Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Sosyal Medya
Müjdat Çalış
Müjdat Çalış

VASATLIĞIN MUKAVELESİ

Her çağ, insanla görünmez bir sözleşme yapar. Kimi çağlarda bu sözleşmenin adı itaat olur, kimi çağlarda fedakârlık, kimi çağlarda başarı; insan çoğu zaman içinde yaşadığı dönemin kendisine sunduğu değerleri sorgulamadan kabul eder. Çağların en büyük gücü aslında insanı zorlamak değil, insanın kendi sınırlarını özgürlük sanmasını sağlamaktır.

Bugünün insanının önüne konulan sözleşmenin adı ise farklıdır: Vasatlığın Mukavelesi. Bu mukavelenin şartları basittir: fazla risk almayacak, fazla bağlanmayacaksın. Karşılığında ise daha güvenli, daha kontrollü, daha sorunsuz bir hayat vaat edilir.

Ancak bu sözleşmenin gizli bir maddesi vardır: acıdan kaçarken tutkudan da vazgeçersin, kaybetmemek için bağ kurmazsan kazanmanın anlamını da yitirirsin. Kırılmamak için duvarlar ördükçe, içeriye hiçbir ışığın girmesine de izin vermemiş olursun.

İnsanlık tarihi, yalnızca zaferlerin değil, uğruna bedel ödenmiş hayallerin de tarihidir. Büyük dönüşümler konfor alanında oturanların değil, risk alanların, yalnız kalmayı göze alanların, inandığı şey uğruna mücadele edenlerin eseridir.

Oysa modern insan giderek tek bir soru soruyor: “Değer mi?” Bu soru çağımızın ruhunu anlatan en önemli sorulardan biridir; artık birçok insan bir şeyin doğru olup olmadığından önce, kendisine ne kadar zarar vereceğini hesaplıyor.

Sevginin önüne risk analizi, dostluğun önüne fayda hesabı yerleşiyor; ideal bile artık kişisel konforun gerisinde kalıyor. Modern insan kendini korumaya çalışırken, farkında olmadan kendisini küçültüyor — oysa insan yalnızca hayatta kalmak için değil, anlam bulmak için yaşar.

Bu çekilmenin en çok hissedildiği alanlardan biri aşktır. Gerçek aşk, insanın kendi sınırlarını terk etmeyi göze almasıdır; başkasının varlığıyla değişmeyi, incinmeyi ve kendisiyle yüzleşmeyi kabul etmektir.

Ancak çağımız insanı giderek daha fazla kontrol edemediği şeylerden korkuyor, duygularını bile hesaplanabilir bir projeye dönüştürmeye çalışıyor. Bugünün insanı çoğu zaman duygusal bir sigortacı gibi davranıyor: ya üzülürse ya kaybederse diye sorup duruyor, emeğinin karşılıksız kalma ihtimalini bile önceden hesaba katmaya çalışıyor.

Bu sorular anlaşılabilir; insan elbette yaralanmaktan korkar. Ama sorun korkunun varlığı değil, korkunun hayatı yönetmeye başlamasıdır.

Hiçbir büyük sevgi garanti vermez; hiçbir gerçek dostluk, hiçbir yaratıcı süreç, hiçbir büyük ideal güvence sunmaz. İnsanlık ise tam da bu belirsizliklerin içinde büyümüştür.

Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” olarak tanımladığı çağda ilişkiler de tüketim nesneleri gibi hızlı değiştirilebilir hâle geldi. Bağ kurmak özgürlüğü azaltan bir yük gibi görülürken, vazgeçebilmek özgürlük sanılmaya başladı. Oysa insanı insan yapan da tam olarak bu bağlardır.

Bu durum yalnızca ilişkilerde değil, toplum hayatında da kendini gösteriyor. Bir iş zorlaştığında bırakmak, bir düşünce emek istediğinde vazgeçmek giderek olağanlaşıyor; kurumlar da aynı çabukluktan nasibini alıyor. İçinde yaşadığımız sistem yalnızca ürünler değil, davranış biçimleri de üretiyor.

