DOLAR 32,2511 0.14%
EURO 35,0023 0.27%
ALTIN 2.417,880,36
BITCOIN 22125852,21%
İzmir
25°

AÇIK

Tanyel Asya RAUNER

Tanyel Asya RAUNER

20 Ocak 2022 Perşembe

KAĞIT KESİĞİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sözcüklerden bir ev kurdum kendime; taştan, duvardan değil diye yurtsuz mu kaldım? Kaç avuç toprak gerek insana? Küçücük bir mahalleye sığdırabilir mi bir insan tüm dünyasını? Bir yere mi ait olmalı, yoksa hiçbir yere mi yolculuk etmeli bilinmez… İçimizde yiten diyarlar, bize ait olmayanlar ve bizim ait olmadığımız yerlerin tuhaf ve ‘tekinsiz’ gelişi niye?!

Siyahı ya da beyazı değil de griyi seçince olacaklar boşaltırsa içimizi?! Veremezsek hiçbir yerin hakkını? Değişmek aynı zamanda yitirmek mi demek, büyük emeklerle inşa ettiğimiz duvarları yıktığımızda değişebilmek için, dünya da mı yıkılacak başımıza? Dönüşmekten korktuğumuz zamanlarda evrileceğimiz insanın belirsizliği mi kırıyor cesaretimizi? Sanki bütün hasretlerimiz, bütün acılarımız temizlensin diye değil de, üzerimize daha çok yapışsın diye mi aitiz birine ya da bir yere…

İsmetpaşa Mahallesi’nin sokak lambası 05.04’te sönüyor her sabah. Seher vaktinde mi geleceksin, eğer geleceksen öfkelenmeyeyim karanlığa… Ait olmak içimi ufalıyor, olmamak kağıt kesiği. Yürüdüğüm yollar bana çıkmıyor, burnumun direğinde öksüz özlemlerim… Ruhum karıncalansın istiyorum, kaskatı kesilsin, kısık bir okuma lambasının ışığındaki sarı gibi sönüp gitsin. Penceredeki üşümüş gökyüzüne bakıyorum, gökteki titrek mavi ile izmaritteki kırmızı birleşiyor ansızın. O an ısınıyor işte içim.

Kumda yürümek kadar zor nefes almak, kafamı çevirdiğimde bir balıkçı teknesi uzaklarda. Güneş batarken yanaşıyor kıyaya Altınova’da. Oturduğum sandalyeden kalkıp gitmek istiyorum yanına. ‘’Yeni gelen papalina balığı!’’ diye bağırıyor balıkçı, arka fonda sanki İlhan Şeşen’den Ankara’dan Abim Geldi şarkısı çalıyor. Gözüme giren güneş ışığı ile aniden gözlerimi kapatıyorum. Hatırıma ellerimizi boyayan çiçekler düşüyor yüreğimizin yaralandığı yerden. Çok uzaklara gitmek istediği oluşuyor aniden; ama zaten en uzak olan en yakın değil mi?

Küçükken Cunda İskelesi’nde tuttuğumuz balıklar yuvarlak oltalar ile… Gün batımında rakı içelim terasta, sen yanında ayran bense sade soda ile. Tuttuğumuz balıkları geri saldığımız için mezelerden tırtıklayalım. İki kadeh arası çay verir misin bana rakı bardağında?

Eylül’de taze ceviz alalım perşembe pazarından. Parmaklarımızın uçları yara olana kadar bırakmayalım soymayı. Midilli’ye karşı sahhaftan aldığımız kitapları okuyalım birbirimize, karşılıklı…

Dalalım mahalle aralarına, sana dizlerimin çürüdüğü sokakları göstereyim. O zaman daha iyi anlayabilir misin içimdeki yangıyı? Eğer dut seviyorsan beyazları nasıl kırmızıya boyadığımı anlatabilirim sana Taksiyarhis Kilisesi’nde. Lojmanda gizlice besleyip büyüttüğüm kedi yavruları eşlik eder bize. Pembe dış cephe boyasına düşmüş bembeyaz annelerini de es geçmem elbette…

Kavakların çaldığı ıslıkları duyuyor musun? Tepeye çıkma zamanı… Yaklaştıkça daha da kanırtıyor kulaklarımı. Bir insan kaç karış toprağa sığar? Beyaza renksiz derler ya, bir avuç taşa yazılanlar tüm sığamayışlarını vurur yüzüne. Tek başına anlamsız olan harfler bir ordu gibi durur karşında bir araya gelince, hayatın iki cümleye karşılık gelir bir anda.

