“Bu duvarlar tuhaftır. Önce onlardan nefret edersin, sonra alışırsın.”
Esaretin Bedeli filmindeki bu cümle, yalnızca hapishane duvarlarını anlatmaz. İnsanın en tehlikeli, en sinsi becerilerinden birini de ifşa eder. Alışmak…
İnsan alışmadan yaşayamaz. Acıya alışır, kayba alışır, eksilmeye alışır. Bir ölümün ilk günkü acısıyla yıllarca yaşanmaz. Hayat, insanı ayakta tutmak için bazı şeylerin sivri ucunu törpüler. Bu anlamda alışmak bir zaaf değildir; bazen insanın kendini koruma biçimidir. Ancak bu hayati eğilim toplumsal düzleme taşındığında sinsi bir uyuşturucuya dönüşme riski taşır. Düzenin sürekliliği, hukuksuzluğun sürekliliğine tam da bu kırılmada eklemlenir.
Çünkü insan yalnızca acıya değil, haksızlığa da alışır. Yalana da. Aşağılanmaya da. İlk gördüğünde sarsan şey, tekrarlandıkça tanıdık hale gelir. Tanıdık olan olağan sayılır. Olağan sayılan ise sorgulanmaz. Bu dönüşüm göstere göstere gelmez. Tekrarlanarak, sıradanlaşarak, yavaş yavaş sızarak gelir.

İlk skandal sarsar.
İkincisi tartışılır.
Üçüncüsü yorar.
Dördüncüsü gündemin parçası haline gelir.
Beşincisinde kimse başını kaldırmaz.
Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki gibi… Hoca, eşeğin yemini her gün biraz azaltır. Eşek yine de ayakta kalır, yürür. Hoca bunu iyiye gidiş sanır. Sonunda eşek ölür. “Tam açlığa alışmıştı ki öldü,” der Hoca.
Yıllarca bu fıkraya güldük. Belki de aslında acınası bir duruma güldük. Çünkü orada yalnızca aç bırakılan bir eşek değil, yavaş yavaş ölümü düzen sanan bir akıl vardı. Hoca, eşeğin hâlâ yürüdüğünü gördükçe ve bunu başarı saydı. Oysa bazen ayakta kalmak dayanmak değildir; insanın, hayvanın ya da toplumun henüz son nefesini vermemiş olmasıdır.
İnsanın içindeki itiraz sesi bir anda ölmez. Yavaş yavaş kısılır, insan yadırgamamaya başlar. Hayret duygusu yitirilir. Sonra öfke azalır, vicdan susar. En sonunda yorgun bir cümle kalır insanın içinde;
“Ne yapalım, hayat böyle.”
“Hayat böyle” sözü çoğu zaman masum bir tepkidir. İçinde bilgece bir tevekkül barındırır gibi görünür, ama aslında teslimiyetin kılık değiştirmiş halidir. Hayat elbette zordur, insan her şeyi değiştiremez ama bunların hiçbiri insanın her şeye rıza göstermesini gerektirmez.
Yaşlanmaya alışmak bir olgunlaşmadır; aşağılanmayı olağan saymak ise bambaşka bir aşamadır. Kayba alışmak direnç gerektirir; kaybın hesabının sorulmamasına razı olmak ise insan onurunu kaderselleştirmektir. Alışmanın ahlakı tam da burada başlar. Bir toplumun gerçek çürümesi, kötülüğün varlığından değil, ona duyarsızlaşma hızından, yadırgananın ne kadar çabuk olağanlaştırıldığından anlaşılır.
İnsanın bu şekilde yavaş yavaş içe çekilmesi bir tesadüf değildir. Eski ve çok verimli bir yönetsel modeldir. Zamanla dışarıdaki denetim mekanizmalarına gerek kalmaz; birey o hesabı kendi zihninde, bir hayatta kalma stratejisiymiş gibi kendi kendine yürütür. Bu zihinsel bulaşma toplumsallaştığında, toplumun çürüme hızı kötülüğün kendi miktarının çok ötesine geçebilir.
Alışmamak ise sürekli bir öfke nöbeti değildir. Her şeye aynı yoğunlukta saldırmak duyarlılık değil, insanı tüketen bir çırpınıştır. Gerçek direniş daha sessiz, daha kalıcı bir zihinsel tutum ister; bir şeyi değiştirmeye gücün yetmese bile onun yanlış olduğunu bilmeye devam etmek. Sustuğunda bile o kötülüğe içsel olarak rıza göstermemek, zincire “düzen”, duvara “sınır” dememektir.
Bu yüzden insanın içinde küçük de olsa bir alışmama bölgesi, o hafif mide bulantısı kalmalıdır. Bazı şeyleri hâlâ yadırgayan, bazı görüntüler karşısında hâlâ içi daralan, bazı haksızlıklar karşısında hâlâ “hayır” diyebilen bir yer… O yer kapandığında doğan rahatlık huzur değildir; vicdanın sesini kısmaktan doğan sahte ve tehlikeli bir uyuşukluktur.
Toplumlar da böyledir. Her gün biraz daha az adalet, biraz daha az umut, biraz daha az saygı ile terbiye edilir. İnsanlar yine de sabah kalkar, işe gider, çocuklarını okula yollar. Birileri bunu “toplum alıştı” diye okur.
Hayır!
Toplum her haksızlığı kabullenmiş değildir. Yarın ekmek alması gerektiği için susar. Ertesi sabah yine yaşamak zorunda olduğu için dayanır. Hâlâ çalışıyor, hâlâ gülüyor, hâlâ düğün yapıyor olması, her şeye rıza gösterdiği anlamını taşımaz.
İktidar aklının en büyük yanılgısı da burada başlar. Azalan sesi bitmiş, yorulan bedeni teslim olmuş, ertelenen itirazı önemsiz sanır. Oysa tükeniş ile bekleyiş aynı şey değildir. Aslında susan herkes muvafık değildir; yani her durumda boynu kıldan ince değildir! Bazen toplum geri çekilmez; yalnızca o son kırılma noktasına kadar bekler.
Kurbağa henüz ölmedi. Ama su ısınmaktadır. Kum saati akmaktadır. Buna alışmadım diyebilmek, bazen insanın yapabileceği en büyük eylemdir.
Ömer Faruk ELBEK
YORUMLAR