Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Sosyal Medya
Ömer Faruk ELBEK
Ömer Faruk ELBEK

Hessizm: Yıkılan Duvara Yaslanmak

Bu toprakta kalır adın, tohumların arasında…Ülkü Tamer / Ağıt

Büyük çöküşler her zaman gürültüyle gerçekleşmez; çoğunlukla insanın iç sesini susturmasıyla başlar. Bir rejim yozlaşırken, insan o yozlaşmanın ortasında önce kendi ahlaki mesafesini kaybettiğini fark eder.

Önce küçük gerekçeler üretir kendine. “Ben böyle düşünmüyorum ama şartları da anlamak lazım” der. Sonra mesafeler azalmaya başlar. Dün kaba bulunan dil “zor zamanların dili” olarak ifade edilir. Dün ürküten hoyratlık, bugün “tarihin zorunluluğu” diye savunulur. 

İnsan kendine itiraf edemediği bir utançla kıvranırken, dışarıya karşı o rasyonalizasyon zırhına bürünür. Çünkü mesele artık fikri dünyan olmaktan çıkmıştır. Ortada bir inanç kalmamıştır, sadece düşüşten ürken bir benliğin iktidarla kurduğu o karanlık, o kopması imkânsız psikolojik yerçekimi vardır.

Rudolf Hess, Hitler’in en yakınındaki isimlerden biriydi; rejimin tam merkezindeydi. 10 Mayıs 1941’de tek başına İskoçya’ya uçtu. İngiltere ile barış için gizli bir girişimde bulunacaktı. Bu uçuş, yalnızca tuhaf bir diplomatik macera değil, aynı zamanda derin bir zihinsel yarılmanın işaretiydi. Ne rejimden tam olarak kopabildi ne de onun felakete sürüklenişini bütünüyle görmezden gelebildi.

Bu uçuş, onun İngiliz makamları tarafından alıkonulmasıyla sonuçlandı. Savaş sonrasında ise Nürnberg’de yargılandı ve ömür boyu hapse mahkûm edildi. İronik olan şudur; onun için asıl müebbet, çoktan kendi zihnine ördüğü o görünmez duvarların arkasında başlamıştı.

Aslında bu tablo bireysel bir tuhaflık değil, belirli bir psikolojik yapının en çıplak prototipiydi: Gören, hisseden, şüphe duyan ama kopamayan insan. İnsanın bu evrensel sıkışmışlığını, yozlaşmayı görüp de kendi varoluşsal zeminini kaybetmemek için merkeze bağlanma halini tam da bu yüzden Hessizm olarak adlandırıyorum.

Hessizm: Yıkılan Duvara Yaslanmak

Bu durum, kişinin zihinsel ve kültürel olarak mesafe koyduğu bir ideolojik yapının merkezindeki karizmatik figüre, kendi varoluşsal ağırlığını kaybetmemek için eklemlenmesidir. Lider burada sıradan bir politikacı olmaktan çıkar; varoluşsal bir dayanak, bir merkez üssü hâline gelir.

İnsan rejimin dilinden utanır, kadrolarının seviyesizliğini görür. Kalabalığın hoyratlığından rahatsız olur, çürümenin kokusunu alır. Ama yine de merkeze dokunamaz. Çünkü lidere tutunduğu yerden kopmak, kendi anlam dünyasının da çökmesi demektir.

Söz konusu bağlılık tuhaf bir ikilik yaratır. Kişi hem şikâyet eder hem dokundurtmaz. Hem yozlaşmayı fark eder hem de “onsuz dağılırız” diyerek bir savunma dili geliştirir. Bir noktadan sonra siyaset bitmiş; insanın kendi varlığını o merkezin varlığına mühürlediği korunaklı varoluşsal kimlik ortaya çıkmıştır. Terk edildiği an insanı dımdızlak bırakacak olan o derin aidiyet, o sarsılmaz kimlik…

Bu düşünsel mekanizma mantıksal bir süzgeçle değil, tamamen duygusal bir sığınma refleksiyle işler. İnsan bir fikre değil, o fikrin etrafında oluşturduğu kendi varlık zeminine tutunur. Lideri savunmak, zamanla kendi hayat anlatısını savunmakla özdeşleşir.

Rejim güçlüyken bağlılık daha seçicidir. Tehlike yaklaştıkça, merkezden kopma korkusu daha da keskinleşir. Bu sıkışmayı diğer bağlılık biçimlerinden ayıran nokta da burasıdır: Çöküş, bağlılığı gevşetmez; aksine insanı o sığınağa daha fazla hapseder.

20. yüzyılın önemli felsefecilerinden Martin Heidegger, Nazi hoyratlığının ortasında bile Hitler’i tarihsel bir uyanış imkânı gibi okumaya çalıştı. Batı edebiyatının ödün vermez, hırçın sesi şair Ezra Pound ise modern dünyanın getirdiği o büyük ekonomik ve kültürel karmaşanın karşısına Mussolini’yi sert, disiplinli ve her şeyi hizaya sokacak bir istikrar kalesi olarak dikmek istedi. Her ikisinin zihin dünyası adlandırdığım bu psikolojik yarılmayla maluldü. Biri çöküşe felsefi bir anlam yükledi, diğeri yaşanan şiddeti otoriter bir düzen hayaliyle perdeledi. Kendilerine ve dünyaya anlatacak entelektüel yalanları, sığınacak büyük teorileri vardı.