Sabah uyanınca akşam sefalarına bak pencereden başını sarkıtıp. Uçsuz bucaksız denizleri, git git bitmez yolları tepmene gerek yok beni bulmak için. Papalinanın sırtındaki sarıda, sahhaftan alınmış kitabın nemli kokusunda, dedenden kalmış damgasız pullarda, rakıyı her yudumlayışındaki buruk tatta bul beni .

Seninle iken hatırlamayı; sensizken unutmayı yeğliyorum.

Devamını Oku

YABANCI DİL ÖĞRENİMİNDE ÜLKE BİLGİSİ VE KÜLTÜRLERARASI YAKLAŞIMIN ÖNEMİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yeni bir dil öğrenmek beynimizde kapalı halde bulunan çekmecelerden birini açmak gibidir. Dünyaya geldiğimiz ilk andan için itibaren içine doğduğumuz kültürün kodlarını; hatta anne karnında belirli bir gelişim aşamasını geçtikten sonra hem dış dünyadaki sesleri ve uyaranları hem de annemizin kullanmış olduğu dili ya da dilleri işlemeye başlarız. Bu da bir çocuğun gramer bilgisine sahip olmadan kurduğu cümlelerdeki öge diziliminin doğru oluşunun bir kanıtı olarak görülebilir. (Türkçe için basit bir ifade cümlesindeki Özne-Yüklem-Nesne dizilimi gibi.)

Peki dil ile aramızdaki bu sıkı bağ bizi yeni bir dil öğrenmeye karar verdiğimizde nasıl etkiler? Bu sorunun yanıtına geçmeden evvel günümüzde kullandığımız dillerin atalarımızın kullandığı ‘dil’ arasındaki benzerlik ve farklılıklardan bahsetmek yerinde olacaktır. Homo Sapiens Sapiens olarak bizler bir dilin sisteminin nasıl çalıştığını ve hangi amaçlara hizmet ettiğini bu alanda detaylı bilgiye sahip olmasak da bilebiliriz. İletişimin eski zamanlarda atalarımız için de çok kıymetli olduğunu, avlanmak, tehlikelerden ailenin diğer üyelerini haberdar etmek, çocuklarını korumaya yönelik tepkiler ve daha birçok alanda kullandıklarını biliyoruz. Sadece sesli ögeler ile değil; aynı zamanda avlanılan hayvanların dişleri ya da kafatasları ile yapılan takı ve kıyafetler yoluyla, duvarlara yapılan hayvan ve avlanma sahnesi figürleri gibi visüel iletişim kanalları ile komünike olduklarını yapılan araştırmalar ışığında bilmekteyiz.

Kavimle Göçü ile farklı coğrafyalara dağılmış olmamız ile dünya üzerinde konuşulan dillerin çeşitliliği ve coğrafyanın da oradaki dile etkisi yadsınamayacak derecededir. Kültürel motiflerin, gelenek-göreneklerin, sosyoekonomik durumun ve siyasal yapının kısa veya orta vadede tesirlerini günlük hayatımızda da gözleme şansına sahibiz. O halde yeni bir dil öğretmekteki hedeflerimiz arasında o lisanın gramer yapısı ve kelime hazinesi dışında ülke bilgisine hâkim olmak, günlük hayatta karşımıza çıkacak durumlar için hazırlıklı olmak gerekir. Tren istasyonunda nasıl bilet alınır? Markette saçımıza uygun şampuan hangisidir? Evcil hayvanımızı veterinere götürdüğümüzde ya da doktora gittiğimizde nasıl iletişim kurarız? gibi hayat akışına içkin olan konularda da hedef dilin ait olduğu ülke ile sıkı bir ilişki içinde bulunmalıyız. Yemek kültüründen sanat aktivitelerine, atasözü ve deyimlerden kullanılan kısaltma türlerine kadar o ülkede yaşamımızı kolaylaştıracak bilgileri toplamalıyız.

Değinilmesi gereken diğer bir nokta ise hedef dilin hangi dil ailesine ait oluşudur. Eğer anadilimiz olan Türkçe (Ural -Altay) ile farklı bir dil ailesine mensup olan bir dili öğrenmek istiyorsak iki sistem arasındaki farklar konusunda dikkatli olmalı ve analitik bir sisteme mi yoksa sentetik ya da yapıştırmalı bir sisteme mi dahil olduğuna dikkat etmeliyiz. Öğrenme aşamasında da ezberleme yönteminden ziyade hedef dilin sistemini çözmeye çalışmak o sistemi özümseme konusunda sağlıklı bir destek sunacaktır. Farklı metotları bir arada kullanıp hem işitsel hem görsel hem de kültürel yaklaşımları entegre etmekte yarar vardır.

