İnsanlığı, hem kendinde hem de başka her bir kişide, her zaman bir amaç olarak görecek şekilde davran; asla yalnızca bir araç olarak değil. Immanuel Kant
Türkiye siyasetinde yaşanan parti değiştirmeler artık tekil tercihler ya da kişisel siyasi bir yolculuk olarak okunabilecek sınırı çoktan aştı. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, siyasal alanın giderek anlam kaybettiği, temsil ilişkisinin aşındığı ve siyasetin faydacı manevra alanına dönüştüğü bir yozlaşma haline dönüştü.
Bu yozlaşmanın en görünür sonuçlarından biri, seçmenin iradesiyle elde edilen siyasal konumların, o iradeden kopuk biçimde başka yön ve yönelimlere taşınmasıdır. Bu durum yalnızca etik bir sorun olarak görülmemelidir. Artık, açık bir irade gaspı, daha açık bir ifadeyle mutlak bir siyasal hırsızlık olgusunun görülmesi gerekmektedir.
Hırsızlık her zaman kapıyı kırarak yapılmaz. Bazen anahtar vardır, üstelik anahtar bizzat sahibinin elinden alınmıştır, bazen kilit açılmaz, kilidin ne işe yaradığı unutturulur. Bazen bir eşyayı kimse fark etmeden yerinden almak da hırsızlıktır. Bazen de sahibinin bakışları arasında, ses çıkarmayacağını bilerek bir iradeyi alıp başka bir yere taşımak… Siyasette yaşanan budur. Seçmenin verdiği oy, bir düşünceye, bir programa, bir yön duygusuna verilmiştir. O oy bir kişinin cebine konulmuş sonradan yazılmak üzere içi boş bırakılmış bir vekâletname değildir. Oysa parti değiştiren siyasetçi, kendisine ait olmayan bir iradeyi, gösterişli törenler ve büyük gürültüler eşliğinde alıp başka bir yere taşımaktadır. Üstelik bu hırsızlık, karanlıkta yapılan gizli bir eylem olarak da değil, kürsülerden verilen demeçlerle, takılan rozetlerle adeta ilan edilen bir meydan okumayla yapılmaktadır. Mal sahibi olan seçmen ise çoğu zaman ne bağırabilmekte ne de hırsızın peşine düşebilmektedir. Çünkü ortada ne kırık dökük bir kapı, ne de bir kilit vardır.
Bu davranış biçimi bugüne özgü de değildir. Siyasetin karanlık ama öğretici köşelerinde benzer örnekler oldukça çoktur. En çarpıcı örneklerden biri, Fransız Devrimi’nin en kaypak ama en kalıcı figürlerinden Joseph Fouché’dir. Stefan Zweig, ‘Bir Politikacının Portresi’ adlı eserinde Fouché’yi bir ideolojinin değil, iktidarın yönünü sezme becerisinin cisimleşmiş hali olarak anlatır.
Zweig’in kitabında anlattığı en çarpıcı sahnelerden biri, Fouché’nin Ulusal Konvansiyon’da Meclis Başkanlığı’na giden yoludur. Bu başkanlık büyük bir çoğunlukla değil, yalnızca bir oy farkla kazanılır. Fouché bu başkanlığı, ideolojik hasmı olan ve yakında kellesini isteyeceği Maximilien Robespierre’den aldığı o tek oy ile elde etmiştir. Aralarında bir fikir birliği yoktur, Fouché’nin yaptığı şey, ilkeler yerine çıkarların konuştuğu soğukkanlı bir pazarlıktır. Ancak bu “tek oy” hikâyesi, basit bir siyasi kurnazlık hikâyesi değil, Fouché’nin tüm siyasi kariyerini özetleyen bir karakter testidir.
Çünkü Robespierre’den o koltuğu koparan bu “tüccar siyaseti”, Fouché’nin hayatına yayılan omurgasızlığın yalnızca fragmanıdır. O, dün papaz okulunda bir öğretmen, ertesi gün kiliseleri yağmalayan ateist bir komünisttir. Kral XVI. Louis’nin idamına evet oyu veren ateşli bir cumhuriyetçi iken, rüzgâr döndüğünde İmparator Napolyon’un en sadık Polis Bakanı olmuştur. Napolyon düştüğünde ise bu kez, vaktiyle giyotine gönderdiği Kral’ın kardeşine hizmet etmekte hiçbir beis görmemiştir.
