Gençliğimizin ikliminde, kulaktan kulağa fısıldanan, söylendiği an muhatabını toplumsal bir aforozla baş başa bırakan karanlık bir kelime vardı: Lümpen.
Bugün bu kelimeyi gençlerin büyük kısmı ya hiç duymamıştır ya da eski bir siyasal jargonun tozlu raflarında unutulmuş bir kavram olarak görür. Oysa bir zamanlar tek başına bir karakter tahlili, bir ahlak hükmü ve bir kültür eleştirisi taşırdı.
O yıllarda çoğumuz bu sözcüğün Marx’ın ekonomik terminolojisinden çıkıp geldiğini bilmezdik. Üretim süreçlerinden kopmuş, sınıf bilinci geliştiremeyen, kolayca manipüle edilebilen toplumsal kesimleri tarif ettiğinden habersizdik. Fakat sokak, akademiden daha hızlı davranmıştı. Kavram çoktan kendi halk dilini yaratmıştı: lümpen, bilgi eksikliğini değil, karakterdeki bir boşluğu işaret ediyordu. Bir bilgi sorunu değil, bir değer sorunu.
Bir gencin lümpen olarak anılması, bugün sosyal medyada “iptal edilmekten” daha ağır bir toplumsal mahkûmiyet anlamına gelirdi. Çünkü o günlerde hâlâ ayakta duran görünmez sütunlar vardı. Kitap okumamak mahcup olunacak bir eksiklikti.
Sanattan anlamamak bir mazeret değil, giderilmesi gereken bir kusurdu. İnsanlar gerçekten bilgili olmasalar bile bilgili görünmeye çalışırdı; toplumun kültürel çıtası aşağıda değil yukarıda duruyordu ve insanlar o çıtanın altında kalmaktan korkuyordu.
Bugün dönüp baktığımda, lümpenlik korkusunun aslında bir tür kültürel bağışıklık sistemi olduğunu düşünüyorum.
Her toplum yalnızca yasalarla ayakta kalmaz; bazı görünmez utançlarla da ayakta kalır. Yalan söylemekten, kaba olmaktan, bilgisiz görünmekten duyulan utanç — bir toplumun ahlaki dokusunu çoğu zaman kanunlar değil, bu küçük utançlar korur.
Sonra bu utanç mekanizması çözüldü. Ama nasıl ve neden?
Piyasa, kalabalığı müşteri olarak keşfettiğinde, kalabalığın beğenisini yüceltmek zorundaydı. Beğeniyi yüceltmek ise onu olduğu gibi kabul etmeyi, hatta onun adına bir estetik üretmeyi gerektiriyordu. Böylece televizyonlar kabalığı “samimiyet”, sığlığı “doğallık” olarak sunmaya başladı. Siyaset de bu keşfi geciktirmedi: eğitimsizliği değil, “halkın sağduyusunu” temsil ettiğini iddia eden figürler, tam da lümpen özellikleri nedeniyle seçilebilir hale geldi. Cehalet bir handikap olmaktan çıkıp kimlik politikasının hammaddesi oldu.
Dijital çağ bu dönüşümü tamamladı. Algoritmaların sevdiği insan tipi ile eski dünyanın “lümpen” dediği insan tipi arasında tuhaf bir akrabalık vardır: Hızlı tepki veren, derinleşmeyen, karmaşıklığı sevmeyen, her konuda kesin fikri olan insan.
Algoritmalar bilgeyi değil görünür olanı ödüllendiriyor; görünür olmak için ise bilgili olmak değil, gürültülü olmak gerekiyor. Lümpenlik böylece yalnızca meşrulaşmadı — estetik bir değer kazandı, milyonlarca takipçiyle taçlandırıldı.
Bu yüzden artık kimse kimseye “lümpen” demiyor. Kavramın işaret ettiği alan ortadan kalkmadı; tersine, o alan merkezin kendisi haline geldi. Bir zamanlar toplumsal bünyenin reddettiği bir doku, bugün organizmanın asli organı gibi çalışıyor. Tümörün büyüyüp bedeni ele geçirmesi gibi.
Ve belki de en trajik olanı şu: Artık lümpenlikten korkmuyoruz. Çünkü insan ancak dışarıda gördüğü şeyden korkar. İçine yerleşmiş olandan değil.
Bugün geçmişe dönüp o eski korkuyu hatırladığımızda, aslında yalnızca bir kelimeyi hatırlamıyoruz. Bilginin hâlâ saygınlık ürettiği, nezaketin zayıflık sayılmadığı, insanın kendini aşmaya çalışmasının hâlâ değer taşıdığı bir zamanı hatırlıyoruz. Belki o günler kusursuz değildi. Ama en azından insanlar kusurlarını erdem diye pazarlamaya henüz başlamamıştı.
YAZARIN ÖNCEKİ YAZISI: Üçüncü Yolun Hayaleti
YORUMLAR