Dil sadece harflerin yan yana gelip oluşturduğu kelimelerden ya da belli bir yapıya göre meydana getirdiği cümlelerden değil; aynı zamanda duygulardan, motiflerden ve kendine özgü adetlerden de oluşur.

Devamını Oku

HİÇBİR YER

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçen gece çok severek dinlediğim bir türkünün modern yorumu ile karşılaştım. Beni alıp çocuğuma götürdü, Ayvalık sokaklarına, kilisenin bahçesine. Elektro gitar notaya  her bastığında içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim, klarnetin her nefesinde Ayvalık rüzgarının soğuğu ürpertti içimi. Yanan ateşe yel vurunca daha çok harlar ya onun gibiydi içimdeki yangının da ateşi.

Annen ve baban artık bulutlarda dediklerinde anlamamıştım demek istediklerini, evimin kapısının önünde, elimde  o gün çizdiğim resimle kalana kadar. Kapının üzerinde kocaman bir mühür, cebimdeki anahtarın kapıyı açacağını bilsem de giremeyeceğimi bilmenin ağırlığı, içime düşen ilk muğlâk…

Ne çok kapı var açmamın yasak olduğu, anahtarları elimde; annesinin elini tutan, babasının omzunda kahkahalar atan çocuklar… Oynarken düştüğünde tek başına kalkmak yeniden, kan içinde oran buran. Anne diye seslensen de cevap veren olmayınca içime içime bağırdığım zamanlar, sessizliğin sesi en derinlerde… Yavrusunu kaybetmiş bir anne kedinin feryadı gibi benim de isyanım, bağırıyorum kimselerin duymayacağı şekilde.

Yavru kuşun ilk uçma deneyimi, annesinin onu yuvadan atışı, ölmemek için, var olmak için tüm gücüyle kanat çırpışı… Başaramazsa, bulamazsa kendinde o gücü ölecek, biliyor.

O gün bana o bulut benzetmesi yapıldığında oturduğum çekyattan kalktım ve dışarı çıktım.

Kapıdan çıktığında büyümüştü artık çocuk, ağlamayı bırakmıştı kedi, uçmayı başarmıştı kuş, bulutlar erişilebilir değildi dün sabahki gibi, anahtar açmayacaktı o kapıyı…

Bir sürü teyzesi, her evde bir amcası olmuştu çocuğun. Her sabah başka  bir abisi ya da ablası bırakıyordu onu okula. İlk uçurtmasını komşu abisi ile yapmıştı, bisiklet sevdasına komşu ablası sayesinde kavuşmuştu. Okul dönüşü başka sofralara misafir oluyordu her akşam. Ne kadar kalabalıktı etrafı, aslında kimse yoktu, sadece köpeği vardı yamacında. Bir tek onun ismi vardı ağzında. Okuldan sonra evin köşesinde onunla oynuyordu sadece, mahallede çocuk sesleri yükselse de avaz avaz.

Lâl olmuştu dili, Türkçe konuşabiliyor olsa da susmayı yeğlemişti. Yağmurlara da küskündü elindekileri ondan aldığı için.

Kedilere hayrandı; asilliklerine, her şeyi gözleri ile anlatışlarına. Hiç başı okşanmadığı için çocuğun yanaşıyordu onlara, sevgiyi arıyordu onlarda. İnsanlarla anlaştığından daha iyi anlaşıyordu dört ayaklı arkadaşlarıyla. Sevmeyi, sabretmeyi ve şefkati öğretiyorlardı çocuğa. Şimşekler çaktığında geceleri, saklanıyorlardı köpeğiyle yorganın altında. Elinde kalanı da almasından korkuyordu yağmurun. Kar ne kadar nadir uğrarsa Ayvalık'a, yağmur inatla zapt ediyordu semayı. Doluya çeviriyordu ara ara, cama vuruyordu yumruk gibi. Gözyaşları kulaklarına kaçıyordu çocuğun. O kadar çok korkuyordu ki hissizleşmişti artık kalbi, duyguları, bir emekçinin nasır tutmuş elleri gibi…

Öldürmeyen güçlendirir derler, sekiz yaşında oyuncakları ile oynaması gereken çocuk, duyguları ile oynar olmuştu, kendini kandırıyordu. Duvarlar örmüştü kendine emek emek, kimse girip canını acıtmasın diye, daha sonra yıkması çok zor olan.

