Hâlâ adını yeterince koymadığınız ayrımcılığın günlük hayatta bütün ağırlığıyla sürdüğünün farkında mısınız?
Bazı ayrımcılıklar bağırmaz
Sistemleşir.
Sessizleşir.
Normalleşir.
En tehlikelisi de budur.
Bugün birçok insan ayrımcılığı sadece küfürde, hakarette ya da açık dışlamada arıyor.
Oysa modern ayrımcılık çoğu zaman daha derinlikli işler.
Seni masaya çağırır ama karar mekanizmasına dahil etmez.
Seni dinler ama seni referans almaz.
Sana “eşitsin” der ama sana uygun gördüğü yer hep aşağısıdır.
Yani mesele sadece kapının yüzüne kapanması değil,
Bazı kapıların sana hiç ait değilmiş gibi tasarlanmasıdır.
Romanlar açısından bakınca bu daha da çarpıcıdır.
Çünkü burada sorun yalnızca yoksulluk değildir.
Yoksulluk çoğu zaman sonucun adıdır.
Sebep ise nesiller boyunca biriken sosyolojik dışlanma, düşük beklenti politikası, görünmez önyargı ve temsil eksikliğidir.
Bir çocuğun mahallesine bakıp potansiyelini küçültüyorsanız
Bir gencin kimliğine bakıp disiplin riskini başarı ihtimalinden önde görüyorsanız
Bir Roman bireyin kültürünü sadece eğlenceye indirgediğiniz halde karar alma süreçlerinde onu yok sayıyorsanız
Bu sadece bireysel önyargı değil, yapısal ayrımcılıktır.
Çünkü ayrımcılık bazen “istemiyoruz” demez;
“Senden ne kadar olur ki?” der.
Bu cümle, bazen en ağır duvardır.
Toplum bazen Romanları konuşur ama Romanlarla konuşmaz.
Onlar adına projeler yapılır, ama özne olmaları geciktirilir.
Temsil edilirler ama kendilerini temsil etmeleri sınırlanır.
Tam da burada sembolik şiddet başlar.
Sana biçilen rolü kabul etmen beklenir.
Renk ol ama karar verici olma.
Neşe ol ama otorite olma.
Kültür ol ama güç olma.
İşte bu yüzden mesele sadece ekonomik kalkınma değil;
Zihinsel ve kurumsal kodların dönüşümüdür.
Çünkü ayrımcılık yalnızca kötü niyetle değil,
alışkanlıklarla da sürer.
“Biz öyle demek istemedik”
“Yanlış anlaşıldı”
“Herkese aynı davranıyoruz”
Bu cümleler bazen eşitlik değil, eşitsizliği görünmez kılan savunma mekanizmalarıdır.
Çünkü herkese aynı davranmak, herkesin aynı koşullarda olduğu anlamına gelmez.
Aynı ayakkabıyı herkese vermek adalet değildir;
Kiminin yolu asfalt, kiminin yolu çamursa sonuç da aynı olmaz.
Gerçek yüzleşme şuradan başlar:
Devlet politikalarında, belediye hizmetlerinde, eğitim sisteminde, medyada, istihdamda ve hatta gündelik dilde hangi önyargılar yeniden üretiliyor?
Çünkü ayrımcılık sadece bir insanı geri bırakmaz;
Toplumun vicdanını da geride bırakır.
Bizim gözümüzden mesele tam burada siyasallaşır:
Romanların meselesi yalnızca sosyal yardım başlığı değildir.
Bu mesele yurttaşlık, temsil, özneleşme ve eşit saygınlık meselesidir.
Biz bazen sadece ekmek istemiyoruz;
Önce insan yerine konulmak istiyoruz.
Bazen sadece iş değil;
Önyargısız fırsat istiyoruz.
Bazen sadece görünür olmak değil;
Görüşümüzün değer görmesini istiyoruz.
Çünkü insanı yoran yalnızca yoksulluk değildir.
Sürekli kendini ispat etmeye zorlanmaktır.
Bir toplumda ayrımcılık sürüyorsa sorun yalnızca ayrımcılığa uğrayanlarda değil,
Onu görüp hâlâ adını koymayan yapısal körlüktedir.
Artık mesele şu olmalı:
Romanlar ne kadar uyum sağladı değil,
Kurumlar ne kadar adil dönüştü?
Çünkü gerçek demokrasi;
SADECE SANDIKTA EŞİT OY VERMEK DEĞİL
HAYATIN İÇİNDE EŞİT DEĞER GÖRMEKTİR
YAZARIN ÖNCEKİ YAZISI: BİZİM TARAFIMIZ EŞİT YURTTAŞLIK
YORUMLAR