Fouché ne devrimin ahlakını ne de karşı devrimin onurunu savunmuştur. Çünkü onun pusulası kuzeyi değil, gücün olduğu yönü göstermektedir. Robespierre’den aldığı o tek oy ile başlayan süreç, ömrü boyunca gücün rengine bürünerek sürmüştür.
Bu sahne ve Fouché’nin bu tarihsel yolculuğu, günümüzde tekil bir karakter olmaktan çıkıp bir siyasal prototipe dönüşmüştür. Türkiye siyasetinde karşımıza çıkan tablo tam da budur. Artık bir Fouché’den değil, birden fazla Fouché’den söz etmek gerekir. Aynı refleksi taşıyan, aynı hayatta kalma! aklıyla hareket eden, yönünü ilkeye göre değil rüzgâra göre tayin eden çok sayıda siyasal aktör bu siyaset yapma biçimini olağanlaştırmıştır. Ben buna siyasi literatürde bulunmayan bir tanımlamayla Foucheizm diyorum. Diğer bir ifadeyle bu kavramı, bir siyaset yapma biçimini tarif edebilmek için bilinçli olarak kullanıyorum. Bugün Foucheizm, bir tarihsel kişinin adını çağrıştırmaktan çok, farklı dönemlerde ve farklı aktörlerce yeniden üretilen bir siyasal refleks hâline gelmiş; bu yönüyle Machiavelli’nin Prens’te tarif ettiği o soğuk rasyonelliği bile geride bırakmıştır.
Machiavelli siyasetinde ahlakın geçici olarak askıya alınması, nihayetinde devletin bekası ve toplumsal düzen gibi “yüce” bir amaca bağlanır. Ahlak dışı görünen her hamle, bireysel keyfiyetten değil, kamusal zorunluluktan doğar. Oysa Foucheizm’de amaç, bu kamusal çerçeveden bütünüyle kopmuştur. Burada artık korunmaya çalışılan şey devlet değildir, düzen değildir, toplum değildir. Amaç, tamamen bireysel bir ayakta kalma stratejisidir. Machiavelli’nin hükümdarı vatanı için günah işlerken, günümüzün Fouché’leri yalnızca kendi iktidar konforu için seçmenin iradesini yalana kurban etmektedir.
Türkiye siyasetinde gördüğümüz pek çok kritik siyasal parti değiştirmeleri de bu mantıkla işlemektedir. Meclis aritmetiğini değiştiren çoğu zaman kalabalıklar değil, tek bir imza, tek bir el kaldırma, tek bir suskunluk olarak tezahür eder. Bu geçişler siyasi olgunluk ya da ülke menfaati gibi ifadelerle gerekçelendirilse de sahnenin yakınına gelindiğinde görülen şudur; Alınan kararlar bir ideolojiye bağlanarak değil kişisel ikbalin garanti altına alınması, mevcut konforun sürdürülmesi ve yaklaşan siyasi fırtınalardan en az hasarla sıyrılma hesabıyla belirlenmektedir. İşte Foucheizm’in en çıplak hali budur: Toplumun kaderini belirleyen o ‘tek el’, aslında sadece kendi düşüşünü engellemeye çalışan birinin korkakça biryerlere tutunmasıdır.
Gözden ırak tutulmaması gereken diğer önemli bir konu ise yalnızca hırsızları anlatmanın mevcut durumu ifade etme noktasında eksik kalmasıdır. Asıl ağır tahribat, hırsızlığa maruz kalanlar üzerinde yaşanır. Seçmen burada sadece kandırılmış bir kitle değildir, defalarca anlam dünyası elinden kopartılmış bir öznedir.
Bir kez iradesi boşa düşürülen seçmen öfkelenir. İkinci kez yaşadığında susar. Üçüncüde ise geri çekilir. Geri çekilmek siyasetten kopmak değildir daha da kötüsüdür. Siyasetin anlamsızlığına ikna olmaktır. Çalınan yalnızca irade değildir. Çünkü siyasal aidiyet, yurttaşlık duygusu ve ortak kader fikri de sessizce yürütülmektedir. Hırsız kısa vadede kazanıyor gibi görünür. Koltuğunu korur, riskten kaçınır, kurulan yeni denkleme uyum sağlar. Ama mağdurun yaşadığı bu sessiz çözülme, uzun vadede siyasal sistemin meşruiyetini gölgeler. İnanç üretmeyen bir siyaset aidiyet kuramaz. Aidiyet kuramayan bir siyaset ise yalnızca yönetir ve fakat temsil edemez.