Neşet Ertaş’ı öğrenmişti, Ahmet Kaya çalıyordu aşk acısı çekenlerin evlerinde. Kütahya'nın Pınarları türküsünü çalmayı öğrenmişti bağlama kursunda, uzun sap bağlaması ile atıyordu içindeki öfkeyi, kederi. Ağlamak yerine daha da kanırtıyordu bastığı notaları, ağlamak sanki ayıpmış gibi…

Geçen gece Kütahya’nın Pınarları türküsünün modern versiyonunu dinledim, şarkı başladığı an geri döndüm o yağmurlu gecelere, şimdi yine yağmur yağıyor, bu sefer usul usul. Ben de o çocuk değilim artık, yıkılıyor duvarlar birer birer yazmak sayesinde. Büyümek aslında ziyan olmak demekmiş, bunu anlıyorum.

Dünya adlı gezegende, kapladığım mekanın hakkını, yazmakla veriyorum demiş Updike. Yazıyorum; duvarlar yıkılana, içim soğuyana, yağmurlar dinene, hiçbir yerin hakkını verene kadar…

Devamını Oku

OYUNCAK MI YOKSA PLASTİK Mİ?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

(Geri Dönüştürülebilir Malzemelerden Oyuncak Yapmak)

Dünya genelinde okyanus ve nehirlere yaklaşık 8 ila 10 milyon ton plastik karışıyor. Pandemi sebebiyle hayatımızda önemli bir yere sahip olan maske, eldiven ve sterilizasyon şişeleri ile bu sayı büyük bir hızla artıyor. ‘To Go’ ve ‘Kullan At’ gibi tüketim şekilleri de bu sayıyı düşürebilmemizin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor. Giyim, Teknolojik Aletler, Gıda Sektöründe kullanılan plastik materyallerin dışında Oyun ve Oyuncak sektöründe de ihtiyaç duyulan plastik ve plastik türevi maddeler azımsanmayacak seviyelere ulaştı. Sadece çocukların değil; yetişkinlerin de hayatında büyük bir yere sahip olan ‘Oyun ve Oyuncaklar’ son 20 yıl içerisinde her ailenin evinde sıkça rastladığımız metalar haline geldiler ve hayatlarımızın vazgeçilmez birer parçası oldular. Eskiden daha çok sokakta ve kalabalıklar halinde oynanan oyunlar (Saklambaç, Sek Sek, Yakan Top, Uzun Eşek, Simit vb.) şimdilerde yerlerini daha çok kapalı alanlarda ve sanal dünyaya; örneğin konsol oyunlarına bunun haricinde legolara, oyun hamurlarına ve hammaddesi plastik olan envaı çeşit oyuncağa bırakmış durumda.

Bu eğilim hem grupça oynanan oyunlardaki takım olma duygusunun körelmesine hem de içinde bulunduğumuz tüketim toplumunun bir getirisi olan yapaylığı beraberinde getirmiş oldu. Bir çocuğun dünyaya gelişinin ilk anından itibaren oyun ve oyuncağın yeri yadsınamaz. Dünya nüfusunun gittikçe arttığını göz önünde bulundurduğumuzda ihtiyaç duyulan oyuncağın ve bu oyuncaklarda kullanılacak materyallerin de hem hızlı hem sürekli bir şekilde temin edilmesi gerekiyor. Peki var olan bu tabloyu dikkate alırsak plastik tüketimimizi azaltmak için ne gibi adımlar atabiliriz? Günlük yaşantımızda sıkça elimizin altında olan ve kullanım alanı yaratamadığımız için çöpe atmak durumunda kaldığımız ayakkabı kutuları ve karton kutular ile kes-yapıştır etkinlikleri, okuduktan sonra çöpe atılacak olan gazete ve dergiler ile kolaj çalışmaları ya da origami tarzında İnce Motor Becerilerini aktive edebilecek olan katlama çalışmaları, arta kalan ve başka bir amaç için kullanılamayacak durumda olan ve farklı dokulara sahip kumaş parçalarından Duyu Bütünleme aktiviteleri, büyük koliler ile tüneller, kullanım alanı bulunmayan düğmeler ve boncuklar ile ipe dizme etkinlikleri yapılabilir.

