Üretim Sancısından Üreyim Sığınağına
Çevrenizdeki insanlara bir bakın: kaç kişi kendi hayatından memnun, kendi işinden gurur duyuyor, yaşadığı hayatın bir anlamı olduğuna gerçekten inanıyor? Şimdi aynı kişilerin kaçının çocuk sahibi olduğunu düşünün. Büyük ihtimalle ikisi arasında yüksek bir korelasyon yok — ama toplum, ikinciyi sanki birincinin kanıtıymış gibi sunuyor.
Modern insan, kendi varoluşunun trajik sahnesinde iki ayrı kapının önünde duruyor. Birinin ardında emek, sabır, yalnızlık ve başarısızlık ihtimali var. Diğerinin ardında ise doğanın milyonlarca yıldır hazır tuttuğu en eski refleks: üremek.
İlki insanın kendi içinden dünyaya doğru açtığı zor ve sancılı bir yoldur; ikincisi, insanın dünyadaki varlığını sürdürmesinin biyolojik garantisi. Biri üretimdir, diğeri üreyim.
Bugün insanlığın aynasına baktığımızda gördüğümüz manzara çoğu zaman şudur: Kendi hayatında anlamlı bir iz bırakamayan insan, biyolojik devamlılığını varoluşsal bir başarı gibi sunmaktadır. Kendi hikâyesini yazamayan modern birey, genetik bir kopyanın sayfalarında kendisine bir tür ölümsüzlük aramaktadır.
İnsanla hayvan arasındaki temel fark, yalnızca düşünme yetisi değildir. Asıl fark, insanın biyolojisini kültüre, içgüdüsünü bilince, yaşantısını anlama dönüştürebilme ihtimalidir. Bir ağaç büyür. Bir kaplan avlanır. Bir kuş yuva kurar. Hiçbiri varlığını meşrulaştırmak için felsefi bir gerekçeye ihtiyaç duymaz.
İnsan ise dünyaya geldiği andan itibaren kendi varlığının tanığı ve sanığıdır.
“Ben neden buradayım?” Bu soru, insanın alnına yazılmış en ağır yazgıdır.
İnsan yalnızca yaşamakla yetinemez. Yaşadığı hayatın bir anlamı olup olmadığını da bilmek ister. İşte bu yüzden insanın en soylu çabalarından biri, kendi içinden dünyaya bir değer taşımasıdır. Bir düşünce, bir eser, bir keşif, bir davranış, bir adalet mücadelesi, bir öğrencinin zihninde açılan pencere, bir şiir, bir kitap, bir iyilik…
İnsan, kendisinden sonra yalnızca bir beden bırakmaz; bazen bir fikir, bazen bir cümle ya da bir başkasının hayatında açılmış küçük bir imkân bırakır.
Asıl üretim budur.
Fakat üretim sancılıdır: bir fikir doğurmak, bir zanaatta derinleşmek, bir eseri yıllarca sabırla işlemek, bir toplumsal körlüğe karşı kelimelerle direnmek, insanı kendi yetersizliğiyle yüz yüze getirir. Üretmek, insanın kendisine sürekli şu soruyu sormasını gerektirir: “Gerçekten yapabilecek miyim?”
Üstelik üretimin hiçbir garantisi yoktur. Bir kitap yazarsınız, kimse okumaz. Bir fikir geliştirirsiniz, çağınız sizi anlamaz. Bir hayatı adalet uğruna harcarsınız, sonunda tarihin dipnotlarında kalırsınız — üretim, alkıştan önce yalnızlığı getirir.
Elbette herkesin bir kitap yazması ya da bir keşif yapması beklenemez. Ama bir hayatı dürüstçe yaşamak, kendi işini özenle yapmak, komşusuna adaletli davranmak da bir üretimdir. Mesele büyük bir eser yaratmak değil; kendi hayatının öznesi olabilmektir. Bunu yapamayan insanın sorunu, üretmemesi değil; üretmediğini fark edememesi ya da fark etmekten kaçmasıdır.
Bu nedenle modern insan, yaratmanın o uzun, yorucu ve belirsiz yolundan kaçmak için doğanın kendisine sunduğu en konforlu kapılardan birine yönelir: üremek. Üremek, insana bir başarı duygusunu hazır olarak sunar.
