Güreşin eski bir kuralı vardır: Kendi dengesini koruyamayan pehlivan, rakibinin dengesini bozmaya çalışır. Er meydanında bunun adı çangaldır.
Güreşçi yorulmuş, gücü tükenmiş ve rakibiyle göğüs göğüse mücadele edecek hâli kalmamışsa oyun değişir. Artık amaç rakibi bileğinin hakkıyla yenmek değil, ayağını boşa çıkarmaktır. Güç yetmeyince ayak devreye girer; mertlik yetmeyince hile.
Çangal, işte tam bu noktada bir güreş hareketi olmaktan çıkar ve bir zihniyete dönüşür.
Hayatta, kurumlarda ve siyasette de rakibiyle açıkça mücadele edemeyen insanlar vardır. Fikirleriyle karşılık veremez, ikna edemez, tabanın desteğini alamaz ve adil bir yarışta üstünlük kuramazlar. Bunun üzerine mücadeleyi meydandan masaya taşırlar.
Er meydanında yapılamayan, toplantı odasında yapılır.
Söylenemeyen söz, tutanaklara gömülür. Kazanılamayan seçim, tüzüğün bir maddesiyle geçersiz kılınır. Taban ikna edilemediğinde delege hesapları devreye girer; karşı durulamayan kişi ise prosedürün arasında sıkışıp kalır.
Pehlivanlık biter, çangal başlar.
Asıl tehlike de bundan sonra ortaya çıkar: çangal bir kez işe yaradığında, onu kullananlar kendilerine şu soruyu sormaya başlar:
“Madem rakibi yenmeden de devirmek mümkün, neden yeniden er meydanına çıkayım?”
Böylece hile, geçici bir yönteme olmaktan çıkar; yönetim anlayışına dönüşür.
Bir süre sonra kurumda insanların ne düşündüğünden çok, nereden sıkıştırılabilecekleri önemsenir. Hangi açığın kullanılabileceği, hangi sözün söylendiğinden daha fazla konuşulur olur; zaaflar düşüncelerin önüne geçer. Açık mücadele yerini kapalı hesaplara bırakır.
Kurum dışarıdan ayakta görünürken içeriden çözülmeye başlar.
Kurumların yalnızca tüzükleri ve yönetmelikleri yoktur; bir de ahlakı vardır. Seçimler, kurullar, makamlar ve usuller biçimsel düzeni oluşturur. Ancak bunların üzerinde, yazılı olmayan bir ilke bulunur: meşruiyet.
Kuralları kullanarak bir kurumu kuralsızlaştırabilirsiniz.
Hile-i şer’iyye de burada başlar: Kuralı çiğnemeden kuralın ruhunu yok etmek, biçime uyup özü ortadan kaldırmak, sandığı kurup iradeyi sandıktan çıkarmamak — hepsi aynı anlayışın farklı görünümleridir. Çangalın masadaki karşılığı budur.
Bir kurum çangal siyasetine teslim olduğunda ilk kaybettiği şey, siyaset yapma kabiliyetidir: gerçek siyaset fikir, tartışma ve ikna ister; bazen risk almayı, bazen de kendi sözünün arkasında durmayı gerektirir.
Bunları yapmak istemeyenler ise siyasetin yerine gürültüyü koyar.
Cazgır burada devreye girer. Bağırır, meydanı hareketlendirir; fakat pehlivanın yerine güreşemez.
Bazı yapılarda ses yükseldikçe fikir azalır, ajitasyon arttıkça hakikat geri çekilir. Tribün hareketlenirken kulis sessizce çalışır: üstten birlik ve demokrasi sözleri yükselirken altta hesaplar yapılır, isimler elenir, delege dengeleri gözetilir.
Çangalın en maharetli biçimi, kendisini göstermeden iş görmesidir. İyi kurulmuş bir düzenek, sonucunu ortaya koyduğunda çoğu zaman yalnızca “Prosedür uygulandı.” cümlesiyle açıklanır.
Oysa prosedür her zaman adaleti sağlamak için kullanılmaz. Bazen adaletsizliği görünmez hâle getirmenin en etkili yolu da prosedürdür.
Bir süre sonra sıra tabana gelir.
Taban, siyasetin ve örgütlülüğün kaynağı olmaktan çıkar; üzerinde işlem yapılacak bir kalabalık gibi görülmeye başlanır. İnsanların ne düşündüğünden çok, kaç kişi oldukları önem kazanır. İrade, temsil hesabına indirgenir; temsil de zamanla iradenin yerini alır.