Tek kullanımlık pet şişeler çiçek ekimi için saksı haline getirilip oyun oynamanın haricinde çocuklara bir canlının sorumluluğunu üstlenme bilinci de kolaylıkla aşılanabilir. Bu gibi örnekler hemen hemen herkesin fark ettiği, ancak uygulamaya fırsat bulamadığı tarzda örnekler. O anda elinizin altında bulunan herhangi bir materyalle de bu örneklerin çoğaltılması mümkün. Günümüz oyun anlayışı daha çok teknolojik bir alana kaymış durumda olsa da hem sürdürülebilirlik hem de yaratıcı düşüncesinin geliştirilmesi maksadı ile ekonomik olarak da aile bütçesini yormayacak alternatifler yaratabiliriz. Üretim maliyetlerinin artması, oyun ve oyuncakların ‘robotikleşmesi’ satın alma gücünü azaltmakla kalmıyor; aynı zamanda oyunlarımızın kültürel dokularını ve toplumsal motiflerini de bozuyor. Basma kalıp oyuncaklarla oynamaktansa, kendi yaptığımız, ‘ürettiğimiz’ oyuncaklarla vakit geçirmek hayal gücünün geliştirilmesi dışında ‘Bunu ben inşa ettim/ürettim’ duygusunu tetikleyecek ve özgünlük hissini de pekiştirecektir. İçimizdeki çocukların sesine kulak vermeyi unutmamak dileğiyle…

Devamını Oku

ÇOCUK RESİMLERİNİN ÖNEMİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nüfus artışı ile şehirleşmenin ve sıkışmışlığın had safhada olduğu bir yüzyılda yaşıyoruz. İş olanaklarının kırsala göre daha fazla olması, bu nedenle de büyükşehirlere yönelen göçün en çok etkilediği gruplardan biri de çocuklar. Alışveriş merkezlerinin, trafik yoğunluğunun ve dip dibe inşa edilen apartmanların arasında nefes alabilecekleri ve oyun oynayabilecekleri alanların azalışı onları birçok açıdan etkilemektedir. 2019’un son aylarından beri dışarıya çıkıp enerjilerini atabilecek ve fiziksel olarak (özellikle Kaba Motor Becerilerini) faaliyete geçirebilecek alan bulamamaları bedensel sağlıkları dışında zihinsel açıdan da onları zora sokmaktadır. Pandemi öncesinde çok az imkân bulabildikleri oyuna, pandemi ile ket vurulmuş oldu ve evde geçirdikleri zaman diliminde de kısıtlı alternatifle vakitlerini geçirmek durumunda kaldılar. Bu etkinliklerin daha çok bireysel etkinlikler olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda akranları ile iletişime geçememeleri de üzerinde durulması gereken noktalardan biridir.

Okul çağındaki çocukların da mustarip olduğu bu atmosfer ne hissettiklerini ve bizlere neler aktarmak istediklerini tespit etmek noktasında eğitimcilere ve ebeveynlere güçlük yaratmaktadır. Karantinanın hem çocuklarımıza hem de ailelere ve öğretmenlere dayattığı bu içinden çıkılması güç durumda yapılabilecek en yerinde müdahalenin onlarla verimli zaman geçirip içinde bulundukları bu süreci biraz da olsa kolaylaştırmak olacaktır. Yazının ve resim yapmanın geçmişine baktığımızda Homo Sapiens’in bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendini ifade etme ve ‘Ben buradayım!’ deme yollarından biridir. İster çocuk isterse yetişkin olsun bir kalem ve bir kâğıdın ya da mağara resimlerinde duvara el izi bırakmak için kullanılan kömürün bize o resmi ya da motifi yapmış olan kişinin duyguları ile ilgili güçlü ipuçları vermektedir. Mağara resimlerinin yapıldığı dönemlerde bile ifadenin dışa vurumu için kullanılan bu yöntemi bizler de sahip olduğumuz imkanlar ile rahatlıkla uygulayabiliriz. İster renkli kalemle istersek de kurşun kalemle bulduğumuz bir kâğıt parçasına kalemimizi konuşturabiliriz. Yaptığımız telefon görüşmelerindeki kısa periyotta bile kendimizi karalama yaparken bulmuyor muyuz? Hayatımıza bu kadar içkin olan bu kalem oynatmaları daha kontrollü ve bir amaca yönelik olarak çocuklarımız ile uyguladığımızda sözel olarak ifade edemediklerini bize aktarmış olurlar ve sorduğumuz sorular için alamadığımız yanıtları bir anda almanın şaşkınlığını yaşarız.

Bu eylemi kurallarına uygun ve düzenli olarak yaptığımızda hangi noktalarda problem yaşadıklarını, kim ya da ne ile sorunları olduğunu görme şansımız bulunmaktadır. Elimizde böyle bir imkân varken hem çocukların hem de ebeveynlerin bir nebze de olsa rahatlayabileceklerini unutmamalıyız. Mağara duvarlarından, amforalara; daha sonra da parşömenlerden resim defterlerine uzanan bu yolda atılan en ufak çizginin önemini göz önünde bulundurarak açamadığımız kapıların anahtarlarıyla karşılaşabiliriz.. 

Devamını Oku