Sosyolojik perspektiften bakıldığında suç olgusunun kökeni, yalnızca bireyler arası mülkiyet ihlalleriyle sınırlı değildir. Daha temel bir düzeyde, suçun ilk biçimi, ortak olarak tanımlanan bir varlığa tekil mülkiyet atfedilmesiyle ilişkilendirilebilir. Suç böylece, başlangıçta bir başkasının malını çalmaktan çok, kolektif olarak tanımlanan bir alanı bireysel mülkiyet rejimine dahil etme edimi olarak okunabilir.
Tarihsel olarak erken insan topluluklarında doğa, mülkiyet ilişkilerinin dışında kalan bir ortaklık alanıydı. Toprak, su kaynakları, ormanlar ve av sahaları belirli bir bireye değil, topluluğun tamamına aitti; üretim ve tüketim bu ortaklık zemininde gerçekleşiyordu. Mülkiyet fikrinin ortaya çıkışıyla birlikte bu yapı dönüşmeye başladı — söz konusu olan basit bir ekonomik düzenleme değil, toplumsal ilişkilerin baştan aşağı yeniden örgütlenmesiydi.
“Bu benimdir” ifadesi, yalnızca bir sahiplik beyanı değildir; aynı zamanda başkalarının erişim hakkının sınırlandırılması anlamını taşır. Özel mülkiyetin kuruluşu, dolayısıyla kamusal erişimin daraltılmasıyla ve ortaklığın çözülmesiyle eşzamanlı ilerler. İlk mülkiyet iddiası, bu haliyle örtük bir kamusal alan daraltma pratiği olarak da değerlendirilebilir.
Jean-Jacques Rousseau’nun mülkiyetin eşitsizliğin kurucu momenti olduğuna ilişkin tartışması bu noktada yeniden önem kazanır. Bir bireyin bir araziyi çitleyerek kendisine ait ilan etmesi ve bu iddianın toplumsal olarak kabul görmesi, salt ekonomik bir dönüşüm değil, meşruiyet üretimi yoluyla eşitsizliğin kurumsallaşmasıdır.
Hırsızlık kavramı da bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. Hırsızlık, başkasına ait bir nesnenin izinsiz alınmasından ibaret değildir; daha yapısal bir düzeyde, kolektif olarak tanımlanan bir kaynağın bireysel mülkiyete dönüştürülmesi de bu kapsamda değerlendirilebilir. İlk ihlal biçimi böylece kişiler arası değil, kamusal olanın özel alana aktarılmasıdır.
Mülkiyet ilişkilerinin kurumsallaşmasıyla birlikte toplumsal üretim artmış, artı ürün ortaya çıkmış ve topluluklar arası değişim ilişkileri gelişmiştir. Bu süreçte topluluk adına hareket eden aracılar ortaya çıkmış, başlangıçta yalnızca temsil işlevi gören bu aktörler zamanla temsil yetkisini çıkar üretme kapasitesine dönüştürmüştür.
Bu dönüşüm ikinci bir ihlal biçimini görünür kılar. Topluluk adına hareket eden birey, kendisine emanet edilen kaynaklar üzerinde kısmi tasarruf iddiasında bulunmaya başlayabilir. İhlal burada doğrudan bir çalma eyleminden çok, emanet edilen kamusal değerin kişisel faydaya dönüştürülmesi şeklinde gerçekleşir.
Süreç tarihsel olarak giderek daha karmaşık bir yapıya bürünür: görev → yetki → ayrıcalık → çıkar ilişkisi zinciri, kamusal temsilin özel servet üretim mekanizmasına dönüşmesine zemin hazırlar. Yolsuzluk, rüşvet ve kamu kaynaklarının kötüye kullanımı gibi olgular bu yüzden modern devletle sınırlı değildir; bunlar temsil ile mülkiyet arasındaki gerilimin tarihsel biçimleridir.
İki temel model karşılaştırıldığında ortak bir yapı ortaya çıkar: birinci durumda ortak olan varlık bireysel mülkiyete dönüştürülür, ikinci durumda ise ortak adına kullanılan yetki bireysel çıkar üretimine yönlendirilir. Her iki durumda da temel sorun aynıdır: kamusal olanın sınırlarının ihlal edilmesi.
Suçun sosyolojik kökeni, bu bakımdan dar anlamda hırsızlık değil, daha geniş bir çerçevede ortaklığın özel mülkiyete dönüştürülmesi süreci olarak tanımlanabilir. Bu dönüşüm tarihsel olarak farklı nesneler üzerinden gerçekleşmiştir: doğal kaynaklar, toprak, üretim fazlası, kamusal hazineler ve modern dönemde devlet bütçesi. Değişen şey suçun yapısı değil, müdahale edilen nesnenin niteliği ve müdahale biçimlerinin kurumsallaşma düzeyidir; temel yönelim sabit kalır: ortak olanın bireysel alana çekilmesi.
Kamu malı, “sahipsiz” bir alan değil, kolektif sahiplik ilkesine dayanan bir mülkiyet biçimidir. Ne var ki bu kolektif yapı, doğası gereği dağınık bir sorumluluk alanı oluşturur ve kamusal kaynakların kötüye kullanımını daha mümkün hale getirir; “herkesin” olan bir şey, pratikte çoğu zaman “hiç kimsenin” denetiminde değildir.
Bu paradoks kamusal alanın en temel gerilimlerinden birini oluşturur: kolektif sahiplik ile bireysel sorumluluk arasındaki asimetri. Söz konusu asimetri, kamusal kaynakların özel çıkara dönüştürülmesini kolaylaştıran yapısal bir zemin üretir. Kamu malına yönelik ihlaller, bu nedenle yalnızca bireysel etik sapmalar değil, kurumsal ve tarihsel olarak üretilmiş bir mülkiyet geriliminin sonucu olarak değerlendirilmelidir; zira bu tür ihlaller yalnızca maddi bir kaybı değil, toplumsal refahın geleceğe dönük potansiyelini de azaltır.
Modern dönemde bu ihlaller çoğu zaman doğrudan görünür değildir; ihale süreçleri, imar düzenlemeleri, bütçe transferleri ve idari karar mekanizmaları aracılığıyla gerçekleşir. İhlalin doğası da bu ölçüde değişir: fiziksel bir alma eyleminden çok, kurumsal süreçler üzerinden ilerleyen bir değer aktarımı söz konusudur.
Tarihsel süreklilik burada yeniden görünür hale gelir. Farklı dönemlerde farklı aktörler tarafından dile getirilen temel iddia değişmez, ancak modern bağlamda bu iddiayı bireyden çok kurumsal yapılar, ekonomik aktörler ve siyasal mekanizmalar dile getirir. Özne değişmiş, fakat mülkiyet iddiasının mantığı süreklilik göstermiştir.
Temel sosyolojik sorun, mülkiyet iddiasının tamamen ortadan kaldırılması değil, “benim” ile “bizim” arasındaki sınırın kurumsal olarak nasıl tanımlandığıdır. Toplumsal düzenin istikrarı, büyük ölçüde bu sınırın nasıl çizildiğine bağlıdır.
Sonuç olarak suçun tarihini, bireysel ihlallerin toplamı olarak değil, kamusal olanın özel mülkiyet rejimleri içinde yeniden tanımlanma süreci olarak okumak mümkündür. Bu perspektiften bakıldığında suçun kurucu momenti, bireyin ortak olanı kendine mal ettiği andır.
Not: Eski bir yazımın linkini buraya bırakıyorum. Beraber okumak yararlı olabilir.
YORUMLAR