Böylece örgüt, üyelerinden güç alan bir yapı olmaktan çıkar ve üyelerini kendi varlığına gerekçe olarak kullanmaya başlar.
Ortada bir örgüt vardır, ama örgütlülük yoktur; makamlar vardır, fakat meşruiyet aşınmıştır.
Daha kötüsü, herkes bunun farkındadır. Yine de kimse ses çıkarmaz.
Çangalın en büyük başarısı, rakibi yere sermek değildir; asıl başarı, meydandaki herkese bir gün aynı yöntemin kendisine uygulanabileceği duygusunu vermektir.
Korku, böylece kurumun görünmez tüzüğüne dönüşür.
Bir de sırığa yaslanma meselesi vardır.
Kendi ayakları üzerinde duramayanlar, dışarıdan aldıkları desteği güç sanırlar. Oysa bir yere yaslanarak ayakta kalmakla kendi gücüyle durmak farklı şeylerdir.
Bir makamın sağladığı imkân, bir grubun himayesi, bürokratik bir mevki, dışarıdan gelen siyasi destek ya da kurumsal bir ayrıcalık insanı bir süre taşıyabilir. Fakat kişi veya yapı kendi ağırlığını taşıyamıyorsa, dayandığı sırık çekildiğinde geriye yalnızca düşüş kalır.
Üstelik sürekli dış desteğe yaslanan yapılar zamanla kendi gücünü de kaybeder. Kendi tabanından beslenmeyen, fikir üretemeyen yapılar, dışarıdan büyüyor gibi görünürken içeriden küçülür.
Sırık bir gün çekildiğinde, geriye ne kaldığı anlaşılır.
Çangalın kazandırdığı zafer de çoğu zaman sanıldığı kadar kalıcı değildir: çangalla devrilen rakip her zaman yenilmiş sayılmaz, çoğu kez yalnızca oyunun dışına itilmiştir.
Yenmek, rakibinden daha güçlü bir fikir, daha sağlam bir örgüt ve daha geniş bir destek ortaya koymaktır; rakibin dengesini bozup onu yere düşürmek ise fırsatçılıktır.
Fırsatçılık kurumsallaştığında, bir süreliğine başarı gibi görünebilir. Ancak bu, kurumun geleceğinden borç alınarak elde edilmiş bir zaferdir.
Bugün rakibinin ayağına takılan çangal, yarın senin ayağına takılabilir. “Usulüne uygun” denilerek savunulan bir hile de, yarın senin önüne konabilir.
Kuralların ruhunu ortadan kaldıranlar, sonunda kendi kurdukları düzenin içinde sıkışırlar.
Çangal siyasetinden çıkmanın yolu, daha büyük bir çangal bulmak değildir. Kumpasla kumpası yenmeye çalışmak, yalnızca yöntemin sahibini değiştirir; sistemi değiştirmez.
Yapılması gereken, meydanı yeniden kurmaktır.
Açık tartışmayı geri getirmek, temsil ile irade arasındaki bağı onarmak ve tüzüğü yalnızca hukuki bir metin değil, aynı zamanda ahlaki bir sözleşme olarak görmek gerekir. Bir kurumda kimin kazandığından önce, oyunun adil olup olmadığı sorulmalıdır.
Cazgırın sesine değil, pehlivanın sözünün ağırlığına bakılmalıdır.
İnsanların birbirinin ayağına basmadan da yarışabileceği bir düzen yeniden kurulmalıdır: er meydanının gerçek ölçüsü, herkesin kazanması değildir; asıl ölçü, kaybedenin bile oyunun adil olduğuna inanabilmesidir.
Bir kurum bu inancı kaybettiğinde orada seçim yapılabilir, fakat demokrasi yaşatılamaz; yönetimler oluşturulabilir, fakat meşruiyet üretilemez.
Sonunda geriye yalnızca gürültü kalır. Pehlivanların değil, cazgırların gürültüsü… Çangalların birbirine takıldığı ve kimsenin kendi ayağı üzerinde duramadığı bir meydan.
Oysa tarih bize şunu gösterir: Kendi ayakları üzerinde duramayanlar, başkasının ayağını kaydırarak uzun süre ayakta kalamaz.
Kumpasla kurulan iktidarın en büyük düşmanı, çoğu zaman kendi yöntemidir.
Gün gelir meydan değişir. Sırık çekilir, kulis dağılır, tutanaklar açılır. O zaman herkes, büyük bir zafer gibi sunulan şeyin aslında küçük bir çangaldan ibaret olduğunu görür.
Er meydanında pehlivanı yıkan çangal, masada kurumu da yıkar.
YORUMLAR