Toplum, evlenen ve çocuk sahibi olan bireyi çoğu zaman sorgulamadan “hayatını kurmuş” kabul eder — oysa bir aile kurmak, bir hayatı anlamlı kılmakla otomatik olarak örtüşmez.
Çocuk sahibi olmak insanın hayatına büyük bir anlam katabilir, fakat kendi hayatını anlamlı kılmanın otomatik bir garantisi değildir.
İşte sorun tam burada başlar.
Üreme, insanın hayatındaki en doğal olaylardan biridir. Fakat modern toplum, onu çoğu zaman varoluşsal bir başarı madalyasına dönüştürür. Bir insanın ne ürettiği, ne düşündüğü, neye inandığı, neyi değiştirdiği, nasıl yaşadığı ikinci plana itilir. “Çocuğu var mı?” sorusu, “Hayatta ne yaptı?” sorusunun yerine geçer. Böylece biyolojik devamlılık, ahlaki ve entelektüel üretimin yerine geçirilir.
İnsan, kendi bedeninin ve adının zamanın dişlileri arasında silineceği gerçeğiyle baş edemediğinde, kendi genetik uzantısını dünyaya bırakarak ölüme karşı bir zafer kazandığını sanır. Oysa çocuk ne ölümün yenilgisidir ne de insanın ölümsüzlüğü; kendisine ait bir hayattır.
“Benim devamım.” Bu cümle, ebeveyn sevgisinin içine sızmış en tehlikeli cümlelerden biridir. Çocuk, kimsenin devamı değildir — yeni bir insandır.
Kendi hayat sahnesinde özne olmayı başaramayan yetişkin, çocuğunun hayatında senarist, yönetmen ve başrol oyuncusu olmaya kalkışır: yaşayamadığı hayatı ona yaşatmak ister, gerçekleştiremediği hayalleri omuzlarına yükler, aşamadığı sınıfları ve yenilgilerini onun geleceğine miras bırakır.
Böylece çocuk, bir insan olmaktan önce bir proje hâline gelir.
Kimi çocuk doktor olmak zorundadır, çünkü babası olamamıştır; kimi çocuk “başarılı” olmak zorundadır, çünkü ebeveynleri kendi başarısızlıklarının yasını tutmayı öğrenememiştir.
Bu yanılsamanın en katı biçimi cinsiyet üzerinden kurulur. “Devam” fikri çoğu zaman sessizce erkek çocuğa tahsis edilir; soyadını taşıyacak, ocağı tüttürecek, babanın yarım kalan hikâyesini tamamlayacak olan odur varsayılır. Kız çocuğu doğduğunda hissedilen o tarifsiz hayal kırıklığı sevgisizlikten değil, tam da bu sahte ölümsüzlük hesabından kaynaklanır — beklenen “devam” gelmemiş sanılır. Oysa kızın da oğlanın da kimsenin devamı olmaya ihtiyacı yoktur; ikisi de kendi başına bir başlangıçtır. Bir toplumun kız çocuğuna “yeter ki sağlıklı olsun” deyip erkek çocuğuna soyadını, mirasını, adını yüklemesi, cinsiyetler arası bir eşitsizlik olmanın ötesinde, ikisinin de bir insan değil bir işlev olarak görülmesinin itirafıdır. Erkek çocuk “devam” yükünün altında ezilir, kız çocuk ise bu yükten muaf tutulduğu için görünmez kılınır; ikisi de kendileri olamadan ebeveynin senaryosuna yerleştirilir.
Bazen çocuk, ebeveynin yaşanmamış hayatının mezarlığına dönüştürülür.
Burada mesele çocuk sahibi olmak değil, çocuk sahibi olmayı kendi varoluşsal başarısızlığının yerine koymaktır. İnsanın dünyaya bir çocuk getirmesi ile dünyaya bir değer getirmesi aynı şey değildir.
Bir çocuk dünyaya getirmek biyolojik bir olaydır; bir insan yetiştirmek ahlaki bir sorumluluk. Bir kitap yazmak ya da bir fikir üretmek ise zihinsel ve kültürel bir mücadeledir. Bir öğrencinin hayatını değiştirmek, insanın kendi varlığını başka bir insanda çoğaltmasına; bir adaletsizliğe karşı çıkmak da kişinin kendi ömrünü aşan bir iz bırakmasına benzer.