Fakat en saf örnek portrenin asıl sahibiydi. Çünkü onun elinde, bağlılığını maskeleyecek ne felsefi bir teorisi ne de entelektüel bir zırhı vardı. Kendini kandırabileceği büyük kavramların arkasına saklanamıyordu. Onun itaati çok daha çıplaktı; rejimin mutlak çürümesini görmesine rağmen, sadece kendi dünyası yıkılmasın diye o lidere mecbur kalan, hiçbir bahanesi olmayan bir çaresizlik teslimiyetiydi.

Tanımladığım bu zihinsel felç ve arafta kalma duygusu; hiçbir coğrafyaya, hiçbir döneme ya da belirli bir ideolojiye özgü değildir. İnsanın düşme kaygısı her dilde ve her iklimde aynı savunma refleksini üretir. Dolayısıyla bu iç düğüm, bizim topraklarımızda da tek bir mahalleye ya da döneme hapsedilemez.

Bu duygu, bir dönem askerî vesayetin eziciliğini görüp yine de “ordu çekilirse cumhuriyet çöker” diyenlerde de vardı. Bugün ekonomik yıkımı kabul edip lidere “son ayakta duran kolon” diyenlerde de görülüyor. Elitten tiksinip hâlâ onun sofrasından kalkamayanlarda, her gün şikâyet edip seçim günü aynı merkeze dönenlerde de aynı zihinsel yarılma işliyor.

Bu yüzden Hessizm, yalnızca iktidar sahiplerinin değil, yenilgiden korkan bütün siyasal aidiyetlerin içinden çıkabilir. Mahalle değişir, lider değişir, kutsal merkez değişir; fakat kopamayan zihnin savunma refleksi aynı kalır.

Trajedinin asıl öznesi,1947’den itibaren tutulduğu Spandau Cezaevi’nde 1987 yılına, yani 92 yaşına kadar Hitler’le ve kendi geçmişiyle arasına açık bir kopuş çizgisi koymadı; derin bir varoluşsal sıkışmışlık içinde kaldı. Bu sıkışmışlık, bitmiş bir geçmişe duyulan sıradan bir sadakat değildi. Zamanın ve mekânın ötesinde, zihninde hiç bitmeyen o arafta kalma halinin ta kendisiydi. 

Hess, o hücrede kırk yıl boyunca ne dışarıdaki dünyanın gerçekliğine dönebildi ne de içerideki o hayaletleri tamamen terk edebildi. İki dünya arasında asılı kalarak, aslında o liderin gölgesinde kurduğu kendi hayat anlatısına, harcanmış ömrünün tek anlamına tutundu. 

Çünkü o bağı kopardığı an, büyük bir yüzleşmeyle karşılaşacaktı. Geriye kalan koca bir ömrün devasa bir hiçlikten ibaret olduğu gerçeğiyle çarpışacaktı. Yani yaşamının heba olduğu gerçeğini kaldıramayacağı için liderinden de vazgeçemedi.

Trajedi de burada derinleşir. Rejim çöker, sloganlar dökülür, kalabalık dağılır. Ama zihnin içinde bir ağırlık kalır. İnsan onu inanç sanır. Oysa çoğu zaman bu, yalnızca düşmekten korkan benliğin son tutamağıdır. Ve bazen bir ömür, yalnızca düşmemek için geçirilir. Hessizm dediğim tam olarak bu zihinsel yanılsamadır.

Meraklısına Notlar

Yazıda ele alınan o entelektüel yarılmanın, o karanlık varoluşsal teslimiyetin tarihsel ve felsefi izini sürmek isteyenler için Türkçe okuma önerileri:

Martin Heidegger’in o fildişi kuleden rejimin hoyratlığına nasıl saptığını ve nasyonal sosyalizmle kurduğu felsefi ortaklığı inceleyen iki güçlü kaynak bulunuyor. Düşünürün bizzat kendi kaleme aldığı Kara Defterler (Monokl Yayınları) serisi ile bu siyasi savrulmayı felsefi bir biyografiyle harmanlayan Rüdiger Safranski’nin Heidegger: Bir Alman Üstadı (Kabalcı Yayıncılık) eseri, ünlü filozofun yanılgısını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Ezra Pound’un sanatsal dehasını faşizmin o sahte istikrar kalesine nasıl feda ettiğini görmek için bir kaynak da şairin başyapıtı kabul edilen ve İlhan Berk’in enfes çevirisiyle Türkçeye kazandırılan modern bir destan denemesi olarak ciltler halinde yayınlanan Kantolar kitabıdır. Öözellikle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Pisa Kantoları bölümü modern kaostan kaçarken o zihinsel sıkışmışlığa teslim olan bir aklın en sarsıcı edebi örneğidir.

Hessizm: Yıkılan Duvara Yaslanmak
Ömer Faruk ELBEK

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

TÜMÜ