Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Sosyal Medya
Müjdat Çalış
Müjdat Çalış

Seyirlik Bir Yalnızlık

Dünya, insanlığın trajedisini sahnelemek için kurulmuş devasa, ışıltılı bir panayır yeridir. Doğa, her sabah arsız bir kusursuzlukla uyanır; güneş parıldar, gökyüzü kendi mavisinden milim ödün vermez. En ulu ağacın gölgesinden havada vızıldayan minnacık bir sineğe kadar her şey bu uçsuz bucaksız şölen sofrasında yerini bilir, yerini sever ve o aidiyetten beslenir. Fakat tam o masanın kenarında, dekorun bittiği ve karanlığın başladığı yerde bir an durursunuz. İçinize o iflah olmaz şüphe düşer:

“Ya ben bu şölende sadece bir fazlalıksam?”

Fyodor Dostoyevsky’nin genç İppolit’inin ciğerlerinden sökülen o çığlık, varoluşun rahminden istenmeyen bir bebek gibi çiğce düşürülmüş her ruhun ortak sesidir. Doğanın kayıtsız güzelliği de kalabalıkların kendinden hoşnut yüzleri de birer hakarete dönüşür artık. Çünkü ait olamadığınız bir evrenin gündoğumu da yabancıdır size, günbatımı da. İnsan bazen gökyüzüne bile misafir gibi bakar.

Modern çağ bu yabancılığı azaltmadı; yalnızca üstünü ışıklı ekranlarla örttü. Artık insanlar acılarını yaşamaktan çok yayımlıyor, yalnızlıklarını hissetmekten çok sergiliyorlar. Kalabalıklar hiç olmadığı kadar birbirine bağlı görünürken, ruhlar birbirinin sesine hiç olmadığı kadar sağır. Dijital dünyanın bitmek bilmeyen görünürlük arzusu içinde insan, kendi içindeki uçurumu filtrelerle kapatmaya çalışıyor. Fakat hiçbir ekran, insanın içine düşen o “fazlalık hissini” gerçekten susturamıyor.

İnsanın bu dışlanmışlık duygusuyla baş etmesi kolay değildir; yeraltına çekilen ruh, kendi yarasını bir soyluluk nişanesine dönüştürmek için kibirden kaleler inşa etmeye başlar. Benlik amansız bir ikilemin pençesine düşer: Bir yanıyla delice görülmek, o şölen masasındakilere kendini kanıtlamak ister; öte yanıyla çok iyi bilir ki, o masadakiler onu gördüğünde sadece küçük görecek, kendi sığ terazilerinde tartacaktır.

Raskolnikov’u sokaklarda sayıklatan o tekinsiz yara budur. İnsan bu aşağılanma korkusundan kaçmak için dünyayı ikiye böler: Yasaya boyun eğen uysal yığınlar ve yasanın dışına çıkma cüretini gösteren, şimdiyi yıkacak sıra dışı olanlar. Ruh, kendini o “sıradan” insanların uzağına yerleştirerek teselli bulmaya çalışır. Çünkü bazen insan, anlaşılmamayı seçerek kırılmaktan korunacağını sanır.

Fakat bu görkemli entelektüel kule de içeriden çürümeye mahkûmdur. Dünyayı ve onun hantal yasalarını küçümseyen o “sıra dışı” insan, en nihayetinde kendi içindeki vicdan mahkemesinin duvarlarına çarpar. Trajedi, işlenen suçun ya da çekilen sancının ağırlığında değildir sadece; asıl bozgun, o devasa varoluşsal krizi, sonunda dönüp dolaşıp yine o “sıradan insanın” yargısına sunmak zorunda kalmaktır.

Kendini üstün gördüğün o yığınların mahkemesine çıkmak… Seni hiç umursamamış olan o dünyayı umursamak zorunda kalmak… Yeraltının kibirli krallığına indirilen en ağır darbe budur.

Çünkü o sıradan yığınlar acıyı anlamazlar; onlar acıyı sadece tüketirler.

Bir sokak köşesinde, bir mahkeme salonunda, bir cenazede ya da bir hayatın kırılma anında hemen etrafınızda birikirler. Meraklı ve korunaklı gözlerle sizi süzmeye başlarlar. Bugünün dünyasında bu bakışların yerini bazen telefon kameraları alır. İnsan yere düşer; kalabalık önce yardım etmeyi değil, kaydetmeyi düşünür. Çünkü çağımız, trajediyi bile içeriğe dönüştürmeyi başarmıştır.

Tam o an, Oğuz Atay’ın Hikmet Benol gibi avazınız çıktığı kadar bağırmak istersiniz kalabalığa:

“Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz!”

Ama nafile…

Toplum denilen o muazzam seyirci kitlesi için çekilen acı, bir panayır oyunundan, izlenip tüketilecek bir skandaldan ibarettir. Sizin etiniz kemiğiniz sızlarken, onlar sadece sergilenen bu dramın rüküş estetiğini seyrederler. Onlar için çekilen acı sahnedeki bir kukladır; oysa kuklayı oynatan bizzat ölümün ve yalnızlığın elidir.

Nihayetinde bu seyirlik oyundan sıkıldıklarında ya da kendi konforlu dünyalarının sarsılacağını sezdiklerinde sırtlarını dönerler. İnsanlar ruhu hırpalayacak, onları huzursuz edecek o çıplak hakikatle yüzleşmek istemezler. Trajik bir söz duyduklarında kitabı yüzünüze kapatıverirler ani bir refleksle. Sesini ulaştırmaya çalışan anlatıcı ise o sarsıcı dilsizliğiyle kalakalır; sayfaların arasında sıkışır, ezilir, unutulur.

Ve şölen sürer…

Masalar yeniden kurulur. Kahkahalar yeniden yükselir. İnsanlar birbirlerine hayatın ne kadar “normal” olduğunu anlatmaya devam ederler. Dünya, o büyük panayırını aynı iştahla döndürür.

Yalnızca bazı insanlar vardır ki, davet edilmediklerini çok erken fark etmişlerdir.

Onlar artık kalabalığın neşesine değil, sessizliğin yankısına aittir. Gözleri hâlâ insanların arasındadır ama ruhları çoktan dekorun bittiği o karanlık tarafa çekilmiştir. Ve belki de yeraltının çocuklarına kalan son kader budur:

Kapağı sertçe kapatılmış bir kitabın karanlığında, kendi acısıyla baş başa, ama kendi trajedisine sonuna kadar sadık yaşamak.

Seyirlik Bir Yalnızlık
Müjdat Çalış

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

TÜMÜ