İnsan, yalnızca kendisine benzeyen bir beden bırakarak değil, kendisinden farklı bir hayatın mümkün olmasına katkıda bulunarak da çoğalır.
Hatta belki asıl çoğalma budur.
Biyolojik çoğalma insanı yalnızca doğaya bağlar; düşünsel ve ahlaki üretim ise tarihe bağlar. Bir insanın çocuğu olmayabilir; ama düşünceleri, eserleri, öğrencileri, dostlukları ve başkalarının hayatında açtığı yollar, onun varlığını kendisinden çok daha uzun süre taşıyabilir. Buna karşılık, onlarca çocuk sahibi olup dünyaya tek bir düşünce, tek bir iyilik, tek bir özgürlük alanı bırakmamış insanlar da vardır.
Demek ki mesele çoğalmak değil, neyi çoğalttığını bilmektir. İnsan bazen çocuklarını çoğaltır, fakat kendisini çoğaltamaz. Bazen kendisini çoğaltır, fakat çocuk sahibi değildir.
Belki modern insanın asıl trajedisi, ölümden korkması değil; yaşarken kendisini gerçekten var edememiş olmasıdır. Bu yüzden çocuk, kimi zaman ölüm korkusunun sığınağına dönüştürülür.
İnsan, kendi hayatının boşluğunu dolduramadığında o boşluğa yeni bir hayat fırlatır. Sonra da o hayatın kendisine anlam vermesini bekler. Fakat hiç kimse, başka bir insanın varlığıyla kendi varoluşsal borcunu kapatamaz.
Çocuk, sizin hayatınızın cevabı değildir. Çocuk, kendi sorusuyla dünyaya gelir.
İşte burada modern insanın en büyük yanılgılarından biri ortaya çıkar: kendi hayatını üretmek yerine kendi soyunu üretmek. Üretmek insanı kendisiyle yüzleştirir; üremek ise çoğu zaman insana kendisinden kaçabileceği bir gelecek görüntüsü sunar.
İnsan kendi zihninde bir ışık yakamadığında, kendi karanlığını bir başka hayatın üzerine yansıtır. Sonra o hayatın parlamasını bekler.
Ama çocuk, sizin karanlığınızı aydınlatmak için dünyaya gelmemiştir.
Hiçbir çocuk, ebeveyninin varoluşsal borcunu ödemek ya da bir yetişkinin yaşanmamış hayatını tamamlamak için doğmaz; hiçbir insan, başka bir insanın ölümsüzlük projesi değildir.
Modern insanın asıl ihtiyacı belki de daha fazla çoğalmak değil, daha fazla var olmaktır: daha çok soy değil daha çok anlam, daha çok biyolojik devamlılık değil daha çok ahlaki sorumluluk. İnsanın dünyadaki varlığını belirleyen şey, kaç kişiye benzediği değil, kendisinden sonra dünyayı ne kadar değiştirdiğidir.
Biyoloji insanı dünyaya getirir; ama insan kendisini zihninde, vicdanında, emeğinde ve cesaretinde yeniden üretmek zorundadır.
Aksi hâlde insan, kendi bukağısının demircisi olur. Önce kendi hayatını yaşamak yerine kendi devamını üretir, sonra o devamın üzerine kendi zincirlerini işler ve çocuğuna verdiği bu zinciri “sevgi” diye adlandırır.
Kendi içindeki karanlığı aydınlatacak bir mum yakamayanların, o karanlığa yeni hayatlar fırlatarak aydınlık taklidi yapması, modern insanın en büyük trajedilerinden biridir. Dünyaya yeni bir insan getirmek kolaydır. Asıl zor olan, dünyaya gelmiş olan insanın kendi olabilmesine izin vermektir.
Ve belki insanın gerçek üretimi de tam burada başlar: kendisinden bir kopya yaratmakta değil, kendisine benzemeyen bir insanın özgürce var olmasına izin vermekte.
ÖNCEKİ YAZISI: Dava Adamı ile Harabat Ehli: Bir Cumhuriyetin İki Yüzü
YORUMLAR