Kapitalizmin en büyük başarısı yalnızca tüketilecek nesneler yaratması değildir; asıl başarısı, sürekli tüketmeye hazır bir insan tipi üretmesidir.

Bugün nesneler gibi ilişkiler ve düşünceler de hızla değiştirilebilir parçalar hâline geliyor. Bozulan bir eşyayı tamir etmek yerine yenisini almak ne kadar kolaylaşmışsa, zorlaşan bir ilişkiyi onarmak ya da sorunlu bir yapıyı değiştirmek yerine terk etmek de o kadar kolaylaşmıştır.

Geç kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda bir karakter üretme biçimidir; sürekli yenilenmeyi, geçiciliği ve hız kültürünü hayatın merkezine yerleştirir. Sadakat bazen yük, sabır ise zaman kaybı gibi görünmeye başlar.

Oysa insan tükettiği şeylerden değil, uğruna emek verdiği şeylerden anlam çıkarır. Bir dostluk yıllar içinde kurulur, bir sanat eseri ise yalnızlık ve emek ister; bir toplumun dönüşümü ise kuşaklar süren bir mücadeledir. Fakat çağımızın en büyük yanılsaması şudur: her şey hemen olmalıdır.

Vasatlık burada anlam kazanır — ama sıradan olmakla karıştırılmamalı. Her insanın eksikleri, sınırları vardır; asıl mesele insanın kendi potansiyelinin altında yaşamayı bir erdem hâline getirmesidir. Vasatlık, başarısızlıktan çok, daha iyisini aramaktan vazgeçmenin adıdır.

Bugün vasatlık bize kaba bir biçimde sunulmuyor; “olduğun hâlinle yetin” ya da “kendini fazla zorlama” gibi şefkatli görünen cümlelerle geliyor. Ama bu cümleler bazen insanın içindeki büyük ihtimali susturan bir rahatlama aracına dönüşüyor. İnsan yalnızca rahat ederek gelişmez; kas dirençle güçlenir, karakter mücadeleyle biçimlenir. Hiçbir fırtına görmeyen gemi güvenlidir, fakat denizciliği öğrenemez.

Felsefe tarihi bize sürekli aynı şeyi hatırlatır: insan kendisi olmaya cesaret etmek zorundadır. Kierkegaard bunu insanın kendisinden kaçma eğiliminde görür, Nietzsche insanı aşılması gereken bir imkân sayar; Sartre’ın özgürlüğe mahkûmiyet fikri ile Camus’nün anlamsızlığa rağmen yaşama ısrarı da aynı noktada buluşur. Hepsinin ortak sonucu şudur: insan kolay olanı seçerek değil, anlamlı olanın peşinden giderek kendini kurar.

Bugün ise vazgeçmek çoğu zaman bilgelik gibi sunuluyor: “değmez”, “boşuna uğraşma” gibi cümlelerle. Bazen gerçekten doğru olan bu cümleler, çağımızda bir kaçış bahanesine de dönüşebiliyor; insan artık yenilgiden değil, ihtimalden kaçıyor.

Belki de insanın trajedisi başarısız olmak değildir. Asıl trajedi, başarısız olma ihtimalinden korkarak hiç denememektir.

Aşk, dostluk, sanat ve hakikat arayışı tam da bu yüzden değerlidir: hepsi insanı kendi sınırlarının dışına çağırır, hepsi bir bedel ister.

Aysel Gürel’in “bir adım geriye uzlaşmak” dizesi belki yalnızca biten bir aşkı değil, bütün bir çağın ruhunu anlatıyordu. İnsan bazen bir adım geri çekildiğini sanır; oysa aslında kendisinden uzaklaşmaktadır. Önce aşktan vazgeçer, sonra hayallerinden; sonunda kendi içindeki o büyük ihtimalden.

Vasatlığın mukavelesi böyle imzalanır. Kimse zorla imzalatmaz; kalem hep bizim elimizdedir. İnsanı büyüten şey hiç yara almamak değil, hangi yara uğruna yaşamayı göze aldığıdır.

ÖNCEKİ YAZISI: Kendi devamının demircisi

VASATLIĞIN MUKAVELESİ
Müjdat Çalış

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

TÜMÜ