Türk siyasi ve edebi tarihinde bazı karşılaşmalar vardır ki, üzerlerinden geçen zaman onları yalnızca birer nükte olarak hafızada bırakmıştır — oysa taşıdıkları fark, bir devrin kuruluşunu iki farklı biçimde yaşamış iki adamın hesaplaşmasıdır. Ziya Gökalp ile Yahya Kemal arasında geçen dört mısralık atışma da böyledir.
Gökalp bir dava adamıdır. Fikri ile zikri, yazdığı ile yaşadığı birbirinden ayrılmaz. Yeni bir milletin dilini, hafızasını ve kurumlarını düşünsel olarak inşa etmeye çalışırken sürgünler yaşar, siyasi baskı görür, maddi sıkıntı çeker ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında, henüz kurduğu düşüncenin meyvelerini görmeden ölür. Onun payına kuruluş düşer; hasat değil.
Yahya Kemal ise Cumhuriyet’in nimetlerinden geniş ölçüde nasiplenen adamdır. Milletvekilliği, elçilik görevleri, İstanbul’un seçkin çevrelerinde geçen uzun bir ömür — kurulan devletin makam, itibar ve konforundan fazlasıyla pay alan bir hayattır bu.
Bu fark, Gökalp’in ona yönelttiği dizede zaten gizlidir:
Harâbîsin, harâbâtî değilsin,
Gözün mâzîdedir, âtî değilsin.
Harâbî, zevkin peşinde koşan, meyhanede keyfi arayan kişidir. Harâbâtî ise başka bir şeydir: dünya malına, zevke, makama gerçekten değer vermeyen, ondan tam anlamıyla azade olan kişi — rint’in özü budur. Gökalp burada ince ve acımasız bir teşhis yapar: “Sen zevkin peşinde koşuyorsun, ama gerçek harâbâtî gibi ona karşı kayıtsız değilsin, hâlâ ona bağlısın. Gözün geçmiştedir, gelecek değil.”
Yahya Kemal’in cevabı zarif bir kaçıştır:
Ne harâbî ne harâbâtîyim,
Kökü mâzîde olan âtîyim.
Fakat bu cevabın altında göze batması gereken bir çelişki durur. Yahya Kemal, “Rindlerin Ölümü”nde rindliği — yani harâbâtîliği — ölüm karşısında bile mahmur ve müsterih kalabilen, dünyevi hesaptan azade bir varoluş biçimi olarak yüceltir; rint, o şiirde neredeyse kutsal bir ideal, imrenilecek bir duruştur. A
ma Gökalp’e verdiği cevapta bu kimliği kendi adına reddeder: “Ben harâbâtî değilim” der. Şiirinde öve öve bitiremediği hâli, kendi üzerine geldiğinde sahiplenmez. Bu ikiyüzlülük tesadüfi değildir; tam da Gökalp’in teşhisini doğrular — çünkü gerçek bir harâbâtî, o kimliği ne övünç ne inkâr meselesi yapar, ona kayıtsızca sahip olur ya da olmaz. Yahya Kemal ise hem onu şiirinde arzular hem hayatında ondan kaçınır; bu da onun dünyevi olana, itibara ve makama ne kadar bağlı kaldığının en açık kanıtıdır.
Nitekim tarih bu teşhisi doğrular gibidir: Yahya Kemal’in Cumhuriyet boyunca sürdürdüğü makam, unvan ve konfor dolu hayat, tam da harâbâtînin reddettiği o dünyevi bağlılığın kanıtı olarak okunabilir.
Ağaç metaforu güzeldir, akılda kalıcıdır; fakat asıl gerçeği örter. Gökalp bir kökü inşa etmek için toprağı eşeleyen, elleri nasırlanan ve o kökün meyvesini göremeden ölen adamdır. Yahya Kemal ise o kökten çıkan ağacın en itibarlı dalında oturmuş, kendi konumunu bir medeniyet estetiği söylemiyle meşrulaştırmıştır.
Bu, yalnızca bir düşünür ile bir şairin kişisel kaderi değildir. Her yeni düzenin kuruluşunda tekrar eden bir örüntüdür: bedeli ödeyenler ile o bedelin üzerine oturanlar.
Kurucu nesil çoğu zaman erken tükenir, unutulur ya da yalnızca birkaç mısrayla anılır; sonra gelenler ise kurulmuş düzenin makamlarını, kurucuların bıraktığı mirası kendi zarafetleriyle süsleyerek devralırlar. Yahya Kemal’in dizesindeki estetik zafer, aslında bu devralma işleminin en güzel örtüsüdür — o kadar güzel söylenmiştir ki, altındaki dünyevi bağlılık fark edilmez bile.
Bugün hâlâ “kökü mâzîde olan âtî” sözü bir hikmet olarak tekrarlanıyorsa, sorulması gereken soru şudur: bu sözü söyleyen, gerçekten dünyevi olandan azade miydi — yoksa kendi şiirinde yücelttiği bir kimliği bile üstlenmeye cesaret edemeyecek kadar ona bağlı biri miydi?
Bir milletin kuruluşunda dava adamları ile harâbât ehli aynı tarihin içinde yürür; ama biri bedeli öder, diğeri o bedelin üzerine kurulan makamı ve konforu yaşar. Aradaki fark, mısraların güzelliğiyle değil, hayatların gerçek ağırlığıyla ölçülür.
ÖNCEKİ YAZI: TANRILARIN AYNASI: LOU ANDREAS-SALOMÉ
YORUMLAR