünya. Bu şartlarda yetişen gençler yaşıtları ile rekabet edecek. Öyleyse nasıl bir eğitim?

Atanmayan; markette, inşaatlarda çalışan, intihar eden öğretmenler. Üniversiteyi bitirip yurtdışına çalışmaya giden gençler. Ne işte ne eğitimde olan, “ne iş olsa yaparım abi” diyenler. Yıkılan apartmanların, sitelerin içinde; mühendis tarafından projelendirilip kuralına göre yapıldığı için sapa sağlam ayakta duran binalar. Öyleyse nasıl bir eğitim?

Gençlerle, sizlerle birlikte yanıtı arayalım; ‘Nasıl bir eğitim?’ Haydi gençler; yaşam sizin, bu açık pencere sizin…

Devamını Oku