Konunun çok önemli diğer bir yönü de özgürlük ihlali kavramında gizlidir. Siyasal ahlak sorunun yanında konunun özgürlük kavramı çerçevesinde ele alınması mutlaka gereklidir. Immanuel Kant’ın özgürlük anlayışı burada yol göstericidir. Kant’a göre özgürlük, yalnızca seçim yapabilmek değildir. Asıl özgürlük, bir insanın başkasının amacına araç kılınmamasıdır. Bir kişiyi, kendi hedeflerine ulaşmak için yalnızca bir vasıta olarak kullanmak, Kant’a göre açık bir özgürlük ihlalidir. Bu ilke siyasete uyarlandığında ortaya son derece rahatsız edici bir tablo çıkar. Seçmenin oyu, bir kişinin kariyerini güvenceye almak, yeni bir iktidar hattına eklemlenmek için kullanılıyorsa, seçmen artık bir özne değil, araçtır. Ve araç haline getirilen hiçbir irade özgür sayılamaz. Burada seçmen yalnızca yanlış bilgilendirilmiş ya da kandırılmış değildir; yaptığı tercihin, kendi rızası dışında başka bir amaca tahsis edilmiş olması da söz konusudur. Çünkü artık seçmen sandıkta ortaya koyduğu iradenin temsiliyeti yerine başka bir siyasal hesabın hammaddesi hâline dönüştürülmüştür. Seçmen, karar veren özne olmaktan çıkmış, başkalarının yön değiştirme manevralarında kullanılan bir budalaya dönüştürülmüştür. Diğer bir anlatımla, irade gaspı tam burada özgürlük ihlaliyle kesişmektedir. Çünkü seçmenin seçme edimi biçimsel olarak yerinde dururken, o edimin anlamı artık elinden alınmıştır. Özgürlük, yalnızca oy vermek değil, verilen oyun hangi amaçla taşındığını belirleyebilme hakkıdır. Bir örnekle, seçmen, kamucu bir politika vaadine oy vermişse, doğal olarak o oyun piyasa dostu bir hatta taşınmasına rıza göstermemiş demektir.
Bugün Türkiye’nin asıl ihtiyacı, siyasetin labirentlerinde yeni manevralar yapmak değil terk edilen o ilkeli duruşa, o sarsılmaz inanmışlığa geri dönmektir. Zaman, şahsi hesapların değil, toplumsal doktrinlerin vaktidir. Esas olan, siyasal aktörlerin seçmene borçlu oldukları o yön duygusunu, bir pusula gibi yeniden kuşanmalarıdır. İhtiyacımız olan irade gaspını bir beceri değil suç, temsil ilişkisini bir sıçrama tahtası değil mukaddes bir emanet olarak gören yeni bir siyasal iklimdir.
Artık Joseph Fouché’yi tarihin karanlık sayfalarına iade etmenin ne anlama geldiğini sakinlikle düşünmek gerekiyor. Foucheizm’i olağanlaştıran denge oyunlarını reddetmek, siyaseti geçici kazançların değil, ilkesel tutarlılığın alanı hâline getirmek kritik önemde. Çünkü demokrasi, yönünü rüzgâra göre tayin eden reflekslerle değil, zor zamanlarda bile yön duygusunu koruyabilen bir siyasal akılla ayakta kalabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca siyasal etik tartışması olarak bırakılamaz. Seçmenin iradesini koruyacak yapısal güvencelerin güçlendirilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur. Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili anayasal düzenlemelerde, temsil ilişkisinin kişisel tasarruflara açık bir alan olmaktan çıkarılması; seçmenin oyunun, verildiği siyasal hat ve programla bağını koruyacak mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir. Parti değiştirmeyi sıradan bir siyasal manevra olmaktan çıkaran, temsil yetkisinin sınırlarını açık biçimde tanımlayan hukuki çerçeveler olmadan, irade gaspı tartışması kaçınılmaz biçimde sürecektir.
Demokratik rejimler yalnızca sandıkla değil, sandıktan çıkan iradenin anlamını koruyan kurumsal düzenlemelerle güçlenir. Aksi hâlde siyaset, seçmenin yetki verdiği bir temsil alanı olmaktan uzaklaşır; aktörlerin bireysel risk ve konfor hesapları yaptığı dar bir manevra sahasına dönüşür.
Ömer Faruk ELBEK

YORUMLAR